İstanbul’da Bir Bosnalı’nın Serancamı

İstanbul’da Bir Bosnalı’nın Serancamı

İstanbul’a geleli iki gün olmuştu lakin bir türlü şehre giremedim. Zaptiyeler hüviyetimi görmediklerinden epey sorgu sual ettiler. Her ne kadar aslen Bosnalı olduğumu, hüviyetimi orada unuttuğumu söylesem de ikna olmadılar. Zaptiyelerin biri gelip biri gidiyordu. Sabitkadem bir ben vardım bir de Dersaadet…  Osman oğlu Ahmet Çavuş isimli bir zaptiye ile zannediyorum iki seferden fazla karşılaştım. Sinirlenince iki kaşının arasında beliren damarı epey ürkütücü olsa da eniştem Galip Bey’i bir iki tariften sonra hatırlaması işimi oldukça kolaylaştırmıştı.  Haber saldılar ustam gelip beni bu sorgudan kopardı. Artık ne Dersaadet sabitti ne de ben. İstanbul olsa olsa yemişli, baklalı, meyveli bir aşure kazanı ben de onun tahta kepçesi olacaktım. Zapturapt biter bitmez kafamı kaldırıp İstanbul’a bakabildim. Gözüme ilk ilişen gelinlik giymiş bir kız oldu. Bir tepeye çıkmış oturmuş, sanki yüzlerce yıldır oradaymış gibi bir ev sahibi edasıyla boğazı seyre dalmıştı. Öyle bir duruşu ve süzülüşü vardı ki sanki İstanbul’da kime sorsam onun kim olduğunu, nerden geldiğini, niye bir yere gitmediğini bana dökülür diye tahmin ediyordum. Adını sordum? “Galata” dediler. İkinci kez çarpıldım. Ben bu gelini tanıyordum. Beni bir at arabasının arkasına bağlamışlar da çekiyorlarmışcasına yerimden fırladım. Galata’ya koşup ustamın meraklı ve tedirgin bakışlarına maruz kaldım. “Mecnun oldu herhalde bu oğlan” diye düşünmüş olsa gerek. Ustam haksız da sayılmazdı. Sirkeci’de onun elini öper öpmez çarıklarımı elime alıp yalın ayak başıkabak Galata’ya koşar adımlarla gittim. Sandım ki ustam da peşim sıra “bu adama ne haller olmuş, nerelere gidiyor” der ve merak eder gelir. Kayıkçıların oraya geldiğimde ancak fark ettim ki ustam “Allah’ın mecnunu! Kim bilir nereye gitti” deyip söylene söylene ve gerisin geriye evine gitmiş.

Bir Bosnalı olarak 15. Yüzyılda cihana gelememiş olmanın bahtsızlığını ve mağduriyetini ancak ve ancak Fatih Sultan Mehmed Han’ı bir ulu hakan olarak bilmek ve her devirde ona itaat etmek borcunu ödemekle telafi edebilirdim,  öyle de yaptım. O halde Fatih’in   “Bağlamaz firdevse gönlünü Galata’yı gören / Kâfir olur ey Müselmânlar o tersâyı gören” beytini duyup da Galata’yı merak etmemek en basit ifadesiyle ahmaklık olurdu.

Galata’dan ayrıldıktan sonra tekrar suyun karşısına geçip Fatih Camii’ne vardım. Önce bir Müslüman, sonra İstanbul’a ayak basmış bir Bosnalı olarak görevimi yerine getirdim. Mübarek türbesinde “Fatiha!” (Ey Fatih!) diye seslendim önce, Fatiha suresini içimden yüksek, çok yüksek bir sesle, göklere duyururcasına aşkla okudum. Sonra bir duvar dibine geçip senelerdir yanımdan ayırmadığım, duyduğum ne kadar güzel söz varsa kaydettiğim defterimi çıkarıp, Avnî Divanı’ndan duyup yazdıklarımı buldum. O berceste mısraları hünkârın huzurunda ancak benim gibi bir duvar dibine sinmiş lakin nöbet yerini hiç terk etmemiş karıncaların işiteceği bir ses tonuyla okudum. “Temennim odur ki; ziyaretimden memnun kalmışsınızdır sultanım” diyerek geri geri türbeden çıktım.

