Hattat, kaligraf Savaş Çevik: “Aşk olmadan, meşk olmaz!”

Hattat, kaligraf Savaş Çevik: “Aşk olmadan, meşk olmaz!”

 

Bir yazı geleneğini anlatıyor öğretim üyesi, hattat, kaligraf Savaş Çevik. Hat sanatına dair inceliklere değinirken, kaligrafiyi de aynı pota da eritiyor. Dünden bugüne yazı sanatına artan ilgiyi ifade ederken, geleceğe umutla bakıyor…

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

Bir deyim vardır, “Söz uçar, yazı kalır…” diye. Yazıyı adeta taçlandıran hat sanatı ile nasıl tanıştınız?

Hat sanatı ile akademideki ikinci yılımda tanıştım. Birinci sınıftayken merhum Prof. Dr. Emin Barın, Latin yazısı hocası olarak ders veriyordu. Kaligrafi ve tipografi öğretirken, kendisi aynı zamanda hattat da olduğu için hat sanatıyla ilgili bilgiler, hikâyeler anlatırdı. Konu ilgimi çekmeye başladı. Emin hocanın önerisi ile 1974 yılında hat sanatına yöneldim. Merhum Kemal Batanay ile meşk etmeye başladım. Kemal hoca, Allah rahmet eylesin, çok müstesna bir insandı. Onu anlatmaya kelimeler kâfi değil, anlamak için tanımak gerek…  “Son Osmanlı Efendisi”, “İstanbul Beyefendisi” diyebileceğimiz bir kişiydi. Çok yönlü bir insandı; hattat, musikişinas, şair… Öyle ki, ebced hesabına göre şiirler yazardı. İlmi yönü var, hocalığı var ve kendisi aynı zamanda hafızdı. Bir de insanlık yönü var ki bende bambaşka etki yapmıştır. Dinimizin emrettiği insan vasfının hemen hemen tamamını üzerinde barındırırdı. O kadar güzel bir insan… Kimsenin dedikodusunu yapmaz, dedikodu yapılan yerden uzaklaşır, kimseye kötü davranmaz, şeker gibi bir insandı. Ondan ilk önce rik’a yazı ile başladım, sonra tâlîk yazı dersleri aldım. Kendisi Hulusi Yazgan’ın öğrencisidir. Malumunuz Hulusi Yazgan da Sami Efendi’nin öğrencisidir.

Elden ele geçen bir gelenek söz konusu…

Evet… Rik’a ile başlayıp tâlîk yazı ile kendisinin vefatına kadar birlikte meşk ettim. Tâlîk öğrenmeye başladıktan birkaç ay sonra sülüs ve nesih yazılarını meşk etmek üzere dönemin önemli hattatlarından Hâmit Aytaç’ın çalışmalarına da katıldım. Yaşlı olduğu için zaman geçmesini bekleyemedim. Bu süreçte, icazetname almayı hiç amaçlamadım. Bazı insanlar vardır, başlar başlamaz icazetname almayı hedefler. İcazetname bir belge ve bana göre hatıradan başka bir özelliği yok. İnsanın icazeti, yazdığı yazıda gizlidir. Hâmit hocanın icazeti yoktur mesela. Hâlbuki dünyaca ünlü bir sanatkâr… Birkaç yıl sonra da Ali Alparslan Hoca ile celî dîvânî ve divânî yazıları meşk etmek üzere çalışmaya başladım. Vefatına kadar çalışmalarımız devam etti. Bu süreç içinde Emin Barın hocam ile Akademi’de birlikte çalışmaya devam ediyorduk. Mezun olduktan sonra asistanı olarak görev aldım. Yazılar ve kompozisyonlar hakkında bilgi alıyordum. Çalışmalara dair istişare yapıyorduk.

Hat sanatı üzerine konuştuk ancak bu süreçte grafik eğitiminize devam ediyordunuz…

Mimar Sinan Üniversitesi’nin adı, o dönemde Akademi diye geçiyordu. Grafik Bölümü’nden mezun olduktan sonra okulda Emin hocanın asistanı olarak çalışmaya devam ederken, bir yandan da hat çalışmalarına devam ediyordum. Emin hocanın Çemberlitaş’taki atölyesinde her perşembe günü toplantılar olurdu. Tarihi, önemli toplantılardır. Orası, küçük bir Akademiydi sanki. Devrin en ünlü sanatçıları gelirdi oraya. Edebiyatçılar, tarihçiler, ressamlar, mimarlar gelirdi. Hat, tezhip, minyatür, felsefe, tarih konuşulurdu. O toplantılarda çok şey öğrendim.

Kimler gelirdi bu toplantılara?

