İvrindi

İvrindi

655

Benim ilk tayinim İvrindi’ye çıktı. İvrindi dediysem orası değil, büyükçe sayılabilecek bir kasabası. Büyükyenice’den söz ediyorum. Orada sanırım iki seneye yakın kaldım. İlk görev yerim, evliliğimin ilk yılları ve tabii ki Ebuzer’in çocukluğunun başladığı yer.

Büyükyenice benim için bütün insanlarıyla, kahveleriyle, şenlikli muhabbetleriyle bile kocaman bir yalnızlıktır. Başkası olsa orada daha derin bunalımlara savrulabilirdi, ama ben bunu fakülteyi yedi yılda bitirmenin dezavantajıyla ancak aşabilmiştim. Garip bir cümle oldu, anlatmadan olmayacak. Beş yıllık okulu öyle ya da böyle nedenlerle yedi yılda tamamlayınca benim gündelik hayata geçiş sürecim de oldukça kolay ve  yumuşak oldu. Arkadaşlarım okulu bitirip Erzurum’u terk ettiklerinde ben hiç de beklemediğim bir hızda şehrin sokaklarıyla, mahalleleriyle, sokak aralarıyla tanışmıştım. Arkadaşların varlığının kör ettiği bakışlarıma yeniden kavuşmuş, iğneyi iğne davulu davul olarak görmeye başlamıştım.

Herkesin hesaplaşması kendine. Ben epeyden beridir insanların kendi içinde çoğalttıkları sorulara verdikleri cevapları, insanların kendi kendilerini ikna etme kabiliyetlerini sorgulamaktan vaz geçtim. Soruların ne kadarlıksa cevapların da o kadarlıktır. Yetişme şartlarımız, gelişme süreçlerimiz bizi biçimlendirir. Onlarsız olmaz, hiç şakası yok, bir yerlerden alırlar bizi ve hiç ara vermeksizin başka yerlere taşırlar. Hiç haberimiz olmaz, değişir başka bir şey oluruz.

Başkalarını bilmem, ama ben bu değişimin niteliğini kavramak için meğer Büyükyenice’de olmalıymışım. Günler birbirini kovalayıp, elde avuçta her ne varsa onların çoğuyla iş görülemez olduğunu anladığımda artık küçük bir taşra kasabasındaydım. Dostlarımla arayı açmayı bile göze aldığım dertlerimin hiçbirinin burada ne bir alıcısı vardı ne şifası. Bu kasabada yaşayanların müşteri olduğu tek şey vardı: o da senin ne kadar yabancı ne kadar buralı olduğundu. Eğer yaşadığın yere intibak etmekte gecikmezsen birkaç hafta sonra sen de ilkokul müdürü gibi, ortaokul müdürü gibi ortama ayak uydurmakta zorlanmaz, yaşamanın organik tadını hissede hissede çıkarırdın. Yok değilsen yapacak bir şey yoktu. Senin gibilerin romanı çoktan yazılmış olurdu, sen buna muhataralı yalnızlık der, kabullenir geçerdin.

Erzurum’da oldukça basitleştirilmiş sorulara bir yer yoktu, uçuyorduk, yerlere göklere sığmıyorduk. Buna karşılık şimdi ayaklarımın kısmen de olsa yere değdiği bu kasabada ise kılı kırk yaran entelektüel tartışmalardan geçtim sözüm ona basit sayılabilecek tartışmaların bile esamesi okunmazdı.

Kasabada sene 1986’ydı ve iktidarda Turgut Özal vardı. Kenan Evren Cumhurbaşkanı’ydı, en az onlar kadar konuşulan bir de Semra Özal vardı. Geldiğim yılın güzünde ihtilal nedeniyle tasfiye edilmiş siyasi liderlerin yasakları kalkacak, 12 Eylül’de tarihe gömüldükleri düşünülen Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in asıl ikbal günleri başlayacaktı. Bu küçük kasabada eğer gündelik hayatın sınırları çizilecekse bu sınırları arada sırada geçip ilçeye kadar ulaşmayı başaran tek şey siyasetti. Kasabanın tepesindeki verici istasyonu çalıştığı sürece memlekette olup bitenlerden hepimiz haberdardık ve ne trafik kazaları ne de etrafımızda olan biten her hangi bir şey siyaset kadar kimsenin ilgisini çekmiyordu.

