Hevlengiz

Hevlengiz

Kelimelerin de bir ömrü, bir hayatı olurmuş. Onlar da gün gelince aramızdan çekilip giderlermiş. Defalarca şahit olduğum bu gerçekliğe bugün bir kere daha tanık oldum.

“Hevlengiz”, korkunç, korkulu demekmiş. Geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar kullanılıyormuş. Öyle sıradan bir kelime de değil, sanırım zaman içinde kavramsallaşmış da. Bugün okuduğum metinlere bakılırsa erbabının elinde dehşetengiz bir anlam da kazanabiliyor, ama işte yok. Bugün ben bile etrafımdaki birkaç kişiye sorarak ancak anlamını öğrenebildim.

Anlamını bilmek yetiyor mu ki? Artık o hayattan çekilmişse ona yeniden hayat vermek de pek tabii bir hayli zor oluyor. Bağlamı bilmeyince, nasıl bir havada kullanılacağını öğrenmeden, hangi söz terkipleriyle, hangi tematik konular içinde kolayca kullanılabileceğini kaçırdığınızda şu birkaç yüzyıldır dilimize pelesenk olmuş kavram bile bir anda yapay ve kekre bir tada dönüşmüş oluyor.

Bugün eski metinler arasında dolaşmamı gerektiren bir çalışmayla haşir neşirdim. Aslında peşine takıldığım kelime bu değildi. Kelime Yunanca ya da amiyane bir tabirle Rumca bir ifadeydi. “Agriyotera” 1929’da yayımlanan bir gazetede geçiyordu ve millet bu kelime yüzünden neredeyse birbirine girmişti. Benim Yunancam yoktu, ama anlamını öğrenmem de doğrusu zor olmadı. Kelime etrafında o kadar derin tartışmalar olmuş ki sonunda yetkililer bu yazının yayımlandığı gazetenin gerçek niyetini öğrenmek amacıyla soruşturmayı derinleştirmişler ve sonuçta bir bilirkişi heyetinden de yardım istemişler. Etrafta Yunanca bilenlerden beklenen bu kavram etrafında yapacakları değerlendirmeyle durumu açığa çıkarmaları ve milleti rahatlatmalarıymış. Doğrusu yapmışlar da, ama bu sefer beni bir yüz yıl sonra harekete geçirecek yerleşik bir kelime üzerinden “Agriyotera”yı açıklamaya yeltenmişler. Hevlengiz benim gündemime işte tam da bu nedenle girdi. Şaka bir yana  bilirkişi heyeti “hevlengiz”i bir kaç sayfalık metinde bile o kadar çok ve o kadar hevesle kullanmış ki, belli ki bu ifade geçtiğimiz yüzyılın başlarında sık kullanılan kelimeler arasında yer almış ve millet sıkıştıkça bu kelimeye kendi cümleleri arasında kesinlikle bir yer vermeyi ihmal etmemiş.

Şimdi baktım, kelimenin yerinde yeller esiyor. Ne kelime bir biçim değiştirmiş ve mesela argolaşmış ne de onu her zaman kullananların elinden çıkıp avamın diline düşmüş. İyi ve dikkatli bir takip sonucunda kelimenin ne avamda ne de havasta herhangi bir karşılığı olmadığını ne yazık ki öğrenmem fazla uzun sürmedi. Gündelik lisanlarında Osmanlıca kullanmayı her daim bir marifet sayanların maharetli cümlelerinde bile kelimenin hiç geçmediğini ne yazık ki kolayca fark ettim.

Mahkeme heyeti huzurunda kullandığı bir kelime yüzünden mahkûm edilmek üzere olan birini belki de kurtarmak için sığınılacak son bir hamlede dipten köşeden çıkarılmış bir kavramdan söz etmiyorum. Aksine epeydir tedavülde olan bir sözcükten söz ediyorum. Meraklı bir bakış onun 19. yüzyıl boyunca ve tabii ki geçtiğimiz yüzyılın başlarında nasıl da keyifle kullanılan bir kavram olduğuna defalarca tanıklık edebilir. Ama şimdi yok.  “Havlıcan” var, “namütenahi” var, “mevrid-i nas” var, ama “hevlengiz” yok. Demek ki buharlaşmış, uçmuş gitmiş hayattan.

Acaba diyorum kötücül şeyler ortadan kalkınca hazır gitmişken ilgili kavramları da alıp yanında mı götürdü? Hayır, şaka yapmıyorum, ama sahi neden olmasın? Yazı devriminden haberim var, dil devriminin memlekette ne kadar içimize işleyen kelime ve kavramlar varsa onlara yol gösterdiğini de biliyorum. Acaba bizim kelime de o arada mı gitti? Ne oldu acaba, çok merak ediyorum.

Bugün şöyle yeniden yaşatılsa ne güzel olurdu, belki Paşabahçe bardaklarının üzerine işler biz de kim bilir hangi dostumuzun evinde meşrubatı ondan içerdik, işin şakası bir tarafa tam da hoş bir kelimeyle yüzgöz olmuşken onun artık bir daha asla ve asla kullanılmayacak bir şekilde tarihe gönderildiğini öğrenmiş oluyorum.

Hoş bir yolunu bulup kullansak ne olacak? Anlamayacaklar, bize bir kaç yüzyıl öncesinden fırlayıp gelmiş bir ucube muamelesi çekecekler. Anlayanlar durup dururken bizim ne  diye böyle “özel” bir kelimeyi tercih ettiğimizden işkillenip, durup icabımıza bakacaklar.

Ne diye kafamızı yoralım ki hem? Gidene “uğurlar olsun” desek bundan kim alınır, hatırladıklarımızın hesabını veremeyecek kadar zayıf bir dostluk kelimelerle kuracağımız  yakınlığı bile iki dakikada “berhava” etmeye yetiyor.

Evet, hevlengiz; korkunç, korkulu demekmiş. Uzak olsun bizden korku, uzakta dursun korkulu her ne varsa, korkuluk bile.