Kemal hocam, Hâmit hocam, Ali Alparslan hocam, Şevket Rado, Mithat Sertoğlu, Fuat Bayramoğlu, Ragıp Tuğtekin, Şefik Bursalı gibi o devrin ünlü kişileri gelirdi. Akademi’de öğrendiklerimin kat kat üzerinde bilgileri orada öğrendim. Taze ve sıcak bilgiler öğrendim. Daha önce yayımlanmamış, konuşulmamış bilgiler alırdık. Emin hocadan sonra Uğur Derman hoca ile istişarelerimiz devam etti. Bu camia içinde bulunmaktan mutluluk duydum. Zaman içinde yurtiçinde ve yurtdışında sergiler oldu. Son on yıl içinde Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar sergileri etkili oldu.  Mısır, Fas, Tunus ve İran gibi ülkelere gidip uluslararası organizasyonlara katıldık. Önemli hat yarışmaları düzenlendi. Bunun ilkini IRCICA (İslam Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları) üstlendi. Hat çalışmalarına büyük katkı sağladı bu organizasyonlar. Bizim başladığımız dönemde, yirmi kişiyi bulan sayı, binlerce kişiye vardı. Hamd olsun, geniş bir yelpazeye yayıldı. İlgili, kabiliyetli gençler geliyor. Bu durum bizi memnun ediyor. Her dönem yetenekli isimler var. Eskiden insanlar çok yetenekliymiş de şimdi böyle değilmiş gibi bir algı var. Ben bu görüşe katılmıyorum. Yaradan her dönemde, insanlara bu yeteneği bahşediyor. Yeter ki insanlar bunun farkına varıp çalışabilsinler. Eskiden herkes birbirini tanırdı. Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu, Hüsrev Subaşı, Fuat Başer… Birkaç kişiydik ancak zaman içinde ilgi arttı. Geniş bir çevreye yayıldı hat sanatı.

Sanki zaman tünelinden geçtik, öğrencilik günlerinizden bir anda sergilere geldik. Biraz yavaşlayıp üstatlarla aynı havayı solumanın sizde bıraktığı etkiyi öğrenmek isteriz.

Kemal Batanay’ın bende güçlü bir etki bıraktı çünkü geleneksel çizgide hat meşk eden bir hocaydı. Kemal hocadan “Son Osmanlı” olarak yazım örneğini gördüm. Masada yazmazdı, dizinin üstünde altlık ile yazardı. Eskiden hattatlar böyle yazarlardı çünkü. Kalem açmayı Kemal hocadan öğrendik. Yeni aldığımız bir kalemi açar, elimize verirdi. Mürekkep yapmayı ondan öğrendik. Tashih yapmayı ondan öğrendik. Hulusi Efendi’den hikâyeler anlatırdı. Güzel kişilik özellikleriyle de hayrandık kendisine… Hâmit hoca ise aynı zamanda iyi bir ressammış. “Harf inkılabı ile bütün hattatlar, Cağaloğlu’nda kepenklerini kapattı gitti. Bir tek ben kapatmadım.” diye anlatırdı o dönemi.  Göz kuvveti ile kendi kendisini yetiştirmiş bir insan. Nazif Beye birkaç hafta devam edebilmiş, Hulusi Efendi ile ancak görüşmüş, Altun Bezer ile şöyle böyle görüşmüş… Düzenli olarak meşk ettiği bir hocası yok. Kendi kendisini yetiştirmiş. Bize Farsça şiirler okurdu. Ali Alparslan hoca Edebiyat Fakültesi’nde görevli olduğu için çok fazla eser verememiş maalesef. Duyduğumuz kadarıyla Necmeddin Efendi çok beğenirmiş çalışmalarını. Nevi şahsına münhasır, kibar, yumuşak huylu bir insandı. Bu bağlamda, mizaçların da uyuşması önemlidir. Öğrencinin bir niteliği de hocasının iyi huylarını almasıdır hem sanatta hem de yaşayış biçiminde. İşte, o zaman tam bir uyum hâsıl olur.

Baktığımızda grafik ve hat sanatı, modern ve geleneksel çizgi tezat gibi duruyor ancak her şey iç içe. Her şey bir bütünün içinde…

Evet, benim eğitimim grafik sanatlar üzerine oldu. Grafik ve hat sanatı zıt gibi görünüyor ama birbirini tamamlıyor. Kaligrafi, aslında grafik sanattır çünkü grafiğin yüzde yetmişi, yüzde sekseni yazıdır. Hat sanatı, yazı sanatıdır. Yazının oluşması ve kompozisyonu, grafik sanat ile oluyor. Grafik eğitim almam, hattatlığımı büyük katkı sağladı. Temel oluşturdu ve farklı eserler hazırlamamı sağladı.

Özgün diye nitelendirebileceğimiz serbest çalışmalarınız var.

