Hiçbir hikâye yalnızca anlatılanlardan ibaret değildir ya da Necdet Subaşı’nın “Telefat”ında...

Hiçbir hikâye yalnızca anlatılanlardan ibaret değildir ya da Necdet Subaşı’nın “Telefat”ında anlatılmayanlar

Necdet Subaşı’nın “Telefat” adlı hikâyesini okuyunca aklıma geldi bu başlık. Aslında yalnızca hikâyeler değil, tüm edebî metinler, yalnızca anlatılanlardan ibaret değildir… Bence bu sözden hareketle “metnin mana”sı üzerinde konuşmak lâzım. Kanaatimce edebî metinlerin bir zahirî, bir de batınî manası var. Mesele sanat olunca, eseri idrak edebilmek için zahirîden yola çıkarak, batınîye ulaşmak gerekiyor. Bu ise hem bir metodik okumayı, hem sanata ve içerdiği mevzuya ilişkin bilgiyi/birikimi gerektiriyor. Sanatta aslolan elbette içerdeki, dipteki manayı bulmak?.. Muhataplar, birtakım ipuçları aracılığıyla remizleri çözmek zorunda. Hatta geleneksel anlayışa göre, bir metni çözmek ve onun muhkem kapısından içeri girebilmek için sadece bilgi/ birikim veya metot denen anahtar da yetmiyor; eskilerin deyişiyle “ehl-i dilin hâlinden ancak ehl-i dil olanlar anlar.” hükmünce, sıkı metinleri çözebilmek için okurda bulunması gereken ilk vasıf, “ehl-i dil” olmak. Gelenekte genelde tasavvufa, tasavvufî dile âşina olmak anlamına geliyor; biz bunu genel anlamda sanatın/ güzelliğin, edebin diline gönülden âşina olmak diyelim basitçe. İşte bu dile âşina olanlar bilirler ki, “hiçbir edebî metin yalnızca anlatılanlardan ibaret değildir”. Demek ki, metin aslında kendi içinde, özünde açıkça söylenmeyenleri de içerir. Ve bir metnin gerçek anlamı, işte o açıkça söylenmeyenlerde mündemiçtir.

Bu kadar söz yeter! Subaşı’nın metnini bu bağlamda çözümlemek; tabir caizse satırların altındaki manayı şerh etmek muradım.

Hikâyeyi – “Telefat”- kısaca hatırlayalım: Kahramanımız, yeni öğretmen olmuş bir genç. Konya’dan bir otobüse binmiş, atandığı Balıkesir’e gidiyor. Otobüste sonradan doktora yapacağı hocası da var. Ayrı ayrı koltuklarda, birbirleriyle hiçbir iletişim kurmadan ama, aynı otobüste Balıkesir’e doğru gidiyorlar. Ve aniden bir kaza! Otobüs bir koyun sürüsüne dalmış, birçok koyun telef olmuş, ortalığı pis bir koku sarmıştır. Kazanın ardından hoca da genç öğretmen de yoluna devam eder.

Özetle hikâye bu! Dışarıdan bakıldığında basit bir yolculuk ve kaza hikâyesi gibi görünüyor. Peki gerçekten öyle mi? Bu bir “yolculuk” hikâyesi mi? Kimi okurlar bu metni, basit, sıradan bir yolculuk hikâyesi olarak okuyabilirler. Ama bence bir hikâyeyi değerli kılan, onun alt katmanlarındaki, -yazar tarafından ustaca gizlenmiş- anlamlarıdır… Necdet Subaşı’nın metinleri, merdivenlerinden alt katlara; daha açıkçası ferdî ve sosyal bilinçaltının dehlizlerine inilmedikçe bütünüyle anlaşılabilecek nitelikte değildir. Subaşı, bu itibarla metinlerinde söylemek istediğini, meramını -haydi kolay anlamanız için mesajı diyeyim- asla açıkça ve doğrudan söylemez. Bunu anlamayı sizden, okurdan bekler. Ama o okur, mutlaka sözün ikincil, üçüncül anlamlarına da vakıf; hatta sezgileri güçlü olmalıdır. Uzatmayayım bu metin de alt katlara, bodrum katına inilmedikçe kolayca kavranabilecek türden değil!..

