İçimizdeki Betonlaşma

İçimizdeki Betonlaşma

Âşık Veysel’imiz kalbin diliyle ne de güzel söylemişti, “Benim sâdık yârim kara topraktır” diye. Biz topraktan çok zaman önce kopanlar Veysel’in bu sözünü de unutmuştuk elbette. Neticede o söz bir türkünün kollarında uykuya yatırılmıştı, uyanmazdı. Sözler türkülerin kollarında uyur muydu öyle uzun uzun, bilemedik bunu.

Sonra insan, topraktan kaçsa kaçsa nereye kadardı bu kaçışı? Ölünce birkaç metrelik toprakla buluşmayacak mıydı nihayetinde.

Biz topraktan kaçarken aslında bu topraklar üzerinde mayalanmış değerlerimizden de hızla uzaklaştık. Vefa, dostluk, komşuluk, yardımlaşma, iyilik, dürüstlük, civanmertlik… Hangi birini söylesem? Bu değerler de hayatımızdan el ayak çektiler bir bir.Her gün biraz daha uzaklaştık kendimizden. Kendimizden, yani insanlığımızdan.

Biz sandık ki betonlaşmada büyük bir erdem var! Beton çağın, çağların en dayanıklı, en iyi buluşudur; öyleyse her yanı bu aziz nesneyle(!) donatalım. Donattık, şehirlerimiz bir baştan bir başa betondan yığınlar hâline geldi, getirdik. Eserimize bakıp bakıp hayran olabiliriz!

Toprağın bir diğer sakinleri olan ağaçlara birer saksılık toprağı reva görürken çok cömert davrandığımızı düşünüyorduk belki de. Oysa son yaşanan felaket gösterdi ki ağacın ayakta durabilmesi için bir saksılık toprak yetmiyormuş. Yetseydi, o canım ağaçlar yerlere serilir miydi boylu boyunca?

Şehirde her toprak parçası hızla betonlaşırken, biz insanlığımıza da acımasızca “betonlar” dökmüştük aslında! Döktüğümüz yerde insani bir güzelliği dondurmuştuk. Artık “sadık yârimiz” beton ve asfalttı! Ne de güzel değil mi? Yeni türküler artık beton üzerine yakılabilirdi.İçimizde tonlarca beton taşıyoruz ve fakat bunun farkında değiliz. Yorgununuz ve yorgunluğumuzun sebebini bulamıyoruz. Bunalıyoruz; bunalmamızın gerekçesini bilemiyoruz. Bunca betonun altında nasıl kuş gibi hafif olunacaktı? Bu betonun tabiatına aykırı olmaz mıydı?

İçimizdeki “betonlaşmış şehri” fark edemiyoruz. Betonlaşmış bir şehir var içimizde. Sanıyoruz ki betonlaşma dışımızda. Hiç içimizde olmasaydı, acımasızca her yeşili katledip şehirlerimizi betonlaştırır mıydık? İçimizde olan dışımıza yansıyor, hepsi bu. Bir türlü anlayamadığımız budur.

Şimdi bana diyebilirsiniz ki, “Ey yazar, zaten insanlar da şehirden kaçıp kırda, bayırda evler/villalar yapıyorlar. Ağaç dikip çiçek yetiştiriyorlar.” Yazar da diyor ki, “ Ey okuyucu, doğru dersiniz de, bunu gerçekleştirenler netice itibarıyla bir avuç mutlu azınlıktır, yani bu para meselesidir ve parası olan bunu yapmaktadır. Çoğunluğun çoğunluğu, iş bu beton zemine çivilenmiştir de kımıldayamamaktadır!” Bu bir ayrı bahistir nitekim şimdilik bir kenarda dursun.

İnsan bu “ağır yükü” taşıyamaz! İçimizdeki bu betonlaşmayı durdurmalıyız. Betonlaştırdığımız alanlarda hiç çekinmeden “yıkımlar” yapmalıyız. Yaşasın yıkım, diyorum. İstimlâk edilecek ne çok “iğreti yapı” var. Haydi, içimizdeki betonlaşmış şehre bir kazma vuralım; dışımızdaki betonlaşma ancak böyle duracaktır.

İçimizdeki betonlar yıkıldıkça, şehre ağaç ve çiçek geri gelecektir. İnsan yeniden gökle kucaklaşacaktır. Kırlangıçların şenliğine insanoğlu da katılacaktır.

İçimizdeki betonlar yıkıldıkça şehre vefa ve iyilik geri gelecektir. Şiir, hikâye ve roman hayatımıza müjdeler taşıyacak, küçük ayrıntılardan büyük mutluluklar çıkaracağız.

İçimizdeki betonlar yıkıldıkça, yeniden daha güzel şehirler kurulacak, yeniden insanlığımıza döneceğiz.

Gündelik telaşlarda içimizdeki güzelliklere beton dökmeye paydos diyelim. Suni gündemlerde kaybolmaya son verelim; biz gündemlerin dışına çıkalım. Hemen bugün, şimdi bunu yapalım. Kendimize esaslı bir selam verelim, çok eski bir dosta selam verir gibi…

Mesela bir şiir okuyalım yüksek sesle, kendimize ya da bir sevdiğimize. Ama şiir de illa “has bir şair”den olsun…

Mesela, bir hikâye okuyalım; biz dahi girelim olayların içine. Küçük bir ayrıntıda koca bir dünyanın kurulabileceğine şahitlik edelim.

Mesela, geçip gitmeyelim kuşların olduğu yerden, biz de eşlik edelim söyledikleri şarkılara.

Mesela bir kadim dostumuzu arayalım, hâl hatır soralım; içimize bir dağ havası dolsun.

Mesela, ne bileyim bir güzel türküye takılsın dilimiz, akşama kadar sürükleyip peşinden getirsin bizi bize.

Kuş gibi hafiflemek istemez misiniz? Öyleyse…