Hattat Hasan Çelebi: “İsteğimiz Kuran’ın hizmetinde bulunmaktır.”

Hattat Hasan Çelebi: “İsteğimiz Kuran’ın hizmetinde bulunmaktır.”

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

Elif’ten Ya’ya noktanın yolculuğu dile geliyor…

Hat sanatı, tevâzuyla Kuran’ın mânâsına davet ediyor.

Hattat Hasan Çelebi ile tarih ve kültür ekseninde, geçmişle gelecek arasında buluştuk.

 

Efendim izninizle köklerinize yolculuk etmek, Erzurum’a selâm etmek isteriz. Erzurum deyince neler tahayyül ediyorsunuz?

İnsanoğlunun yaratıldığı yerin bir özelliği vardır. Bezm-i Âlem’de yaratılırken, insanoğlu topraktan yaratıldı ya, her nereden toprak alındıysa insan orada zuhur eder. Toprağın ayrı bir özelliği vardır. Dünyanın başka bir memleketine gitseniz, son nefesinizde “Ne istersin? deseler, insan yine kendi memleketini ister. O sevgidir, o başka bir sevgidir. İnsanoğlunun elinde olan bir şey değildir. Anneni, babanı nasıl unutamazsan, vatanını da unutamazsın. Erzurum deyince, bu gelir aklıma. Oranın hudutları, dağları, taşları, ağaçları… Bunların hepsi gözümün önüne gelir. Bu bir hâtıradır. Pınarlardan akan sular, pınarbaşında geçen zamanlar… Tek tek anlatmaya kalkarsam çok uzun sürer. İyi günler, kötü günler… Çektiğim meşakkatler, bunların hepsi hatırıma gelir.

İkinci Dünya Harbi’ne denk geldi çocukluğum. O zamanki yönetimin halka bir damla su vermeye tâkatı yoktu. Oradaki insanlar, kendi halinde geçinmeye çalışıyorlardı. Bu sıkıntılı günleri unutmak mümkün değil. Baharı beklerdik, otlar bir parça gelişsin ki, oradan yenebilir olanları toplayıp bunlarla geçinebilelim diye. Yiyecek kıt, bugünkü gibi değil. Herkesin cebinde parası var şimdi, o zaman yoktu ki! Birinin cebinde 10 kuruş varsa, o zengin sayılıyordu. Bunlar, mülâkatı okuyanlar için hikâye gibi gelebilir. Bizzat yaşadık, hem de bir ay, bir yıl değil… Hayatımın en tatlı zamanlarını, 16 yaşına kadar Erzurum’da geçirdim ve bunları yaşadım. Bunlar düzeldi mi, hayır ama biz bunlara alıştığımız için aldırış etmez hale geldik. Bir şeyi yapamayınca onun yokluğuna alışıyorsunuz artık.

Peki, İstanbul’a geldiğinizde sizi neler bekliyordu?

İstanbul da Erzurum’dan farksızdı o zamanlar… 1950’lerde Üsküdar’da zenginlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Zengin dediğim, kendi halinde geçinebilen, kimseye muhtaç olmayan insanlar… O dönemde, bir medreseye yerleştim. Bu medresede altmış, yetmiş talebe bir arada bulunuyorduk. Kendi yemeklerimizi, kendimiz yapardık. Talebelik günlerinde, hayırseverlerin yardımlarıyla geçinmeye çalıştık. Bir sene sonra Mihrimah Sultan Câmi’sinde vazîfe aldım. 45 Lira maaş veriliyordu. Bir ay boyunca, yetiştirmek zorundasınız. Bu bile bir nimetti… Çeşitli sıkıntılar çektik ancak üstesinden gelmeye çalıştık. Ondan sonra askerlik ve 60 İhtilâli geldi. Yeni bir dönem başladı. İşi olan da rahat değil, olmayan da rahat değil. İhtilâl Hükümeti’nin altında görevlisin…

Efendim, bu süreçte hat sanatı ile nasıl buluştunuz?