Ne yapmalı? Çünkü bir metnin bodrum katına inmek hiç de kolay değildir. Yerine göre hem psikoloji, hem sosyoloji, hem felsefe; hatta hem de yazarın biyografisine ait bilgilere ihtiyaç duyuyor insan. Tabii, en başta “sezgi”; yani ehl-i dil olmak. Ayrıca yazarla, sık sık metinleri aracılığıyla hasbihal etmelisiniz. Tek bir metin, bir yazarın bilinçaltı dehlizlerinde dolaşmaya asla yetmez çünkü!.. Ne yapmalı demiştim… Metnin anahtar kelimelerini bulmalı önce. Anahtarı bulunca –doğru anahtarı tabi ki- metnin muhkem kapısını açabiliriz. Her yazar, en muhkem metin yazanlar dahi, okurlara yollarını bulabilmeleri için, yola gizli imgeler/şifreler bırakır. Onları izleyin!

İzleyelim. Evvela şunu söylemeliyim: Burada yol da yolcular da sözlük anlamları dışında bize başka şeyler ima etmekte. İlk şifre bu; hatta ana şifre: “Yol” ve “yolculuk”… Bir genç, öğretmen, Konya’dan Balıkesir’e doğru giden bir otobüste, sonradan hocası olacak bir şahısla “birlikte” yolculuk etmektedir. “Birlikte” kelimesini tırnak işareti içine aldım; çünkü hikâye, aslında “birlikte yolculuk” etmek üzerine veya kısaca “yol birlikteliği” üzerine kurulmuş. Kanaatimce, yazarın hikâyede asıl irdelemek, bizi düşündürmek istediği de bu: “Yol birlikteliği”!.. Hatta tek başına “birlikte olmak” da denebilir buna. Nedir birlikte “yola gitmek”, “refiklik”, “yoldaşlık”?.. İnsan herkesle refik olabilir mi, birlikte yola çıkmak, neleri paylaşmayı gerektirir, aynı otobüste olmak, hatta aynı kazayı yaşamak kişiyi “refik” kılar mı? Bunlardır metnin bize asıl düşündürmek istedikleri. Nitekim şu paragrafta yazar, okura,  asıl konunun bu olduğunu söylüyor:

Aynı arabada aynı yöne gidenlerin birlikteliği hakkında ancak şimdilerde oturup bir şeyler yazılabileceğini, oturup ancak şimdilerde kafa yorulabileceğini biliyorum. O zaman böyle şeyler için hocamı saymayayım, ama bende ortaya derç edilebilecek düzeyde bir fikir yoktu. Mesela ben “Hocamla birlikte Balıkesir’e gittim.” desem anlamı neydi; ya da şimdi anlatacağım şeyde olduğu gibi “Kazaya denk geldiğimizde ikimiz de aynı arabadaydık.” desem kim ne anlardı?

Bu satırlardan sonra tekrar soralım: Bu hikâyede, sadece bir “otobüs yolculuğu” mu anlatılıyor? Yani anlatılanlar sadece bundan mı ibaret? Zannetmem. Yanılıyorsunuz, siz daha giriş katındasınız, bodruma inmeniz lâzım. Buradaki yol birlikteliğini “hemdert olma” şeklinde de anlayabiliriz. Subaşı’nın bir sosyolog olduğunu, hikâyelerinde inceden inceye, daha çok belli bir zümrenin –ama genel anlamda Türkiye’nin- toplumsal sorunlarını zaman zaman iç kanatacak şekilde deşelediğini unutmayın. Bu arada şunu da söyleyeyim: Onun metinlerinin diplerinde nedense ben hep “kanayan bir yürek” bulurum. Bunda da var; derin bir hüzün yolculuğa/ yolcuya eşlik ediyor. O hâlde altını çizelim: Subaşı’nın refiklerinden biri de “hüzün”dür. Neyse, o hüznü şimdilik çok fazla deşmeyelim; ama ben meselâ, sevgili dostumun; “Ama hayır, Kontaş firmasının tarifeli seferiyle Balıkesir’e giderken tam da Ilgın ya da Ereğli civarından geçerken gecenin köründe bir saatte önceki koltuğa göğsümü çarptığım için artık oradan nükseden her bir acıyı ne yapıp edip eski tarihlerden birine götürmem gerekirdi. Nihayet göğsümde her ne vakit bir acı peydahlansa eski çarpmalarım aklıma üşüşüyordu.” cümlesindeki şu “eski çarpmalar”ı merak ediyorum. Zaman zaman anlatır bu “eski çarpmalar”ı aslında. Demek ki, metindeki “otobüs çarpması” için de “bodrum katı”na inmemiz gerekiyor. Subaşı’na mı soralım, anlattıralım mı şu “eski çarpmalar”ı? Hayır, hayır, bence gerçek okur, sıkı okur, yazarına sormaz, derin sulara dalar, metinleri tarar ve o eski çarpmaları da çözer elbet. O hâlde ne lâzımmış hakikî okura; derin denizlere dalıp, oradaki midyenin içindeki mana incisini çıkarmak, yani bir “mana dalgıcı” olmak lâzımmış…

