İki Asırdır Tarihimize Tanıklık Eden Mekân: “Hünkâr Köşkü”

İki Asırdır Tarihimize Tanıklık Eden Mekân: “Hünkâr Köşkü”

Özden Gülen

Ulu bir dağın eteklerinde yaşıyoruz ya, arada bir tepelere doğru yapılan yürüyüş ve şehri kuşbakışı seyretmek insanı hem dinlendiriyor, hem de ufkunu genişletiyor. Sisli puslu şu kış sabahında, tam da bu düşüncelerle evden çıktık. Şehir merkezinde, tarihle iç içe yaşıyor olmak hakikaten büyük nimet. En fazla yarım saatlik yürüyüşle her biri asırlar öncesinden yadigâr ne güzelliklere ulaşabiliyorsunuz.

Eskiden ipek fabrikalarının ve atölyelerin ahşap cumbalı evler arasında serpiştirildiği İpekçilik Yokuşu’nun nihayetinde, Temenyeri Parkı’nın önünde durarak dağın yamacına doğru başımızı kaldırıp baktığımızda, yeşillikler içinde zarif, beyaz bir köşk bize gülümserdi. Otuz beş yıl kadar önce Temenyeri’ne pikniğe geldiğimiz zamanlarda mutlaka yanımda birkaç resim kâğıdı ve boya kalemleri getirir, bütün zarafeti ile tepeye kurulup şehri seyreden bu güzel yapıyı çizgiler ve renklerle canlandırmaya çalışırdım.

Şimdi, yıllar sonra yeniden, bayır yukarı tırmanmış eski evlerden kurulu mahalleler arasından kıvrıla kıvrıla geçen yolu takip ederek büyük bir bahçe kapısının önüne varıyoruz. Hünkâr Köşkü, 1844 yılında Abdülmecit Han’ın Bursa gezisinde konaklaması için av köşkü olarak yaptırılmış ve ahşap sıvama yöntemiyle yapılan inşaat 19 gün gibi kısa bir sürede tamamlanmış. Kapıdaki güvenlik görevlileri güler yüzle hatırımızı sorunca sisler arasından süzülen gün ışığı daha bir parlıyor. Köşkü gezeceğimiz zaman bir kişi bize refakat edecekmiş, ne güzel.

Bahçeden içeri adımımızı attığımızda çakıl mozaik döşenmiş zemin dikkatimizi çekiyor. İri, yuvarlak ve kaygan taşlar gri ve siyah renklerden seçilerek geometrik desenler oluşturacak şekilde döşenmiş. Hemen sağda yer alan bilgilendirme panosunu okuyunca bu taş zeminin niye dikkat çektiği de anlaşılıyor. Meğer bu tarz mozaik “Podima” diye adlandırılıyormuş. Çakıl mozaik zemin taşlarının tarihteki ilk örneği M.Ö. 9 yüzyıl da Frig dönemi Gordion’unda(Yassıhöyük) bulunmuş. Daha sonra sırasıyla Assos(Behramkale), Teos(Sığacık), Erythrai(Ildırı), Tarsus ve Bergama’da izine rastlanan çakıl mozaik, 18. yüzyıl başında Akdeniz mimarisinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelmiş. Çakıl mozaik sanatında kullanılan taşların tamamı doğal form ve renklerde olup binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de tek tek elle toplanıp tek tek elle dizilmekteymiş. Özellikle sıcak bir günün sonunda çakıl mozaik üzerine kova ile su döküldüğünde oluşan ani hava değişiminin insanı ferahlattığı eskiden beri bilinmekte olup, mozaik döşeme üzerinde çıplak ayakla yürünmesi halinde çakılın ayak tabanına yaptığı masaj ise Çin’de de binlerce yıldır uygulanan bir terapi tekniğiymiş.

 

Mozaiklerin üzerine basa basa ilerlerken tam karşımızda yer alan yeşil alanda yerleştirilmiş sütunlar dikkatimizi çekiyor. Köşeli formdaki sütunların dört yüzü minyatürlerle süslenmiş bilgilendirme yazıları ile kaplanmış. Arka kısımdaki yüksek duvara yerleştirilen resimler ile orman görüntüsü verilip; önüne geyik, tavşan, keklik ve benzeri yaban hayvanlarının maketleri serpiştirilmiş.

