İnsan ve Kültür

İnsan ve Kültür

Kadim zamanlarda bitkilerin bir rüya âlemindeymiş gibi binbir renkleriyle boy attıkları, hayvanların hayâletler misali gezindikleri vahşi tabiatta, takdir i ilâhi, bir gün düşünen bir mahlûk peyda oldu. Kâinatın yegâne bilinçli varlığı olan insan, başlangıçta hayatın acemisiydi, çetin varoluş mücadelesi vermek zorundaydı, zayıf bünyesi zorlu tabiat şartlarına dayanmakta tecrübesizdi. Ne var ki âdemoğlu ilk hayat tecrübelerinden sonra kendi gücünü keşfetti ve tabiata hâkim olmaya başladı. Evet, tabiata hâkim olmaya başladı; çünkü tabiatın dili olan kanunları anlayan yegâne varlıktı insan.

Böylece kısa zamanda insan, diğer varlıklardan üstünlüğünün de farkına vardı. Kafasında düşünce şimşekleri taşıyan bu bilinçli varlık, bu korkunç dünyayı, vahşi tabiatı sorgulamaya ve kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirmeye başladı. Böylece insan kendi güç ve hâkimiyet alanını menfaatleri doğrultusunda olabildiğince genişletti. Bilinç özgürlük demektir; insan hürriyet bilincine sahip varlıktır. Diğer varlıklarda bilinç olmadığı için felsefi anlamda bir hürriyet söz konusu değildir.
İnsanı hayvanlardan ve diğer varlıklardan ayıran önemli bir fark daha vardı. Diğer varlıklar arasında sadece insan iyi ve kötüyü ayırt edecek bir melekeye sahipti. Hatta insan sadece bunu ayırt etmekle kalmıyor, bilakis “iyi” ve “kötü”yü (hayır ve şerri) sorguluyor, bu meyanda hayatı hakikat, yalan ve yanılgı perspektifinden değerlendiriyordu. Hiç şüphesiz tabiat başlangıçtan beri iyi ve kötünün savaş alanıydı; ancak bunu algılayacak ilk varlık âdemoğlu olmuştur. Diğer mahluklar bu bilinçten yoksundu. İnsan tabiattaki bu mücadeleyi müşahede etmekle kalmıyor, bilakis bu kavgayı kendi iç dünyasına aktarıyordu. Dolayısıyla iyi ve kötünün asıl mücadele alanı insan ruhu haline gelmiş oluyor. İnsan zihnin bütün ürünleri iyi ve kötünün ruhta yarattığı krizlerin eseridir. İnsan ruhundaki bu çatışmalar muttasıl yeni krizlere sebep olur; lâkin yine de hayat ruhundaki bu tezatların ahenginden doğar.

Evet, bu krizler insanın sendelemesine, düşmesine yahut karanlıklara savrulması sebep olmuştur. Malum, insan cennetten kovulmuştu ama yediği yasak meyve, ısırdığı elma yani bilgi böylece onun en güçlü silahı haline gelmişti. Bu silah marifetiyle insan tabiatı tanımak, diğer varlıklar arasında kendine üstün bir yer edinmekle kalmıyordu. Aksine bilgi sayesinde kendi zaaflarını da fark ediyor ve zaman içerisinde bu zaaflarını giderme, zayıf olduğu noktalarda güçlü hale gelmek için yeni stratejiler belirliyordu. İnsan bilgiye ve güce doymuyor; bilgi ve gücü elde ettikçe daha ileri atılmak istiyor. Promete gibi Tanrıların sırrına ulaşmak istiyor.

Bilgi insanı ilahlaştırıyor. Bilgi sayesinde insan ulûhiyetin farkına varıyor; ruhen Tanrı menşe’li olduğunu keşfediyor. Kısaca söylemek gerekirse insan sadece dünyanın ve tabiatın sırlarını keşfetmekle kalmıyor, bilakis kendi yaratılış tarihinin sırlarını da elde etmeye başlıyor.

Yaratılış tarihi gerçek bir dünya tarihidir ama aynı zamanda bir kültür tarihidir. Dolayısıyla insanın inkişaf tarihidir. Başka bir ifadeyle insanın gelişme tarihi bizatihi kendine dönüş tarihidir. İnsan ancak bu süreçte nasıl insan olduğunu, nasıl insanlaştığını daha iyi anlama imkânına sahiptir.

İnsanlık tarihi, insanın kendini keşfiyle başlar. Düşünce tarihi de, kültür tarihi de insanın bizatihi kendini tanıma tarihidir. İnsan ancak kendi zihin gücünü, aklını keşfettikten sonradır ki gerçek anlamda insan olmuştur. Aklını kullanmaya başlayan insan tabiatı da kullanmaya, tabiatı ve dünyayı anlamaya başlar; dünya ile birleşir, dünya barışının nasıl mümkün olacağına dair düşünceler geliştirir.
Görüldüğü üzere kendini keşfeden insan, kendine bir ufuk edinmeye, hatta kendi ufkunu belirlemeye ihtiyaç duyar. İnsanı belirleyen ufkudur; ancak bu ufku kendine açan da insandır. Ne var ki insan bazen kendi ufkunun ötesine geçmek ister, sınırlarını ihlal eder. Tanrılar gibi olmak, Tanrının gücüne ulaşmak için yasak elmayı dişleyen insan, elde ettiği bilgiyle bunun mümkün olmadığını anlar ve kendi sınırlarına geri döner.

İnsanı belirleyen de, insan yapan da kendi ufkudur; kendi ufku insanın zihin gücüdür, kendi sınırlarıdır. Kendi ufkunu keşfetmeden insanın tabiatı keşfetmesi, biyolojik varlığının ötesine geçmesi kabil değildir. İnsan dünyada kendi ufku, dünya tasavvuru kadar yer işgal eder. Bununla birlikte hayatın tahditlerine ve tehditlerine başkaldırmayan insan varoluş ufkunu genişletemez. Kültür dediğimiz hadise, insanın sınırlarını keşfiyle birlikte varoluşun önündeki engellerin aşılması yönündeki gayretten ibarettir.

Dolayısıyla âdemoğlu kendi ufkunu tayin ettiği için ufkundan sorumludur. Tabiat karşısında bütün varlığıyla hürriyetini müdafaa eden insan, hürriyeti soluma hakkına sahiptir. Hürriyetinden ve kendi varlığından mesul olan insan, tabiattan da sorumludur; tabiatı keyfe mâ yeşâ tasarruf hakkına sahip değildir.
Bu yüzden Kiegegaard, “Meleklerin hürriyetleri olmadığı için günahları da yoktur. Günahları olmadığı için tarihleri de yoktur. Çünkü günahsızın tarihi de olmaz.” diyor.
Umulur ki âdemoğlu hürriyetin, günahın farkında ve mesuliyetini müdrik olsun.