Farklılığımı dayandırdığım konuların hiçbirine bu memlekette yer yoktu. Tipik doktrin tartışmalarına kendimi kaptırmışlığım yoktu, ama olmadık sebeplerden arkadaşlarımla yollarımı ayırdığımı söylemesem bütün bu mecralarda yaşadıklarımı açıklamakta zorluk çekerdim. Üzerinde yoğunlaştığımız mevzular görece azınlık sayılabilecek bir grup insanın arasında gidip gelen ve dolaşıma giren konulardı. Zaman gazetesi henüz el değiştirmemiş, saygın bir entelektüel gazete havasında dünün Yeni Devir’ini canlandırmaya çalışan özgün bir mevkute havasındaydı. Girişim hastalıklı İran sevdasına eleştirel müdahalelerde bulunurken yine de İrancı sayılmaktan bir türlü kurtulamamakta, İslam dergisi tekkeye sıkışmış tasavvufi bir yönelimi daha geniş dünyalara ulaştırma konusunda ciddi bir gayret içinde kendini parçalamaktaydı. Hatırladığım kadarıyla o günlerde kasaba şartlarında takip ettiğim dergiler arasında İslam, Yeni Devir, Mavera, Aylık Dergi ve bir de Altınoluk vardı. Bunların dışında yeterli ölçüde izleyici sayısına sahip olmayan ancak çıkış ve söylemleriyle radikal sayılabilecek bir sürü de marjinal dergiden söz etmem gerekirdi. Gözüm hiç tutmasa da İstiklal, İnsan ve Yörünge gibi dergiler de mevcut dinî söylem atakları arasında kendilerine müstakil birer yer açma derdindeydiler.

Hepsinden haberdardım, unuttuklarım mutlaka vardır, ama kendi kişisel okumalarım bir tarafa, memleketin dinî münderecatını taşıma iddiasında olan bu dergilere sınırlı bütçeme rağmen abone olmakta hiçbir çekingenlik göstermemiş, olası kafa karıştırıcılıklarını dert etmeden bunlardan uzak kalmamam gerektiğine kendimi kesinlikle ikna etmiştim. Edebiyat dergileriyle olan bağım daha eski zamanlara kadar giderdi. Gösteri, Varlık, Sanat Olayı, şimdi hatırladım Yazko edebiyat ve tabi ki Edebiyat ve Mavera, hatta Aylık Dergi ve Türk Edebiyatı o dönemde bir kasaba ortamında takip edildiğinde insanı nereden nereye savuracağı kestirilemeyen birer askerî mühimmat gibiydiler. Başka nerede ne oluyor sorusuna bir cevap bulmak için de nevi şahsına münhasır  İktibas dergisini takip etmek gerekirdi.

Dergiler de gazeteler de İvrindi’de Sarı Dayı diye bilinen Bakkal İbrahim Amcanın oraya gelir, oradan da bizim kasabanın otobüs şoförü İsmail abi vasıtasıyla bana ulaştırılırdı. Benim her akşam günün gazetelerini almak için evden otobüsün geleceği saati kollayarak caminin oraya gidişlerim hep aklımdadır. Kasabanın o günlerde tek olan camii merkezî bir yerdeydi ve onun etrafını küçük köy evreninde bilinmedik ilişki ağlarıyla şekillenen tercihlerin yuvalandığı kahveler sarmıştı. Ben hepsine de takılırdım. Caminin yanındaki kahvelerde oyun yoktu, sadece çay, sadece kahve vardı. Kasabaya gelen gidenler ilk buradan tarassut altına alınırdı. İlk zamanlar bu kahveleri gümrük kapıları gibi görürdüm, sonra alıştım, insanların gelene gidene meraklı bakışlarını sever olmuş, o bakışlardan zamanla ben de herkes kadar hoşlanır olmaya başlamıştım.