Ustama ayıp mı etmiştim? Sirkeci’de öylece bırakıp divane gibi koşuşturmuştum. Sahi, size onu tanıtmayı unuttum. Eniştem, hocam, ustam ve bu hayatta en değer verdiğim insan: Mustafa Galip Efendi… Aslen Leskofçalıdır. Ben onu tanıdığım günden beri devlet memuru. Neredeyse memleketin her karışını gezdi şu kısacık ömründe. Karahisarsâhib (Afyon), Bosna, Kırım, Van, İstanbul, Üsküp, Trablusgarp, Tuna, Halep ve en son Girit… Bana hep “Mapuslukta namın yattığın gün kadar, memurlukta namın gezdiğin gün kadar yayılır Mehmed’im” derdi. Hakkı vardı Leskofçalı Galip’in. Bunca görevden sonra genç yaşına rağmen hatrısayılır bir şöhrete sahip olmuştu Bâbıâli’de. Benim yalnız Tasvir-i Efkâr’da gördüğüm isimlerle ustam, canlı kanlı oturup sohbetler ediyor hatta onlara nasihat ediyordu. Artık herhangi bir devlet görevinde çalışmıyordu ve İstanbul’daydı. Bu benim için büyük fırsat. Ondan hayatımın sonuna kadar faydalanmak istiyordum. Ondan ve İstanbul’dan…

Darulfünundan Süleymaniye’ye çıkan yokuşlardan birinde oturuyordu ustam. Üç katlı ahşap bir konak… Arka tarafında da güzel bir avlusu vardı. İstanbul’un altını üstüne getirmek hayalimden hemen vazgeçtim. Fatih Camii’nden çıkıp yola koyuldum. Yolda gördüğüm her büyük yapıya en az on dakika baktım diye hatırlıyorum. Konağın önüne geldiğimde Süleymaniye müezzininin akşam ezanını işittim. Konağın kapısını çalmadan merdivenlerine oturup ezanı dinledim. Ezanın sonlarına doğru sol omuzumda bir el hissetim.

-Segâh makâmı… Pek seversin…

Tuttum, elini öptüm, boynuna sarıldım ve Sirkeci’deki meczupluğum için özür diledim. Tam sağlam bir azar işiteceğime inanmışken arkadan ablam ve yeğenlerim gözüktü. Hepsi beni çok özlemiş, ben de hepsini çok özlemişim. Avluya geniş mi geniş bir sofra hazırlanıyordu. İki tabak fazla saydım. Tabakları parmakla saydığımı görünce “Misafirlerimiz var Mehmed’im” diye uyarıldım. Az sonra da kapı vuruldu. Kim bilir hangi memur geldi de eniştemle sıkıcı bir muhabbete tutuşacaklar? diye düşünürken içeri Namık Kemal ve Ziya Bey geldiler. Onlar eniştemle kucaklaşırken ben neredeyse avlunun ortasına kendimi süzme peynir gibi bırakacaktım.  Zannediyorum ufaktan bir titreme de gelmişti. Halimi ilk fark eden Ziya Bey oldu:

-Hasta değilsin inşallah evladım?

Ablam sultanlara layık bir sofra hazırlamıştı. Ben heyecanımdan olsa gerek üç sokum ekmekten ziyadesini yiyemedim lakin hem eniştem hem de misafirleri neredeyse sofra bezine kadar yediler. Eniştemin çayını yudumlarken bile tabağımın ucunda kalan kürdana değmeyecek tavuk parçasına nazar ettiğini gördüm. Bense dilimi yutmuşçasına onları dinliyordum. Namık Kemal pek tedirgin ve mahzun söze başladı:

-Biz konuştukça onlar duymuyorlar. Onlar duymadıkça biz sesimizi daha da yükseltiyoruz lakin bu sefer de başımıza okkalı bir değnek indiriyorlar. Biz vatan dedikçe onlar devlet dediler hep. Nereye kadar bu kısır döngü? Sözlerine bakınca hepimiz aynı taraftayız diyorum, yaptıklarını görünce de aynı tarafta olmamak için dua ediyorum.

Ziya Bey ise daha sakin ama daha karmaşık sözlerle devam etti:

-Sözde herkes destek ama aynı zamanda herkes köstek. Devlet içinde hangi memur ile görüşsek hepsi arkanızdayım diyor. Öyle bir haldeyiz ki herkes bizim arkamıza geçmiş bizi uçurum kenarına doğru sürüyor. Bize son bir çare bıraktılar Mustafa Galip…