Ortam biraz rahatlayınca, 1964’te hat sanatına sülûk ettik… 18 sene Hamid Aytaç Hoca ile beraberdim. 10 senesi talebelik ile geçti. Hocaya açılıp bir şey sorma imkânına sahip değildik, böyle bir geleneğimiz vardı. İcâzetten sonra hocayla sekiz sene arkadaş olur gibi geçti. Hamid Hoca, Hakk’a yürüdükten sonra üzerime büyük bir yük bindi. Ben işin ciddiyetini henüz anlamamıştım. Öğrenme derdindeydim, işin ne olduğunu bilmiyordum. O zaman, benime birlikte başka bir çalışan da, yardım eden de yoktu. Düşünün, bir yük almışsınız sırtınıza, tek başınıza götüreceksiniz. Birkaç ay bunun sıkıntısını çektim. Yavaş yavaş bunlar da geçti, Elhamdülillah zamanla alıştım.

Yalnız kendi memleketimizde değil, yurtdışında da hat sanatı yayılmaya başlamıştı. 1975’ten itibaren yurtdışından ilgi görmeye başladı. Amerika’dan, Japonya’dan, Arap ülkelerinden gelen mektuplara cevap veriyorduk. Yıllarca böyle çalıştık yurtdışından gelen talep üzerine. Bak, hemen arkanda oturan Mehmet Efendi, Güney Afrika’dan geldi. O bizi uğraştırmadı. Kendisi geldi, bizimle birlikte öğrendi. Mektup yazıp da posta ile cevap gönder demedi, zahmet vermedi. Geldi, dizimizin dibine oturdu. Burada hat sanatını öğrendi. Böyle bir arkadaşımız daha var, o da Sibirya’dan geldi.

Efendim, hafız olarak başlayan yolculuğunuz hat sanatıyla birlikte daha derin bir mecrâda akmaya başlıyor. Bu bağlamda, hat sanatının hayatınızdaki yeri üzerine neler söylemek istersiniz?

Bu hizmetin ana kaynağı Kuran’dır. Yurtdışından mürâcaat edenler dahil hepsinin maksatları Kuran’a hizmet etmektir. Tabiî, bunun içerisinde birazcık şahsî menfaat yok değildir, fakat hayatta hiçbir şey yoktur ki, şahsî menfaat olmasın. Eğer şahsî menfaat olmazsa, o iş ketum kalır, gelişmez. Gayret olmalı, yaradılış itibariyle kaide budur. Sen annene, babana hizmet edersin. Başta Allah rızası gelir, ondan sonra annenin ve babanın rızasını almak gelir. Öyle değil mi? Neticede, bizim istediğimiz de Kuran’ın hizmetinde bulunmak vardır. İnsan, İslâmî kaynaklarla beslenir, böylece faydalı olur. İnsanın fayda sağlamayan işlerle uğraşmaması lâzım. Manevî teraziye koyduğun zaman düz durması gerekir. Böylece İndi İlâhî’de kabul olur.

Günümüz insanların farklı zevkleri var. Kimisi evinin duvarına fotoğraf asmayı seviyor, kimisi resim. İnsan, hiç olmazsa İslâmî değerleri olan bir çalışmayı duvarına asıp gelecek nesillere mesaj vermek ister. “En nezafetü minel iman” diye bir hadis-i şerif vardır. “Temizlik imandandır.” anlamına gelir. Çocuk yaştan itibaren, her gün bu yazıyı duvarda okursan “Bu ne demek?” diye düşünürsün. Yazıyı inceler ve mânâsı da etkilerse, çocuk temizliğine dikkat eder. Temizlik imandandır, iman temiz olanların kalbinde durur. İman, emniyet demektir. Allah’a inanmak ve güvenmektir. Yaradan kalbine sığıyorsa, kalbini öyle temiz tutmalısın ki, ona yer açmalısın.

Peki, günümüz insanı kalbini nasıl temiz tutabilir?

Kalp temizliğini anlatmak uzun vakit ister.