Bütün bu okumaların, içinde yaşamaya ve bir grup öğrenciye öğretmenlik yapmaya memur olduğum bir kasabada gerçekte neye yarayacağı konusunda kendi kendime çok sorular sordum. Benim için gecikmiş sayılabilecek soruların çoğunun geçmişte Kemalistler tarafından da sol ve sağ siyasetçiler tarafından da sorulduğunu yıllar sonra ancak öğrenebildim. Olsun ben kendi sorularımı sormuş, kendi cevaplarımla tatmin olmuştum.

Kasaba muhafazakâr sayılırdı. Camiye herkes yakındı, cumada yer bulmak zordu. Haklarında şimdiye kadar yeterli malumat sahibi olmadığım Süleymancıların burada bir hayli güçlü oldukları daha ilk geldiğim gün kulağıma fısıldanmıştı. Onlara karşı bir önyargım var mıydı, evet. Bir çekincem var mıydı, hayır. Belli bir muhitten geliyordum ve belli bir müfredatta yetiştirilmiş olmam pek tabii doğaldı. Kasabada eski Adalet Partililer, yeni Anavatancılar ve bunların arasından sıyrılmaya çalışan bir kaç Selametçi aile vardı.

Benim öğrencilik yıllarında kendimi aralarında bulmakta hiç mi hiç zorlanmadığım Milli Görüş’ün buradaki temsilcileriyle aramızda ciddi bir algılama sorunu vardı. Buna karşılık kasaba muhteviyatı içinde bütün siyasi dillerin kendine özgü bir muhtariyeti, bununla birlikte şaşırtıcı bir şekilde iç içe geçmişliği ve karmaşıklığı söz konusuydu.

İvrindi bile bizim için Paris gibi bir şeydi. Eğer İvrindi’ye tayinimi yaptırmayı başarırsam orda daha rahat edeceğimi, en azından düşüncelerime yakın insanlarla gün geçirme lüksüm olabileceğini hayal ediyordum. Sağ olsunlar Balıkesir’den Hasan Başlılar, Cemal Şakarlar, rahmetli Muhsin Bostanlar bizi yalnız bırakmıyorlar, cümbür cemaat gelip fakirhanemizi şenlendiriyorlardı. Yine de burada zor giden şeyler vardı, benim asfaltlı, kaldırımlı, sokak lambaları ve kapı zilleri olan bir yerlere gitmem lazımdı. Burada çat kapı ilgilerle ilerleyen müphem bir hısımlık beni boğmaya başlamıştı.

İvrindi bambaşka bir yerdi. Bir kere profesyonel anlamda, açık konuşmak gerekirse kendimi pek fazla yabancılamayacağım bir mekândı ve en başta İmam Hatip öğretmenleri insanın hâlinden anlar bir birikime ve sıcaklığa sahiptiler. Sinan Hoca okulda herkesin abisi havasındaydı. Öğretmenlerin tamamı fakirdi, birinin evine yeni bir şey girse herkesin evinde konuşulacak kadar ilginç sayılırdı. Küçük bir ilçede mahremiyet koşulsuz orta yerde bir yerde herkesin nazarına açık bir durumdaydı. Dikkat gerekliydi, dikkatsizlik kabul edilemezdi.

Burada herkes yolunu seçmişti. Şehrin eşrafı Anavatan Partisi’yle Adalet Partisi arasında gidiş gelişler yapıyordu ve bunu da ancak kasaba oportünizmiyle açıklamak gerekirdi. Saygınlar vardı mesela, ben mutfak malzemelerini hep onlardan alırdım. İlçenin hem sayılı zenginleri arasındaydılar hem de az çok görüşlerine itibar edilebilecek bir saygınlık makamında yer tutuyorlardı. Uşşaki tarikatının ya temsilcileri ya da önde gelen muhipleriydiler. Yeterince hatırlayamadığım bir bağla bir taraflarını tasavvufi bir mecraya dahil etmeyi başarmışlardı.  Saygın ailesinin hemen her partide etkili durumda evlatları vardı. Ben onları kabaca Milli Görüşçü bilirdim ama kasabanın hafızasını kimseye kaptırmamakta ısrarlı ülkücü arkadaşım Ömer Sağdıç’a kalırsa hiçbir şey bildiğim gibi değildi. Saftım, belleğim tarumardı. Oysa herkesin şeceresi onun elindeydi ve şayet kendisine kulak versem memlekette kendinden başka yüzüne bakacak adam bulmak zordu. Allah selametlik versin o da oduncu arkadaşı öğretmen Selahattin Akgedik de hoş insanlardı. Bizim nerde durduğumuzu tahmin ediyor, kendi durdukları yerden milim sapmıyorlardı. Ömerler aile olarak sobacıydılar ve milletin sobası da borusu da onlardan sorulurdu. Ben onu severdim, onunla muhabbet ettiğimde korkularım artar, olmayan şekerime bir şeyler olurdu ama yine de bütün bunlardan haberdar olmak insanı hesapsız kazalardan  koruma konusunda emsalsiz avantajlar sunardı.

