İlk Tebliğ

İlk Tebliğ

Ben ilk tebliğimi Trabzon’da sundum. 1993’ün Ekim’inde ordaydık. Nasıl heyecan yapmış, nasıl daralmıştım. Elimde takip edebileceğim bir örnek yoktu, hayatımda doğru dürüst bir tebliğ izlemişliğim de hak getireydi. Daha salona gitmeden, aylar öncesinde beni geren, hatta içimi daraltan bir şeydi orada olma arzusu.

Trabzon’da Mehmet Bekaroğlu’nun çabasıyla bir sempozyum gerçekleştirilecekti. O zaman Bekaroğlu Trabzon’da üniversitede bir psikiyatrist. Kendisini tanımıyorum, ama Bilgi ve Hikmet’teki yazılarını takip ediyorum. Bizim camianın nispeten entelektüel sayılabilecek akademisyenleri daha çok bu dergide görünüyorlar. Dergiyi Ali Bulaç’la Abdurrahman Arslan birlikte çıkarıyorlar. Doğrusu ses getiren de bir dergi. Yanılmıyorsam derginin sahibi de İz yayınları. Koleksiyonu raflardan indirip baksam sanki asıl sahibin rahmetli Ahmet Şişman olabileceğine dair içimde güçlü bir ses var.

Bekaroğlu beni aradığında açık söylemem gerekirse çömez bir akademisyen adayıyım. Van’a daha yeni atanmış, ama evi henüz taşımamışım. Konya’da Bin Konutların oradaki evimizde, oturmuş daha yeni yazmaya başladığım tezimle uğraşıyorum. Hocayı bir kaç kez görmüşlüğüm var, zihnimi yokluyorum, ama emin olamıyorum. Sanki ben onu Erzurum’dan tanıyorum, sanki bir yerde oturmuşuz o benim de olduğum bir muhitte bize Diyarbakır cezaevindeki tanıklıklarını anlatıyor. Hayal meyal aklımda, ama ne yer seçebiliyorum ne de bir başka bir şey. Aklımda bir de Ferman Ağabey var. Ferman Karaçam. İkisi de 12 Eylül sonrası her birinin bir başka cehennemi arattığı cezaevlerinden birinde psikiyatrist doktor olarak askerliğini yapıyor. Erman Ağabey de asteğmen olmalı.

Benim doktora çalışmamdan haberi olmuş. Tezimdeki ilk bulgular etrafında benden bir tebliğ istiyor. Muhtemel katılımcıları sayıyor, ben havada kapıyorum. Müthiş bir şey, hayatında doğru dürüst bir akademik ortamda dinleyici olarak bile bulunmamış biri olarak benim davet edilmem inanılmaz bir şey. Ne evim var ne arabam. Olsa bunun kadar sevinir miydim, hayır. Tabii ki kabul ediyorum ve o saatten itibaren başlamak üzere ağırlığı tebliğe vermek üzere kendimi bir başka havaya bir başka dünyaya taşıyorum. Rezil olmak istemiyorum, bilinmek istiyorum, kendimi adamakıllı göstermek ve artık şu hayranlıkla takip ettiğim akademik muhitlere esaslı bir giriş yapmak istiyorum. Hayali bile cihan değer, ama bir heyecan bir heyecan. Etrafımda bana akıl verecek biri yok, nerden başlayacağım, nasıl başlayacağım, başıma bir dert almışım, haberim yok.

Konu bana yabancı değil. Zaten Türk Aydını üzerine çalışıyorum, oturup yoğunlaşsam zor bir şey değil, ama Bekaroğlu’nun bana saydığı isimleri duyunca müthiş geriliyorum. Bu sevincimi kursağımda bırakabilecek bir şey olabilir. Kimse benim kadar abartmayacak az çok tahmin ediyorum, ama ben heyecan yapmayım da kim yapsın?

