ITIKNÂME ÜZERİNE

ITIKNÂME ÜZERİNE

Şinâsî, Mustafa Reşid Paşa için yazdığı kasîdede, Paşa’yla birlikte Tanzîmât Fermânı’nı da tebcîl ediyordu:

“Ettin âzâd bizi olmuş iken zulme esîr,

            Cehlimiz sanki idi kendimize zencîr.

            Bir ıtıknâmedir insâna senin kaanûnun,

            Bildirir haddini Sultân’a senin kaanûnun.”

Bu bakış açısı, Şinâsî ile sınırlı değildir. O dönemin çok kalabalık fikir ve kalem erbâbı, Şâir Evlenmesi müellifi ile aynı düşüncededir.

Tanzîmât Fermânı, mürekkebi dışarıdan bir hazırlığın mahsûlüdür. Türk vatanını ve milletini kısa ve uzun vâdeli programlarla parçalayıp yutmanın, pek kaba hatlı bir reçetesidir. İşin içine hak, hürriyet, eşitlik, insanlık gibi lâyıkıyla doldurulmamış câzibesi bol mefhûmlar girince, tuzak ve desîse perdeleniyor.

Tanzîmât Fermânı veyâ Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu ile gûyâ Osmanlı Devleti, tebaası arasında âdil ve eşit davranma sözü veriyordu. Bunun, kâğıt üzerinde dahî doğruluğunu kabûllenmek, 1839’dan önceki târîhimizi yok saymaktır. Mete Hân’dan başlayarak, Dünyâ’ya hükmetmiş cümle hükümdârlarımız, idâresi altında bulundurdukları insanlara; adâletin, eşitliğin, insanlığın en yukarıda olanını göstermişler ve bu hasletleriyle âlemi kendilerine hayrân bırakmışlardır.

Tanzîmât Fermânı’nda verildiği söylenen haklar; Tuğrul Bey’in Bağdad surları dibinde, Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ın Antakya’yı fethinde, Fâtih Sultan Mehmed’in Ayasofya’ya girişinde ilân ettikleri haklar yanında ne kadar cılız kalıyor.

Şinâsî’nin dediği şekilde, bu kaanûn bir “ıtıknâme” falan değildir. Çünkü daha önceki Türk devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde de “ıtıknâme” bekleyen tebaa bulunmuyordu. Lâkin Osmanlı Devleti’nin eline ve ayağına zincir bağlamayı düşünen, bu maksatla da Tanzîmât Fermânı’nı hazırlatan sömürge tâciri devletler vardı. Kendinde “âzâd etme” fiili vehmettirilen koskoca Cihân Devleti, esîr edilme provasına tâbi tutuluyordu…