Hisar Dergisi

Hisar Dergisi

 

Önceki yazımda Mehmet Çınarlı’dan söz ettim. Bugün de ondan ve Hisar Dergisi’nden üç beş cümle yazacağım. Mehmet Çınarlı vefat ettiğinde Türk Edebiyatı Eylül sayısında İlhan Geçer’in, Ekim sayısında Cem Karaer, Etem Çalık, Yahya Akengin, Ahmet Kabaklı, Gültekin Samancı, Nurullah Çetin’in, Çağrı Dergisi Ekim sayısında M. Halistin Kukul’un yazısı ve Feyzi Halıcı’nın şu dörtlüğü yer almıştı:

 

 

Duyarsanız her an bir içli şarkıyı,

“Gülüm”le yankılanır hep, deniz, kıyı.

Aruz’lu mersiyelerle uğurladık

Ebedi aleme Mehmet Çınarlı’yı”

 

Sevinç Çokum’un biraz önce sözünü ettiğim yazısında belirttiği gibi “Hisar onun her şeyiydi. Ömrünü verdiği sevgili dergisiyle o derece kaynaşmıştı ki, Hisarlı’ın Çınar dergisi diye sürçü lisanda bulunanlar vardı.”

Hisar 1950 yılında çıkmaya başladı. Derginin kurucuları ve yöneticileri arasında yer alan Mehmet Çınarlı, Gültekin Samanoğlu, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Nevzat Yalçın ve arkadaşları “Garip Akımı”na karşı milli ve memleket edebiyatının bir devamı olarak belirli kavramlar savunmuşlar, yozlaşmaya karşı mücadeleci tavırlarıyla dikkat çekmişlerdi. Dergi kısa zamanda sayısı yüzü aşan yazar ve şairi çevresinde toplamıştı.

Batının taklidiyle yetinilmesine karşıydılar. Sanatın zaruri şartı olan değişmeyi reddetmemekle birlikte, bu değişmenin geleneklerin reddi anlamında olmasını istemiyorlardı. Belirli bir siyasi görüş veya ideolojinin aracı propagandası olan sanatı reddeden, dil konusundaki aşırılıklara karşı, günlük dilin kullanılmasını savunuyorlardı. Ortak bir görüş etrafında birleşmişler ve “Öz Türkçe adı altında uydurukça” akımına karşı çıkmışlardı.

Hisar dergisini bir avuç arkadaşının yardımıyla zorluklar içinde yayınlayan Çınarlı, ortaya konulan prensiplerin tavizsiz uygulayıcısıydı.

Mehmet Çınarlı Aruz veznini ustalıkla kullandı. Geleneğin imkanlarından yararlanarak, geleneği aynen tekrarlamadan günümüz Türkçesiyle yazdığı şiirlerde, dil ve şekle hakimdi. Aruzun basmakalıp kafiye sistemine kendini kaptırmamış, yeni ve taze şeyler söylemişti.

 

Bin yıl yaşasam, bunca güzelliklere doymam.

Kalbimde taşır aşk ile bir gün yere koymam.

 

Derdim küçülür, uğraşılar tatlılaşırdı,

Onlarda birazıcık da şiir lezzeti bulsam.

 

Meydanda hesaplar: Ne kadar az yaşadık, az!

Elbette şiirsiz kapanan günleri saymam.

 

Coşkunluğa, taşkınlığa gönlümde yer açtım:

Bir nağmeye verdim de uzaklaştı keder, gam.

 

Saz, söz ebediyyen sürecek zannedelim de,

Dert etmeyelim gel, tükenen ömrü bu akşam.

 

Mehmet Çınarlı şiirini, belirli bir plan içinde milli kültürle, köklü bir eğitimle, Anadolu gerçeğini duya, yaşaya mısra mısra yoğurdu.

O günlerin modası serbest tarz şiire iltifat etmedi.

Gerçek değer ölçüleri içinde Türk şiirinin geleneğinde var olan kurallara candan inanarak, “unutuldu, modası geçti” denilen aruz vezniyle, günümüzün arı-duru Türkçesiyle yeni bir seziş ve deyiş ustalığıyla şiirler yazmayı sürdürdü.

Çınarlı, şiirlerinin yanısıra denemelerinde de bu çizgiyi korudu. Dil ve tarih felsefesi, sosyal problemler, bilim, ideoloji, siyaset, hukuk, şiir ve diğer sanatlar konularındaki fikirleri taze ve anlaşılırdı.

Çınarlı’nın milliyetçilik anlayışı da son derece ölçülü ve toplumumuzun yaralara çözüm getiriciydi. Şöyle demekteydi:

“Milliyetçilerin en büyük talihsizliği vatan ve millet için kılını bile kıpırdatmayan “pis kapitalist”le aynı safta görünmektir. Bu beraberliğe, sırf görünüşte bile olsa, izin verilmemelidir. Bugünkü Türkiye’de, milliyetçi bir kalem ve kafanın, komünist ve anarşistler kadar, haksız ve yolsuz servet yapanlar, düzen ve dalavere ile Devletin, milletin malı mülkü üzerine oturanlarla da savaşması gerektiğine inanıyorum.”

Şüphesiz bu fikirler genç nesillerin karakterlerinin şekillenmesinde etkili olacaktır.