“Av Köşkü” olarak inşa edilip kullanılan bu mekânın bahçesi 2016 yılının Mayıs’ından bu yana “Tarih boyunca Avcılık ve Av Kültürümüz” temalı bir açık hava müzesi olarak ziyarete açıkmış. Böylece köşk, zarafet ve mimari güzelliği ile bir tarihi miras olmasının yanı sıra tematik özelliği vurgulanarak daha da önem kazanmış.

Yeşillikler içinde yürüyor, sütunlardaki yazıları tek tek ilgiyle okuyoruz. Neler yok ki! Oğuzlardan Kırgızlara, Göktürklerden Selçuklulara ve Osmanlı’ya kadar avcılık, av seferler, av aletleri, silahları, köpekler, şahinler… Avcılık ile ilgili atasözleri, ilgili terimler, şiirler hatta Dede Korkut masallarından avcılıkla ilgili şiir örnekleri de mevcut.  Minyatür ve gravürlerle süslenmiş bu yazıları okumak epeyce zaman alıyor ama hakikaten çok ilginç bilgiler ediniyoruz. Takdir edilecek bir çalışma ancak maketler ile temsil edilen av hayvanlarının canlı olarak bakıldığı korunaklar yapılsa da ziyaretçiler doğal hayatı canlı olarak gözlemleyebilse ne güzel olurdu. İlerleyen zamanlarda projenin bu yönde geliştirilmesi dileği ile seyir terasına yöneliyoruz.

Seyir terası ve hemen yanında yer alan müştemilat günümüzde kafeterya ve restoran olarak işletiliyor. Önünüzde uzanan muhteşem Bursa manzarasını seyrederken, bir bardak demli çay, Türk kahvesi ya da kışın soğuk günlerinde dumanı üzerinde bir salep yudumlamanız mümkün. Hünkâr Keşkülü ve fıstıklı irmikli Hünkâr Tatlısı da mekâna özgü lezzetlerden…

Terastan baktığımızda ovaya yayılıp gitmiş Bursa’yı biraz da hüzünle seyreyliyoruz. Aslında eski Bursa yamaçlarda yapılanmış bir yerleşim yeriymiş. Osmanlı’dan önceki şehir Tophane mevkiinden dağa doğru set üzerinde kurulmuş. Ulucami ilk kez sur dışına inşa edilen yapıymış. Etrafındaki hanları, hamamları, imaretleri, medreseleri ile şehrin yeni yüzü ve gelişme bölgesi olmuş. Daha sonra Muradiye, Yıldırım, Emirsultan ve Yeşil… Hepsi set üzerinde ve yamaçlarda inşa edilmişler. Ecdat yamaçlarda, yükseklerde yerleşmiş, ovaları ekip biçmiş. Benim çocukluğumda dedemin evi de meyve bahçesi de tepedeydi. O yaşlı insanlar hiç gocunmadan dimdik günde kaç kez o bayırı inerler, elleri kolları dolu eve çıkarlardı. Biz şimdilerde iki adım yokuştan şikâyetçiyiz. Ovayı, şeftali bahçelerini, zeytinlikleri de beton binalara kurban etmişiz. Yazık!

Bu duygularla masallarda kalmış, sisler içinde kaybolup gitmiş şehri seyrediyoruz. Sis daha iyi galiba, çarpık yapılaşmayı saklıyor, yer yer hafifleyip açılırken uzaklarda yükselen minareler, kubbeler, şimdilerde ancak kabristanlarda kalmış ulu serviler ve anıt çınarlar bizi yaşadığımız andan ve hayatın keşmekeşinden alıp bambaşka diyarlara götürüyor.

Daldığımız hülyadan sıyrılıp tekrar etrafımızı incelemeye başlıyoruz. Bahçede yabani kestane, ıhlamur, ceviz, hurma, manolya ağaçlarının yanı sıra çok özel bir ağaç olan porsuk ağacını görmek de mümkün. Taş döşeli yolu takip ederek yamaç aşağı basamakları iniyoruz. Köşke alt bahçeden baktığımızda iki katlı yapının, bin sekiz yüzlerde İstanbul’da inşa edilmiş pek çok kasır, saray ve köşk gibi döneminin özelliklerini taşıdığını ve sanatta olduğu gibi mimaride de batıya dönen yüzü temsil ettiğini görüyoruz.