Özgün çalışmaların temelinde, grafik eğitimim var. Bu çalışmalarda, Güzel Sanatlar Akademisi’nde hoca olan Emin Barın hocanın katkıları var. Kendisinin de bu tarz çalışmaları vardı. Kaligrafi dediğimiz, Latin yazısının yanı sıra hat sanatının inceliklerini kendisinden öğrendim. Emin hoca klasik el yapımı cilt uzmanıydı. İslam Seçen de öğrencisidir, hâlâ ders veriyor, öğrencileri var. Emin hocayı nasıl anlatmalı? Grafiker, hattat, mücellid… Matbaayı, fotoğraf sanatını iyi bilirdi. Resim ve mimariden de anlardı. El işleri yapabilen, eli çok becerikli bir insandı. Dünyayı görmüş tanımış, Almanya’da eğitim görmüş. Kaligrafi ve tipoloji konularında uzman olan Walter Teeman’ın öğrencisi olmuş. Emin hoca gerek milli eğitimin gerekse güzel sanatların yazı eğitiminin oluşmasında katkı sağlamış. İki isim var, Kenan Temizan ve Emin Barın. Türkiye’deki grafik sanatının öncüleri diyebiliriz. Asistanı olmam sebebiyle kendisiyle uzun yıllar çalışma fırsatım oldu. Aynı şekilde Uğur Derman ile tanışıklığımız çok eski. Türkiye’deki hat tarihini çok iyi bilen bir isimdir. Konusunda uzman bir hocadır. Necmeddin Efendi’nin öğrencisidir. Yazı uzmanı ve tarihçisi olarak değer verdiğimiz bir hocamızdır. Allah ömürler versin.

 “Ayn Döngüsü”, “Vav Döngüsü” adlı serbest çalışmalarınız var. Döngüler ne ifade ediyor sizin için?

Döngüler, sonsuzluğu ifade ediyor benim gözümde. Allah’ın sıfatındaki sonsuzluğu ifade ediyor. Allah, ezeli ve ebedidir. Dolayısıyla Allah’a ulaşma, Allah’a yakarış, Allah’la bütünleşme inancının bir simgesel tezahürü olarak nitelendirebiliriz. Döngülerde herhangi bir ibare yok. Bir harfi alıyorsunuz, onu çoğaltıyorsunuz. Grafik bir biçim haline geliyor. “Böyle hat olmaz.” diyenler olabiliyor. Bu bir hat çalışması değil, serbest bir grafik çalışması. Harfleri kullanarak yapıyorsunuz, tabii ki hattan da lezzetler var. Harfin formunu ve güzelliğini alıyorsunuz. Bir kompozisyon ve hat zevki var ancak serbest bir çalışma.

Özgün çizimleri nasıl tahayyül ediyorsunuz?

Düşünerek çıkmaz, tekrar tekrar yazıyorsunuz, farklı olsun istiyorsunuz. Birden bire kendiliğinden ortaya çıkıyor. O nasıl oluyor? Biz de bilmiyoruz. Sanatçılarda bu vardır, mesela müzisyenlere bir tını gelir. Hemen onu not alır. Gelmiştir bir yerden ilham denilen şey. Ben inanıyorum ki, ilham kendiliğinden gelmiyor. Yaradan size üflüyor. Yeteneği de veren O değil mi? Allah insanları yaratıyor ve onlara kendi ruhundan üflüyor. Allah sıfatlarından mikronda birinin insanlara bahşediyor. İnsan yoktan var etmiyor, olanı açığa çıkarıyor. Allah’ın sıfatıyla eş anlamlı kullanılmıyor. Sende olan bir cevheri açığa çıkarıyorsun, tezahürü oluyor. Şirk koşma gibi yanlış anlaşılma olmasın… Çok çalışarak olmuyor ancak yoğunlaşmadan da olmuyor. Kompozisyon çalışma ile oluyor ancak espri yakalamak çalışma ile ilgili değil. Bir anda geliyor.

Hayat, sanki bir gölge oyunu… Siz de seviyorsunuz ışık ve gölge oyununu…

Grafik ve üç boyutluluğa dönüş… Soyut çalışmalarda, çizimi yapan ve çizimi yorumlayanlar arasında değişik temalar açığa çıkıyor. Benim hiç düşünmediğim gibi yaklaşılabiliyor. Daha sonra o kişinin söylediği gibi düşününce, “Evet, aslında böyleymiş.” diyebiliyorum. Sanatçının düşünmediği espriler, izleyici tarafından keşfedilebiliyor.

Atölyenize geldiğimizde, hat yazılarının yanı sıra duvardaki tablo bizi karşılıyor. Atların resmedildiği bu tablodan biraz bahsedebilir misiniz?