Gelin, bir başka cümleden hareketle, bu defa kahramanımızı çözmeye çalışalım. Metinde şöyle bir ifade vardı: “Birlikte yolculuk nasıl bir şeydir, bunun üzerinde o günlerde düşünebilecek durumda değildim.” Ne demek istiyor sizce? Bence, yazar bu cümlede, kahramanımızın o yıllarda henüz, yol ve yolculuğun ve dahi yol arkadaşlığının gerçek anlamlarına vakıf olmadığını söylüyor. Yol arkadaşlığı dert arkadaşlığı demek, hüzün arkadaşlığı, sevinç arkadaşlığı; hatta korku, endişe arkadaşlığı. Oysa kahramanımız, o yıllarda otobüsün arkasında muavine yakın bir koltukta, çay, kek, bisküvi atıştırmakla meşguldür. Otobüs gidiyor işte!.. Kendisiyle dalga bile geçiyor Subaşı…

Yola devam… İşte bir paragraf daha:

Önde hocam ne yapıyordu bilmiyorum, ben çok aralardaydım. Hayat boyunca onunla benim aramdaki mesafe hep aynı uzaklıkta olacaktı. Aynı yöne gidiyorduk, evet. Genellikle aynı vesaiti kullanıyorduk, ona da evet. O durduğu yer itibariyle kaptana yakındı ben muavine. Ben arabayı şoförle birlikte kullanacak kadar yola dikkat kesilmemiştim, istersem çayım hemen gelir, istersem muavinden kek ister, kurabiye ister onları da yanında çay, afiyetle yerdim.”

Bence bu paragrafta dikkat çeken ilk şey, hoca ile öğrenci arasındaki “mesafe”dir. Kahraman bu mesafeden şikâyet ediyor da olabilir. Metnin aklımıza düşürdüğü soru ise şu: İnsanlar, aynı otobüste, aynı istikamete gitseler dahi, gerçek anlamda “refik” olabilirler mi? Haydi daha açık sorayım: Kahramanla hocası, bu yolda gerçek bir “refik” mi? Kanaatimce, metnin sordurmak istediği asıl sorulardan biri işte budur. “Hayat boyunca onunla benim aramdaki mesafe hep aynı uzaklıkta oldu.” cümlesinden sonra, “Böyle refiklik olur mu?” diye sormamak mümkün mü? Neyse, ben asıl şu “ben çok aralardaydım” ifadesine takıldım. Otobüsün ara sıralarında olduğunu kastediyor sandınız değil mi? “Sakın Aldanma, İnanma, Kanma” diye bir eseri var Refik Halit’in, aman sakın aldanmayın yazara. Şu “aralardaydım”ı, fikren veya ruhen vb. arada olmak anlamında da düşünün!.. Haydi bak Necdet Hoca, “aralarda olmak” ifadesinden dahi bir hikâye çıkar bence. Sonraki cümleler bir ipucu veriyor bu “arada olmak” hakkında. Mesela; “Durduğum yer yön bilgisini alt üst edecek derecede etrafa kapalıydı.” Hangi “yön”? Güney, kuzey, doğu veya batı mı? Elbette değil!.. Bir de “arkada olmak” var bu minvalde; henüz yola dikkat kesilmeme çağı, muavinle “geyik yapıyor” kahramanımız, istese çayı da gelir bisküvisi de –metnin bu çay bisküvi, kek imgelerinde güldüm-.. Nüktedanlığı tutmuş yazarın!.. Evet, Subaşı “gizli bir nüktedan”dır. Yazarlar böyle hin olurlar işte. Meselâ hinlikte ben, Cemal Süreya’yı çok severim. Adam olmadık yerde Süveyş kanalının kapandığından bahsedip sizi ters köşe yatırıveriyor!.. Bu bir bahs-i diğer. Biraz ipucu verdim, gerisini de siz çözün, bu “arada veya arkada olma” hâlinin… Hoca hangi yolculuktan bahsediyor, hangi otobüsten, hangi yönden, bilmem sezebiliyor musunuz? Her insanın böyle arada ve arkada olma hâli ve çağı vardır tabi. Yola yeni düşmüş toy bir yolcu, önü de arkası da karanlık. Hayatın çeşitli evrelerinden biri de bu. İşte metnin satırlarının arkasındaki hayat, hepimizin toy çağı…