-Gideceksiniz demek… Ne gidin diyebilirim size ne de kalmanız için sebep gösterebilirim. Bu konuda benim aklım bana yâr değil. Doğrudur, bir tatsızlık vardır şu cihanda lakin bunun sebebi nedir bilemem. Ne demişti Pertev: “Cân u cânân arasında vardı bir cân sohbeti / Cân o cân cânân o cânân sohbet ol sohbet değil” Yaşlanmaya başlıyoruz nedir? Hiçbir şey eski tadını vermiyor. Ben de gitmeyi çoğu kez kafama koydum lakin şunu söyleyebilirim ki; gideceğiniz yer ne burası kadar güzel olacaktır ne de burası kadar merhametli. Bu memleketten gayrısında biz ne rahmet buluruz ne rahat…

Ziya Bey hak verir gibi oldu lakin Namık Kemal epey ümitvar bir şevkle anlatmaya devam etti:

-Leskofçalı, sen de biliyorsun ki Paris farklı. Üstelik maddi sıkıntı da çekmeyeceğiz. Mustafa Fazıl Paşa ile daha dün konuştuk. Bize orada sahip çıkacak, her türlü masrafımızı karşılayacak. Üstelik Fransız hükümeti ile de konuşmuş. Bize orada dergi çıkarttıracaklar biliyor musun? Mürekkepten kâğıda kadar bütün sermayeyi karşılamayı kabul etmişler. Burada Tasvir-i Efkâr’ın durumu ortada. Ensemizdeler. Gazeteyi kapatmak üzereler. Bize başka bir yol bırakmıyorlar.

-Yahu Namık, güvendiğin adama bak! Mustafa Fazıl dediğin adam ne şiirden anlar ne gazeteden ne sohbetten. Yalnız ve yalnız parayla iştigal olan makam mevki için bir gün öyle bir gün böyle konuşan nâdân bir adam. Ne demiştik: “Ehl-i dil sohbet-i nâ-cins ile şâdân olmaz / Bezm-i cehhâl gibi ârife zindân olmaz” Üstelik bu gazeli bitirdiğimde sen Halet Bey’i de alıp beni kutlamaya geldinizdi de gazeli zorla benden alıp Resimli Gazete’de neşrettirmiştiniz. Bu cihanda tanıdığım en zeki insanlardan birisin. Nasıl olur da nâdân adam Mustafa Fazıl’a güvenip bu memleketten hicret edersin? Ne güzel söylüyorsun Fransız Hükümeti her şeyimizi karşılayacak diye. Neden yapıyorlar bu iyiliği? Bunca memleket gezdim, görev yaptım. Az çok bildiğim bir şey varsa bu gâvur menfaati olmayan hiçbir şeye yardım eli uzatmaz. Bunların menfaati de ne Dar’ul İslâm’a ne de bir insan evladına hayır getirir!

Artık eminim, Ziya Bey enişteme hak vermiş gibiydi lakin kararından da dönecek gibi gözükmüyordu:

-Hakkın var. Ben de o Kahire nâdânına güvenmiyorum. Lakin çok yorulduk Galip. Kendimi bildim bileli devletime hizmet için çırpınıyorum. Sultan Abdülaziz’e bugüne kadar ne hakaret ne muhalefet ettim. Peki, ne oldu? Yine o pek kıymetli -alaylı bir şekilde- sadrazamının arkasında olduğunu duyurmuş. Durduğuma göre o da sultanın aklına girmiş beni Kıbrıs’a göndereceklermiş.

-Ne diyeyim biraderim… Hakkınızda hayırlı olsun. Rabbimden niyazım odur ki inşallah pişman olmazsınız.

Paris konuşmasından sonra kimse bir daha söz açmadı. Sükûnet tüm avluya çökmüş kimseye bir tek söz ettirmiyordu. Yalnız bir ara Namık Kemal bir şeyler söyleyecekmiş gibi oldu lakin tüm düşündüklerini ve söylemek istediklerini dilinin ucuna getirdikten sonra yutkunup boğazından gerisin geriye yollaması çok gecikmedi. Ziya Bey, çay bardağını eniştemle arasında duran mermer sehpanın üzerine bıraktı. Geldiğinden beri hiç elinden bırakmamış olmasından anladım ki bu hareketi sohbetin ve misafirliğin bittiği anlamına geliyordu. Eniştem ayağa kalktı ve ikisini de sırayla kucakladı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken Ziya Bey bana döndü:

-Tanıştığıma memnun oldum delikanlı.

-Teşekkür ederim efendim.

Kapıları ardın sıra kapattık sonra eniştem, yüzüne daha önce hiç görmediğim bir ifade yerleştirdi. Pek mahzun ve çaresiz görünüyordu. Sadece:

-Yazık… dedi.

Ve o günden sonra bu olayla ilgili ondan hiçbir şey duymadım.