Efendim, vaktimiz var. Dinlemek isteriz…

Bir kabın içine iki şey sığmaz. Bütün âlimlerin, mütefekkirlerin, şairlerin görüşü bu yöndedir. Demek ki, kalp o kadar temiz olmalı ki Allah’ın sevgisine tahsis edilmeli. Allah sevgisi dışında, başka bir sevgi oraya sığmaz. Kısaca ancak bu kadar anlatabilirim.

Arapça’yı dahi bilmeyenlerin hat sanatına duydukları sevginin sizce sebebi nedir?

Bunu îzah etmek zor. Ben hat sanatına başladığım zaman en azından hafızdım. Kuran’ı ezberlemiştim. Arapça okumayı biliyordum. Kelimelerin aslını ve dizilişini biliyordum. Arapça’yı bilmeyenlerin Kuran’dan yazdığı ayeti önüne alıp öyle çalışması lâzım. Hadis yazacaksa, yine aynı şekilde örneği önüne alıp ona göre çalışması lâzım. Başka türlü olmaz. Yanlış yaparsan, tenkit alırsın, küsersin sonra da. Dikkatli olursan, yolun açılır. Silsile, bu kadar asır bozulmamış. 1400 sene olmuş, bu bir gelenek…

Efendim, “Gelenek” deyince geçmişe bakmak isteriz. Öyle isimlerle bir arada bulunmuşsunuz ki, Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman, Rikkat Kunt, Hamid Aytaç, Kemal Batanay ve daha niceleri…

O dönemde, onlarla birlikte bulunduk ama onların kıymetini bilemedik. Birer birer gittikleri an, kıymetlerini anladık. Hat sanatına Halim Hoca ile başladım, erken vusul etti. Allah rahmet eylesin. Hamid Aytaç ile devam ettim. Kemal Batanay da hocam oldu. Artık, o halka bitti… Türkiye’de iki müzehhip vardı. Biri Rikkat Kunttu, düşünün bir üçüncüsü yok! Rikkat Hanım, tezhip üstadı olduğu için görüşlerinden istifâde ettim. Tezhip için kullanacağı altın varakları ezerdim. Eski üstatlardan duyup dinlediklerini anlatırdı. Bu şekilde istifâdem olurdu. Yapmış olduğum eserlerde, bir homojenlik olması için uyarıda bulunurdu. Yıllarca sanatla uğraşmış kişinin yorumda bulunması tabiîdir. Mustafa Düzgünman’ın dükkânı buradaydı.

Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı…

Çarşıya uğradığımda, selâm verirdim. Görüşürdüm, ahbaplığımız iyiydi. Vefatına kadar muhabbetimiz devam etti. Allah rahmet eylesin, gitti. Sohbetinde bulunduğum Necmeddin Hoca’nın evine yakın oturuyordum. Ziyaretine gittiğim zaman, “Evlat, her zaman gel!” derdi. Ahbap istiyordu, hele de hat üzerine çalışan birisini bulursa, onun için güller açıyordu. Hat ustalarını, yazmaları, kağıdın ve mürekkebin yapılışını ince ince anlatırdı. Allah rahmet eylesin. Onlar gidince, halka kapandı artık.

Efendim, siz varsınız. Gelenek böylece elden ele devam ediyor…

Eski zincir bitti. Artık, yeni bir kuşak var. Eski kuşak ile aramızda bağ var ancak yeni bir halka oluşuyor. Osmanlı Dönemi’nden gelen kuşak bitti. Biz oradan aldığımızı bunlara aktarmaya gayret ediyoruz. Yeter ki, faydalı olalım. Tüm mesele budur.

Yeni gelen kuşağı nasıl görüyorsunuz?

Hevesliler, ilgililer fakat Osmanlıca’ya ve Arapça’ya hâkim olmadıkları için zorluk çekiyorlar. Öğrenseler iyi olur. Bidâyette yalnız harfleri yazıyorlar, buna alışmaya çalışıyorlar. Yarın, öbür gün bilmedikleri kelimeleri yazarken zorluk çekerler. Hat ile birlikte dile de vâkıf olurlarsa, nereye ne yazılacağına dair, daha münâsip olur.