Yaz tatilim zehir oldu, çocuklarla hiçbir yere gidemedik. Okumalar, okumalar… Önü ardı 8-10 sayfalık tebliğ için iğneyle kuyu kazmalar, başlayıp başlayıp yırttığım yazılar. Evlenirken düğün paralarıyla aldığım daktilo masamdan hiç kalkmıyor, yazıyor yazıyorum. Arada Selçuk’a araştırma görevlisi olarak atanmış Yasin Hoca’ya yazdıklarımı gösteriyorum, rahatlığı beni çıldırtıyor, ondan bayağı bir destek alıyorum. O gün de bugün de onun bilgiyle, akademiyle kurduğu ilişkideki doğallık bende hep bir hayranlıkla karşılık buluyor. Konya’dan bir de Mustafa Ağabey var Trabzon’a gidecek. O da bir tebliğ sunacak. Kendisi Sosyoloji’de, sanırım henüz doçentliğini almamış. Almamış diyorum çünkü onu doçent yapmamak için “dindar” ve muhafazakâr” din sosyologlarının ne tuhaf şeyler yaptıkları, sonradan bizim muhitte ilgili hemen herkesin öğrenip şaşkına döneceği, küçük dilini yutacağı bir hikâyeler zinciri. Biz onunla gideceğiz. Biletlerimiz de geldi, benim uçağa ikinci ya da bilemedin üçüncü binişim. İlk binişim Van’da göreve başlamak için gittiğimdeydi. İkincisi de dönüş olmalı, ardından Trabzon. Tebliğimi hazırladım, henüz hayatımda bilgisayar yok. O daktiloyla hazırladığım nüsha hâlâ çantamda öyle durur. Benim için çok değerli. Bir kaç kopya daha yaptırıyorum, fotokopilerini eğer başarılı olabilirsem oradakilerle paylaşacağımı düşünüyorum. Sempozyum katılımcılarının hepsi büyük. Gelecek dergisiyle Bilgi Evi Mehmet Bekaroğlu’nun koordinatörlüğünde müthiş bir davetli listesi oluşturmuşlar. Dahası bütün bu devasa etkinliği üniversitede yapmayı da başarmışlar. Nasıl izin almışlar, nasıl başarmışlar anlamış değilim. İslam ve üniversite? Hem Bekaroğlu’nu Gelecek’ten hatırlıyorum, az çok birkaç usturuplu radikal sayın deseniz akla ilk gelenlerden. O zamanlar radikal olmanın ucu açık bir sertlik olduğunu, sınırları muğlak bir genişlikte insana iyi gelen bir rahatlık verdiğini unutmak istemem. Böyle birine üniversite nasıl alan açıyor, şaşkınım. Hocanın ilişkilerine bağlıyorum, protokolünü bilmiyorum, ama seviniyorum. Sempozyumda yok yok. Aslında o gün o sempozyuma katılanları alfabe sırasına göre alıp bugün nerede ne yapıyorlar diye bir sorgulamak lazım. Hakikaten ilginç bir liste. Aralarında bir ben sırıtıyorum. Diğerleri zaten tanınıyor, hepsinin az çok bilinen bir kaç çalışması var. O zamanlar yere göğe koyamadıklarımızdan birkaç kişi daha olsa ekip tamamdı sanki. Mesela İsmet Özel de olsa ne güzel olurdu. Bana kalırsa Şerif Mardin’le Kemal Karpat hariç burada olması gereken kim vardıysa kesin hepsi vardı. Onlar da o günlerde Türkiye’de olsalar kesin davetliler arasında olurlardı. En başta benim İlahiyat’tan tez hocam var, İhsan Süreyya Sırma’ya her daim müteşekkirim. Akademik çalışmalar söz konusu olduğunda bana ilk rehberlik yapan odur ve adamakıllı ilgilerle yeni bir konuya ne zaman eğilsem, Erzurum İlahiyat’ta o en üst kattaki büyük odalardan birinde ihsan Hoca’nın masasının yanındaki dizili koltuklardan birinde bulurum kendimi. Mustafa Ağabeyden zaten bahsetmiştim, Ali Bulaç, Abdurrahman Aslan, Ali Yaşar Sarıbay, Nilüfer Göle, Ferhat Kentel, Ömer Çelik, Eyüp Köktaş… Bu isimleri tek tek hatırlamam mümkün değil. Elimde o günlerden kalan bir davetiye var, oradan bakıp yazıyorum. Süleyman Arslantaş, Kürşat Atalar, Hayri Kırbaşoğlu, Mümtaz’er Türköne, Rasim Özdenören, Mehmet Aydın. Oturup da bir sempozyuma katılanların isimlerini tek tek yazmak ne tuhaf, farkındayım. Aslında üşenmesem her birinin konuşmalarından da söz ederdim, tebliğ başlıklarını yazar oradan da kendime bir pay çıkarırdım, ama şimdi olmaz. Sonra Ahmet İnam var, Mehmet Bekaroğlu zaten ev sahibi, Mehmet Çelen var. İsimleri sıralayınca bu sempozyumdan sadece bir bildiri kitabının değil iyi bir romanın bile çıkacağını taahhüt ederim. Ne isimler vardı, Nur Vergin, Yaşar Nuri Öztürk, Taner Akçam, Davut Dursun, Salih Akdemir, Hikmet Özdemir ve tabii ki bir de ben.