Metindeki şu ifadeye de dikkat: “saygıyı geçerli kılan sadece büyüklüktü”… Bu, “gerçek saygı” değildir. Gerçek saygı, yaşayışa, ilme, fikre yapılır, büyüklüğe değil. Dolayısıyla, henüz gerçek anlamda bir “tanışma-bilişme”den söz edilemez hoca ile öğrenci arasında. Bunu şimdi, tüm hayata yayın. Ne demek istiyor? İnsan, hayatının belli çağlarında, henüz, saygının neye duyulabileceğinin de farkında değildir.

Bir de geleneksel “yol arkadaşlığı” anlayışının eksikliğine vurgu yapmış Subaşı. Şöyle diyor: “Sadece İmam Hatip’te okurken bir yerlere topluca gidecek olduğumuzda o zamanki büyüklerimiz “üç kişi bile olduğunuzda mutlaka kendinize bir imam seçin” diye bastıra bastıra telkinde bulunur, biz de aramızdan birini alelacele kendimize reis seçerdik.” Guya “nötr” bir cümle kurmuş aziz dostum, bu cümlenin bodrum katında, söz konusu eğitim anlayışına yönelik bir eleştiri seziyorum. Subaşı, “geleneksel” anlayışın; daha doğrusu kendi kuşağının eksikliklerine dokunmadan edemez. Bu, onun öz eleştiri yapabilen bir kaleme sahip olduğunun küçük bir işaretidir.

Ve asıl olay: Otobüs kaza yapar; bir koyun sürüsüne dalar, etrafı “pis bir koku” sarar. İşte burası çetrefilli! Şu “otobüs kazası” metaforu da, sosyal ve bireysel başka anlamlar içeriyor olabilir mi? Sonra etrafa yayılan, “içimize dek sinen” “pis koku” için de bodrum kata inmek gerekiyor bence. Kahramanımız mışıl mışıl uyurken, göğsünü hızla öndeki koltuğa çarpar: UYANIŞ!.. Hazin, korkulu bir uyanış! Bir de bu “uyanış”ı irdelemek gerek. Ayrıca şu “telef olan koyunlar”ı da çok merak ediyorum. Haydi bir soru: Telef olan –ölen demiyor dikkat!- koyunları biliyoruz da, bu kazada şoförün hiç suçu yok mu? Bu da benim hinliğim. Eeee sadece yazarlar mı hin olur, eleştirmenlerin de hinlik yapma hakları vardır…

Ben asıl şunu düşünüyorum: Kahramanımız, o “büyük kaza”yı çözümleyebilecek; daha doğrusu kirlenen elbiselerini değiştirebilecek durumda mıydı?  Değil! İşte hikâyenin hüzünlü kısmı da burası. Hoca, muhtemelen tecrübenin verdiği sükunetle, evine gidip elbiselerini değiştirecektir, ama genç kahramanın yolu henüz bitmemiştir; “seferi”dir çünkü. Necip Fazıl’ın o ünlü mısraını hatırlattı kahramanın bu hâli. Ne diyordu: “Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu’nun/ Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun”…

Uzatmayayım, şu paragrafı da siz çözün artık. En zoru size kaldı:

O gün o gece orada hocamla arkalarda ya da önde fark etmez, birlikte yan yana aynı yöne giden bir otobüste yolculuk yapıyor olsaydık, ikimiz de aynı anda göğüslerimizi önümüzdeki koltuklara çarpacak, ikimiz de birlikte soluduğumuz o tiksinç koku üzerine hoş muhabbetler edecektik.

Neyse ki o, menzilimize varır varmaz kendi evine inecekti, üstünü başını bir an önce değiştirebilir bu kokudan bir şekilde kendini kurtarabilirdi. Oysa ben seferiydim, daha yolum vardı, gidecektim. Üstümü başımı kirlenince değil eskiyince değiştirmek üzere giymiştim.”

Şimdi başa dönelim. Ne demiştim: Hiçbir hikâye, yalnız anlatılanlardan ibaret değildir…