Kuran’a davet eden hat sanatı, sanki yazının kemâlini anlatıyor…

Hat sanatı, başlı başına bir mekteptir. Artık, o mektebe giren maddî manevî istifâde eder. Bir terbiye düzenidir. Hat, meşk ile başlar. Harflerin düzenini hazırlamışlardır. Hiyerarşik düzen karşısında, talebe de bir yetişme tarzına kavuşur. Sabrı öğrenir ki, sabır her şeyin başıdır. Bu iş sabırsız olmaz. Sabır, sevgi ve sebat ile vücut bulur. Hat sanatını sevecek, öyle ki zorluklarına katlanacak. Sonra da sebat ile çalışmaya devam edecek. Bir harf yazdın, diyelim ki olmadı. Kalemi elden bırakmak yok. Olana kadar yazacaksın, bin defa mı yazacaksın? Evet, olana kadar yazacaksın.

Esmâ-i Hüsnâ’ya baktığımızda “Es Sabûr” ismi en son geliyor.

En son geliyor ama hepsini içinde topluyor. Ya Sabûr, hepsinin kökünü oluşturuyor.

Rica etsek sabrın hakikatini anlatır mısınız?

Sabır, kendi kendini açmış ilgili âyette. “ve tevâsav bil hakkı, ve tevâsav bis sabr”, yani “Hakk’ı tavsiye etmek, sabrı tavsiye etmek” diye geçer. Sabır, insanın takâtının fevkinde olanlara katlanmasını bilmesidir. Sıkıntı göreceksiniz, etrafınızdaki insanların külfetleri olacak; siz gayret sarf edeceksiniz, sinirlenmeyeceksiniz. Bunların Allah tarafından gönderilmiş bir vazîfe olduğunu bileceksiniz.

Efendim, “Kuran Hicaz’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” diye söylenir.

Kuran, İstanbul’da hem yazılmış hem de okunmuştur. Yalnız Kahire’deki gibi eli kulağa atıp da nağme çekmek değildir Kuran okumak. Bizim okumak dediğimiz, Kuran’ın tarif ettiği şekilde okumak ve okuduğunu anlamaktır. Halkın hoşuna gider güzel ses dinlemek, fakat sorsan “Ne dinledin?” diye cevap alamazsın. İstanbul’da da güzel okuyanlar çıkmıştır fakat bununla birlikte Kuran’ın tahlilleri de yapılmıştır. Bu sebeple cümleye İstanbul’da yazıldı ve okundu diye eklemek lâzım.

Sohbete “selâm” ile başladık, isteriz ki sohbeti sırlarken de “selâm” diyelim. Selâm alıp vermenin toplumsal ilişkilerimize etkisi nedir?

Selâmı anlatmaya kısa vakit yetmez. Müslümanlar arasında, selâm bir paroladır. Müslümanlar birbirini selâm ile tanırlar. Düşmanın dahi olsa, yanına gidip selâm verirsen onda bir yumuşama olur. Bunların örnekleri çoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Siz mümin olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız. Ben size bir şey tavsiye edeyim mi ki, yaptığınızda bunları kazanasınız. Birbirinize selâm verin, aranızda selâmı yayın.” diyor. Evvela iman şart, sonra da sevgi geliyor. Selâm’ın mânâsı, Allah’ın rahmeti, bereketi sizin üzerinize olsun demektir. Karşılıklı olarak iyi dileklerde bulunuyorsunuz. Başka bir dinde bunu bulamazsınız ancak İslâm’da var. Afrika’nın herhangi bir köşesinden buraya bir Müslüman gelse, selâm verince Müslüman olduğunu anlıyoruz. Sen selâm verince, o da senin Müslüman olduğunu anlıyor. Bir kelime, “Selâm!” demek, toplumsal ilişkilerimizi düzenliyor.

Efendim, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Selâmetle kızım…