Tebliğimi yazmışım, dönüp dönüp bir daha okuyorum, bazı yerler beni rahatsız ediyor, çıkarıyor yeniden yazıyorum; ama sonuçta içime sinen bir bildiri metni ortaya koymak için bir fırın ekmek yemem gerektiğini daha Konya’da, sempozyum için Trabzon’a hareket etmeden adamakıllı öğreniyorum. Bir şey söylemek dert ama bunu seçkin bir heyet karşısında dile getirmek ayrı bir dert. Sadece dinleyiciler mi, bir de oturumunuzdaki isimler var. Benim oturumu Rasim Ağabey yönetecek, o zamanlar benim için bir kaç kült yazardan biri. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler’i yol gösterici naif bir kitap. Ben ona teslimim. Yanı başımda Mehmet Aydın, sağımda Ahmet İnam, onun yanında Mehmet Bekaroğlu, bir de Mehmet Çelen var. Kallavi bir oturum olacağı belli. Bekaroğlu’nun zaten fanları var, onu seven cümle Karadenizliler orada, Samsun’dan bile gelenler var, Ahmet İnam’ı dinlemek için millet birbirini çiğniyor, Mehmet Aydın daha bakan filan olmamış ama ağır oturaklı bir felsefeci ve İlahiyatçıların hemen hepsinde onun gibi konuşabilme arzusu var, bir ukde. Millet biraz Mehmet Aydın, biraz Ahmet İnam biraz da Rasim Ağabey gibi olunca bir entelektüel olunacağının farkında. Kenarda ben varım bir de benimle aynı hizada Mehmet Çelen hocam.

İnsanın tebliğini delik deşik eden şey onun bildiklerinin çoğundan emin olmamasıdır. Biz 3. oturumda konuşacağız. Daha bizimkine çok var. Akşamları sahildeki üniversite misafirhanesinin odalarında bir muhabbet bir muhabbet. Arada dışarıda kocaman yuvarlak masalar etrafında herkesin söze karıştığı muhteşem muhabbetler. Yaşar Nuri Hoca daha yen yeni kendi dilini farklılaştırmaya başlamış, Mehmet Aydın hakem, Abdurrahman Arslan noter, Ahmet İnam tatlandırıcı, Ali Bulaç hatırlatıcı, Nilüfer Göle gözlemci, Ferhat Kentel vicdan, Nur Vergin protokol vaziyetlerindeler. Şimdi aradan 24 yıl geçmiş, sahne an be an gözümün önünde. Sırtımda bir mont var, orada bir yerde kaybediyorum, gömleğimle dönüyorum. 0turumları takip ediyorum. Her tebliğ benim kendi bildirime soğumama neden oluyor. Bilmediğim kavramlardan haberdar oluyorum, ama onları öğrenmem zor, sağdan soldan İslamcılardan katılımcılar var ve benim bu kendi hızını almış insanlar arasında söze dahil olmam için ya etkili bir hoca efendiden dua almam lazım ya da eczaneyi boşaltıp hap üstüne hap. Belki ancak o zaman şimdi gözümde pek fazla büyüttüğüm bir ortamda sahne alabilir, kendi şarkılarımı pervasız bir rahatlıkta okuyabilirdim.

Yeni yetme bir akademisyen adayı olarak duyduğu her bir şeyle kendi bildiklerinden şüpheye düşen biri durumundaydım. Konuşmaları dikkatle dinliyor, elimde sempozyum dosyasının arasında tuttuğum bildirime sık sık müdahalede bulunuyor, bazen seçtiğim kelimelerle, sunumda kullanmak üzere aldığım kavramlarla arama bir soğukluk giriyor, ne yapacağımı bilemez bir kargaşaya sürükleniyordum. Zaman hızla ilerliyor, benim oturum için dakika sayıyordum.