İlçede belli aile grupları nüfuz sahibiydiler ancak etnik ayrışma daha çok belirleyiciydi. Göçmenlerin ağırlığı oluşturduğu İvrindi’de şehir resmen Pomaklar ve Manavlar diye ikiye ayrılıyordu. Bunlardan geriye kalanlarını da köylerden gelenler ve bizim gibi memurlar oluşturuyordu.

Aşina olduğum söylemlerin taşıyıcıları arasında esaslı bir gerilim vardı. Sarı Dayı rahmetli Erbakan’ın iltifatına mazhar olmuş biri olarak her zaman söz sahibiydi, ama diğer benzerleri onu aralarına katmaktan imtina ediyorlardı. Kitapçılık yapan Hüseyin Amca Milli Görüş formasyonunu Almanya’da kazanmış, gelmiş burada bir dükkân açmıştı. Züccaciyeci Hüseyin Güllühan şehirli adabından çokça nasiplenmiş o da burada rahmetli Erbakan’ın yeniden toparlamaya çalıştığı partisi için kendisini seferber etmeye başlamıştı. Sarı Dayının birbiriyle konuşmayan iki damadı da resmen partizandılar. Milli Gazete’yi Sarı Dayı satar, dükkânında başka sattığı hiçbir şeye bu gazete kadar değer vermezdi. Zaten dükkânında günlük gelen gazeteden başka taze bir şey de yoktu. Rahmetli damadı Hüseyin Hoca’yla konuşmak zordu, Allah rahmet eylesin, inanılması güç bir duyarlılıkla kendini Erbakan Hoca’ya vakfetmişti. Öteki damat Hayrullah çaycıydı, ufak ve şirin bir çay ocağı vardı. Onun esnaflara hizmet eden ekmek teknesinde  akşamları okuldan gelirken oturur, birlikte laflar, arada onu deli edecek bildik tartışmalar başlatır sonra da çıkar eve giderdik.

Meğer ben konuşmaya hasretmişim. Akşama doğru Hayrettin’in orada buluştuğumuzda sevdiğimiz, sık sık bir araya geldiğimiz hemen her arkadaşla oturur muhabbet ederdik. İmam Hatipten öğretmen arkadaşlarla konuşulan tek konu okul müdürü Mehmet Hoca’ydı. Ne memleket, ne Türkiye. Dünya İvrindi İmam Hatip Lisesi kadar küçüktü. Sinan Hoca da Arif Hoca da Hüseyin Hoca da kim müdürle ilgili bir mevzu açabilirse en çok onu dinlemeye hevesli olurduk. İvrindi Lisesinden arkadaşlarla nispeten daha ağır konularda muhabbet eder, doğrusu bu buluşmaları daha çok özlerdik. Hataylı Sabri Hoca edebiyatçıydı, Artvinli hemşerim Orhan Hoca coğrafyacı, Erzurumlu rahmetli Ahmet Hoca da İngilizceciydi.

Arkadaşların her biri farklı ideolojik adreslerde mukim olsalar da birbirine yakın yerlerden geldikleri her hâllerinden belliydi. Belli ki yol boyunca bir hayli yorulmuşlar ve sonunda kendilerine bir tas su verecek herkesle kaderlerini paylaşmayı seçmişlerdi. Bizim bu muhitte öğrendiklerimiz her ne olursa olsun arkadaşlarımızın kattığı değerler hiç mi hiç küçümsenecek gibi değildi.