Yatsı vakti yaklaşmıştı. Eniştemi namazı Beyazıd Camii’nde kılıp sonrasında meydanda çubuk içmeye ikna ettim. Eniştem çubuk içerken pek keyifli olur şiirler söylerdi. Büyük bir çınarın altına oturduk. Eniştem orada büyük bir ihtimamla karşılandı. Keyfi yerindeydi belli ki. Çubuktan bir nefes aldı ve öyle üfledi ki Beyazıd Meydanı’nda hiç bu kadar büyük bir buluta şahitlik etmediklerini söylerdi görenler.

-Hitâb-ı aşkı kim anlar, kiminle söyleşelim / Cevâb-ı aşkı kim anlar, kiminle söyleşelim

-Firâk-ı yâr ile Galib misâl-i mecnûnum / Ukab-ı aşkı kim anlar, kiminle söyleşelim

Şiirini ezberden tamamlamam eniştemin çok hoşuna gitmişti.

-Özlemişim yahu Mehmed’im… Niçin bu kadar erken gidiyorsun?

-Anadolu’nun ilk demiryolu iki gün sonra açılıyor enişte. Aydın-İzmir arası birkaç saate düşecekmiş diyorlar. O açılış için geldim zaten. Sultan Abdülaziz’in açılışa bizzat geleceği konuşuluyor. Yarın sabah erkenden yola çıkacağım. Bu resmen bir tarih! Gitmeliyim muhakkak…

-Ah be oğlum, gören de seni yedi göbek İzmirli zanneder. Taa Bosna’dan kalkıp niçin gelmişsin… Lakin hakkın var. Çok mühim bir iş. Kısa zamanda Anadolu’nun her yanına yayılır diye tahmin ediyorum. Hatta mümkün olsa da buradan Hicaz’a bir demiryolu döşeseler. Güzel olmaz mı?

-Belki olur enişte. Belki de bu bir başlangıçtır. Her gün yeni tertiplerin jurnali geliyor Bosna’ya. Sultan Abdülaziz demir yollarına büyük ehemmiyet veriyordu… Belki de birkaç sene sonra buradan hicaza da trenle gideriz kim bilir…

Ertesi sabah İzmir’e yola çıktım. Eniştemi en son o sabah gördüm. Açılışa iştirak ettikten hemen sonra Bosna’ya döndüm. Bosna’ya dönüşümden bir sene sonra eniştemin vefat haberi geldi. Hepimiz çok şaşırdık. Tam otuz dokuz yaşındaydı henüz. Lakin anlaşılan o ki bunca seyahat, görev ve mücadele bu kısa ömrüne ağır gelmişti. İstanbul’a son kez eniştemin cenazesinde geldim. Hîn-i seferinde dostları onu yalnız bırakmıştı. Hem Namık Kemal’i hem Ziya Paşa’yı o günden sonra hiç göremedim zaten. Lakin Bosna’ya döndüğümde haberlerini hep aldım.

Ziya Paşa ve Namık Kemal, Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğiyle Paris’e kaçtılar. Orada Fransız hükümetinin de desteğiyle rahat bir şekilde Sultan’a ve sadrazamlara muhalefet edebiliyorlardı. Sultan Abdülaziz’in Paris seyahatinde ikisini de İngiltere’ye kaçırdılar. Onlar Londra’da Hürriyet gazetesini çıkarırken Mustafa Fazıl Paşa, sultanın ayaklarına kapanıp af dilemiş ve memlekete dönmüştü. Maddi anlamda zor durumda kaldılar. Duyduk ki Ali Suavi’nin makalelerinden sonra Ziya Paşa Londra’da hapse düşmüş kefaletle serbest kalıp İsviçre’ye geçmiş. Daha sonra Sultan, ikisini de affetti. Yurda dönüp çeşitli vazifelerde bulundular. Lakin Genç Osmanlılar ile bağlarını kopardılar mı koparmadılar mı bilmiyorum.

Bugün ise yeni bir haber işittim. Bosna’da aldığım en kötü haber bu olmalı. Sultan Abdülaziz’i şehit etmişler. Kanı bozuklar Sultan’ımın kanını akıtmışlar. Allah’ım sen yardım et! Şimdi şehzade Murat tahta geçecek diyorlar. Ziya Paşa ve Namık Kemal ile dostluk kurduklarını duymuştum. Daha geri planda da olsa bir şehzade Abdülhamid var. Sultan Abdülaziz zamanında bile hakkında epey müspet şey okumuştum. Rabbim devletimize ve milletimize yardımcı olsun, hakkımızda hayırlısı neyse o olsun…                                                                                                                                             Bosnalı Mehmed, 1876/BOSNA