Akademiye gelmeden önce, Aydın’da öğrenim gördüm. Çocukluktan beri resim sanatına karşı bir ilgim vardı. Hocalarım da yaptığım resimleri beğenirdi. Alıp saklarlardı. Yaz tatilinde herkes gezer, eğlenir; bense resim yapardım. Her çeşit tekniği denedim. Pastel boya, suluboya, yağlı boya gibi… Çocukluk heyecanı, yaptıklarımı satıp para kazanıyordum. Düşünün ki lise öğrencisi, yaptığı resim beğenilmiş, talep görmüş. 1972 yılında, üniversite birinci sınıftayken yaz tatilinde Aydın’a döndüm. Resim yapmaya devam ettim. Roloff diye bir ressamın çizimini gördüm, “Fırtınada Atlar” diye. Ben de oldum olası atları çok severim. Bu ressam da yaptığı at çizimleri ile ünlüymüş. Yeniden yapımdır duvardaki bu çizim.

Teknolojinin getirdiği tekdüzelikten sonra “el yapımı” yeniden değer görüyor. El sanatlarının ilgi görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son yıllarda dünya dijital ile tanıştı. Sanat da dâhil olmak üzere aklınıza gelebilecek bütün çalışmalar dijital ile gerçekleşmeye başlıyor artık. Teknolojinin getirdiği zorunlu bir süreç. Bundan ayrı düşünemeyiz. Dijital hayatın getirdiği fayda ve kolaylıklar olmakla birlikte sanat dünyasında olumsuzluklara sebep oluyor ister istemez. Hatta dijital sanat diye bir sanat türü ortaya çıktı. “Dijital bir ortamda yapılıp sunulan bir çalışma gerçekten sanat mıdır, değil midir?” diye tartışmalar başladı. Sanatın somut birtakım somut özellikler barındırması gerekiyor. Mesela resim sanatını ele alırsak tuval, yağlı boya gibi malzemeleri sayıyoruz öyle değil mi? Kaligrafi sanatı ise kâğıt ve mürekkep ile sunulan bir sanat olacak. Malzemeyi hissetmek ve görmek gerek. Malzeme gerçek olacak. Doğal ürünler de değer kazanmaya başlıyor.

Evet, el yapımı yeniden önem kazanmaya başladı. Son on yılda yeniden canlandı. Avrupa’da kaligrafi konusunda kıyıda köşede birkaç isim vardı ancak el yazısı yeniden değer görmeye başladı. Artık insanlar dijital ortamdan, kopya prodüksiyondan çoğaltılarak yapılmış çalışmalardan bıktılar ve el yapımına döndüler. El yapımı tarihin hiçbir döneminde değerinden bir şey kaybetmeyecek benim görüşüme göre. Giderek de önemi artacak. Teknoloji ilerledikçe, her şey birbirinin aynı üretildikçe, el yapımının değeri daha iyi anlaşılacaktır.

“Bitişik eğik el yazısıyla öğretim yerine dik temel harfler kullanılacak.” kararı ile okullarda el yazı dersleri kaldırılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki yanlış bir karar… Eğitim sistemimizin yeni baştan ele alınması gerekiyor zaten. Ülkenin kalkınması, gelişmesi için teknoloji ve askeri güç önemli ancak kalkınma planlarında sanat göz ardı edilmemeli. Sanat olmadığı zaman sacayağı eksik kalır. Biz iyi insan yetiştirmeliyiz. İnsana yatırım yaparsak diğerleri kendiliğinden gelişir.

Atölye çalışmalarınız var, aktarım ile bir gelenek devam ediyor. Hat sanatına gönül verenlere neler önerirsiniz?

Her sanatta olduğu gibi bizim hat sanatımızda da istenen tek bir şey vardır: “Aşk”… Önce aşk olacak. O ilgi, sevgi olmazsa hiçbir şey olmaz. Bir deyim vardır, “Aşk olmazsa, meşk olmaz…” diye. Aşk nedir? Tutku ile duyduğunuz sevgi… Meşk ise çalışma, ders anlamına geliyor. Tutku olmazsa ders olmaz. Kişiye dünyanın en iyi hocalarını verin, tutku duymazsa olmaz. Sonra yoğun bir çalışma, ondan sonra da iyi bir hoca geliyor. Yani önce aşk geliyor, sonra da çalışma ve hoca… Benim görüşüm böyle. Hoca bir yol gösterici, çalışma yöntemini belirleyici ve dengeleyici. Bir katalizör görevi görüyor. Literatürü anlatır, tarihi vesikaları paylaşır ancak sanatçı yapamaz yoksa o cevher öğrencide. Hocanın görevi kişi yetiştirmektir kendi yerine. Bu dünyadan göçtüğü zaman öğrencileri onun hatırasını yaşatır. “Allah ondan razı olsun. Allah rahmet eylesin…” demeleri hoca için en büyük nimet.