Artık benzerlerine göre daha sade ve zarif görünümlü bu köşkün içini ziyaret vaktidir. Bir görevli bize kapıyı açıyor ve anlatmaya başlıyor. Mayıs 2003 tarihinde müze olarak hizmet vermeye başlamış olan bu yapı Bursa’daki sivil mimari yapıların nadir örneklerinden birisiymiş.

 

Giriş holünün karşısındaki, çift kanatlı kapıdan kabul salonuna geçiliyor. Burada köşkte konaklamış sultanların temsili heykelleri ile karşılaşıyoruz.  Abdülmecid Han’dan sonra Osmanlı sultanlarından Abdülaziz Han ve 5. Mehmet Reşat da köşkte konuk olmuşlar. Kabul salonundaki koltuklar, perdeler ve mobilyaların bakımları Dolmabahçe Sarayı atölyelerinde yapılmış. Yenilenemeyecek kadar yıprananlar tıpkı kopyaları ile değiştirilip orijinalleri camekânlarda sergilenmiş. Ortalama 50 m2 olan salonda simetrik düzenleme dikkati çekiyor. Kabul salonunda, duvar ve tavan yüzeylerinde görülen kalem işi süslemeler son derece güzeller. Tavandaki panolarda kalem işleri ile çiçek demetleri, geyik figürleri, ortada altın yaldız boyalı kabartma ay yıldız motifi yer alıyor. Salonun girişinde sağlı sollu yer alan ve insana sonsuz bir tünelin içindeymiş hissi veren büyük boy mermer tablalı, varaklı aynalar, mekânda yansımayı engelliyorlar. Kabul salonunun iki yanında yatak odaları yer alıyor. Sağ taraftaki odada en son 1922 – 1935 yılları arasında dört kez toplam 22 gün konaklayan Atatürk’ün temsili heykeli mevcut. Tavan yüzeyine, kabartma altın yaldızlı geçme Rumi motifler, köşelerde yağlıboya güller, siyah renkli duran ve uçuşan kuşlar işlenmiş. Hemen bitişiğindeki çalışma odasında da bütün mobilyalar gül ve ceviz ağacından yapılmış. Hatta tepsi içindeki fincanların ve yerdeki terliklerin dahi orijinal ve kullanılmış eşyalar olduğunu belirtiyor rehberimiz. Diğer yatak odalarında da benzer tavan işlemelerini ve aynı zarafette ve sadelikte dönemin özelliklerini taşıyan mobilyaları görüyoruz. Alt kata indiğimizde ortada yer alan mermer havuz ve duvardaki tavus kuşu oymalı ceviz ayna dikkatimizi çekiyor. Murano tarzı avizeler ise tam birer sanat eseri. Bodrum katın en güzel bölümü havuzlu salonun doğusundaki yemek odası. Tavan yemek odasına uygun şekilde, çeşitli meyve resimleriyle süslenmiş. Tam ortada, tavanın göbeğinde yer alan yeşil bir düzlüğe uzanmış aslan figürü, hangi yönden bakılırsa bakılsın, bakana dönük konumda görünmekteymiş. Bu özellik, resmin çiziminde kullanılan perspektif tekniğinden kaynaklanıyormuş ve bu figürden dolayı bu oda “Aslanlı Oda” olarak da bilinmekteymiş.

 

Toplam 450 metrekare olan bu yapının 19 günde yapıldığını söyleyen rehberimize; “Bu sürede tavanlardaki kalem işleri tamamlanmış olamaz herhalde” diyoruz. Su yeşili bordürler ve varaklar yakın dönemde tadilat geçirse de kalem işleri iç mekânda olduğu gibi korunmuş. Köşkün her bölümü Uşak, Karahallı, Gördes, Bünyan, Demirci, Kula, Isparta halıları ile boydan boya döşeli. Üzerlerindeki motifler buram buram Anadolu kokuyor.

 

Gezimizi tamamlayıp rehberimize teşekkür ediyoruz. Şimdi son iki yüz yıllık tarihimize tanıklık eden bu mekânda, Bursa ve ova manzarasına hâkim tepeden şehrimizin bugünkü ahvalini seyrederek bir sade kahve içmenin vaktidir.