Şimdi aradan bilmem kaç yıl geçmiş, ama Rasim Ağabeyin beni anons edip diğer konuşmacılarla birlikte kürsüye çağırdığı o anı hâlâ aynı heyecanla hatırlıyorum. O merdivenleri nasıl çıkmıştım, yeni şişmanlamaya başladığım o günlerde ter kan içinde, yüzü gözü kızarmış bir panik içinde koltuğuma nasıl oturmuştum? Hiç mi hiç unutulacak gibi değildi. Moderatör herkesi sırayla takdim ediyor, konuşmacılar için allı pullu cümleler kuruyor, “Allah’ım bu adam beni nasıl takdim edecek?” diye yerin altına girmek için bir nefes topluyordum. Adam, şimdi bazı görgüsüz hatta edepsiz sunucular gibi “Buyrun, hazır buyurmuşken bir de kendinizi tanıtın.” diyenlerden değildi. Şimdilerde sunacağınız bildirinin başlığını okuyup doğru telaffuz etme nezaketini çok gören oturum başkanları bile var. Hiç unutmam, memleketin birinde “bilmem hangi dönemde din politikaları” diye sunacağım bildiriyi otururum başkanımız üzerine basa basa “dış politikaları” diye takdim etmişti. Ben şimdi daha sabırlıydım.

Konuşma sırası bana gelmişti. Hemen yanı başımda bizim cenah içinde olduğundan hiçbir şüphem olmayan Mehmet Aydın tebliğini yeni bitirmişti. İnsan nitelikli bir sunumdan sonra acaba söze kendi ipini çekmek için mi dahil olur? Oturum düzenleyicileri beni ne diye o devlerin arasına sıkıştırmışlardı? Ama olsun, bildirimi sunmuş, bir güzel rahatlamıştım, artık keder diye bir şeyim yoktu. Salona adamakıllı bakabilir, gözlerimi en önde oturan Nilüfer Göle’den Ali Yaşar Sarıbay’a, oradan benimle gurur duyabileceğini hissettiğim İhsan Süreyya Hoca’ya, ondan da “Ya bu çocuk ne dedi, bir şey anlayan var mı?” diye tedirgin bakışlarla etrafındakileri tahrik eder gibi onu bunu tırmıklayan şu hiç sevmediğim adama dikebilirdim. Neyse ki çok rahatlamış, benim aylarımı alan bildiri nihayet kıymetli bir heyet ve coşkulu bir dinleyici grubu karşısında ete kemiğe bürünmüş, ben de böylece akademi dünyasına bir giriş yapmıştım.

Kulis aralarında birinin çıkıp size sunumunuzla ilgili bir şeyler sorması, arada birinin “güzeldi” demesi ne kadar hoşsa, sanki hiçbir şey olmamış gibi gelip yanınızda dikilip size bir kelam etmeyenler de o kadar berbat bir şeydir. İnsan o günlerde böyle teşvik kredilerine ihtiyaç duyar, zaman geçer bir de bazıları gibi “sempozyum kamberi” olursanız artık hiç oralı olmazsınız, kim kime dum duma. Tebliğinizi sunar çıkarsınız, zaten paralı bir başvurudur, makbuz kesilir, cetvellerde adınız yer alır.

Şükür benim durumum hiç öyle olmadı. Orada o topluluk karşısında sunduğum bildiri, benim ileride başka mecralarda katılacağım pek çok toplantı için oldukça hayırlı bir başlangıç oldu. O kadar güzeldi ki ben bugün bile hâlâ kürsüye çıktığımda o ilk günkü heyecanı yaşar, salona epeyce bir müddet göz gezdirmekten çekinirim. Sonrası kolay olur, millet sizi kucaklar.

Benim o günkü bildirim bir yana, ondan daha da önemlisi hiç kuşkusuz o gün orada konuşan katılımcıların bugün nerede, ne hâlde olduklarıdır. Kaçı yol değiştirmiş, kaçı adresini kaybetmiş, kaçı tanınmaz olmuş, kaçı hapse düşmüş, kaçı kaçırmış, kaçı yakalamış? Hem yol dediğimiz neydi; kimin yolu mutlaktı, kiminkisi sahici, kiminkisi sahteydi? Belki de “Bilim ne diye var?” ya da “Nedir, ne değildir?” sorularına hemen şuracıkta verilebilecek en güzel cevap, o gün orada yaklaşık otuz kişiden müteşekkil sempozyum heyetinin yaklaşık 24 yıl sonra afiyette olup olmadıklarındadır. Ben bunu düşündüm bunu merak ettim.