Arkadaşlarımıza da arkadaşlığımıza da bir diyeceğimiz yoktu. Her şeye rağmen daha özel bir dil penceresi içinde konuşmaya ihtiyaç duyulduğunda kuşkusuz ilk akla gelenler muhasebeci Ekrem Aslantekin, Edebiyat öğretmeni Mustafa Çoban, Mallıca imamı Süleyman Kıvrak ve Sosyal Bilgiler öğretmeni Ali Demirtekin’di. Bu arkadaşlarla daha derinlere dalabiliyor, onlarla daha içerden bir dille kendi kıymet ölçülerimiz hakkında oldukça harbi paylaşımlarda bulunabiliyorduk. Doğrusu başkalarından ayrı bir yerde değillerdi, kimsenin ayrısı gayrısı yoktu. Tabiri caizse sadece buğday ekmeği yoktu bu fırında, kepekli olanı da vardı çavdar ekmeği de.. Mayasız olanı da kesin vardı ve o da Allah’ın emriydi zaten. Ekmek ekmekti sonunda ve bir kere acıkılmaya görsün insan onlardan her hangi birini seçecek kadar bir takate sahip olmazdı.

Daha gençtik, hepimiz aynı yaşlardaydık. Seksenine yaklaşmış Sarı Dayı’yla, ellisini devirmiş Hüseyin Amca’yla bizim aramızda şaka değil olsa olsa bir iki yaş farkı vardı. Biz hep o farkı aşmaya çalıştık, onlar da hep o farkı taze tutma derdinde oldular.

Seksenlerin sonuna doğru yaklaşırken kendimizi içinde bulduğumuz tartışmaların hiçbiri benim Erzurum’da öğrenci kimliğimle dahil olduğum tartışmalara benzemiyordu. Sarı Dayı kolumdan tutup rahmetli Erbakan’ın Edremit’teki yazlığına götürmek istediğinde derdi halisaneydi ve benim gibi ortalıkta yüzen ada gibi dolaşan birini davaya kazandırmaktan başka hiçbir hesabı yoktu. İtiraf etmek gerekirse biz de hem ilgi görmek hem de o ilgiyi pazarlığa dönüştürmek gibi resmen fettan sayılabilecek çocuksu bir duruşa sahiptik. Sırtımızda taşıdığımız yükleri hangi arada nerede açacaktık. Açmak bir dertti, toplamak başka bir dertti. Daha ne olsundu. Müktesebatımızı unutmaya zorlanmış, geçmişimizi ambarlardan birine kilitlemiş, sonra da ne olur ne olmaz diye kalkmış kilidi de oralarda bir yerden geçen bir çaya fırlatmıştık. Şimdi sicili temiz bir öğretmen olarak ortalıkta gezinen acenteler arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmıştık. Her şey karma karışıktı. Eski defterleri açmak yersizdi, yeni defterler açmak zahmetliydi.

Bir de yoğurtçu biri vardı. Temiz yüzlü munis tabiatıyla etraftan adam devşirmeye yeni başlamıştı. Eski şeceremin verdiği özgüvenle arkadaşlarımı sık sık uyarıyor, bu menzilden yayılan pis kokuların gelecekte herkesin başına iş açacağını söylüyordum. Tamam en güzel yoğurdu o yapıyor, en güzel höşmerim onun dükkânında pişiyordu ama onun hemen her akşam aramızdan adam ayartarak şehrin kenar mahallelerde video izlemeye götürmesinin o zamanlar da bile bize garip gelen bir gizemliliği vardı. Milli Görüş geleneğinden gelenlerin avlanma riski yoktu, başkalarına karşı sıfır toleransla kendilerini inşa etmişlerdi. İltifattan hoşlanan​, temiz giyimli protokol vaziyetlerine zaafı olanlar için yoğurtçu çoktan ava çıkmıştı. Dükkânın önünden arada otobüsler kalkmaya başlamış, İvrindi’nin temiz ve mutlu insanları vaaz dinlemek için İstanbullara taşınmaya ikna edilmişti.

Bugün “nerdeyim ben, nerden nereye geldik biz?” diye vakitli vakitsiz sorular sorulduğunda insanın aklına ister istemez küçük bir taşra muhitindeki bu güzel yaşanmışlıklar geliyor, onların her biri Gogol’un “Palto”suna sığınmış hikâyeler gibi hatırlanmaya başlıyor.