İZLER

İZLER

Ölüm yazıları yazmayı sevmiyorum. Yakın zamanlarda ne oldu bilmem artan bir hızla pek çok dostumu kaybetmeye başladım. Daha dün birlikte oturup birkaç gün sonrası için gün kesip muhabbet ettiğimiz arkadaşların vefat haberini daha sık almaya başlar oldum. Biliyorum, belki bugün belki şimdi, belki birkaç zaman sonra benim haberim de sevenlerime ulaşacak.

Şehnaz Hanım’ı yolculuyoruz. Onun için böyle bir metin yazacağım aklımın ucundan geçmezdi. Bugün Muğla’dan Adnan Hoca haberi verdiğinde zaten çoktandır hazır olduğumuz bir haberle bir kez daha sarsılmış, şu can evinden vurulmak dedikleri şeyi bizzat yaşamıştık. Ben Ayla’ya haber etmek için koştururken o da bana ulaşmanın derdindeymiş. Sonunda zor olanı yaptık ve ikimiz de birbirimize Şehnaz Hanım’ın artık aramızda yaşamadığını söylemek için sıra bekledik. Allah rahmet eylesin, ölüm kadar rahat teslim olduğumuz başka ne var ki. Geldik gideriz, getirildik, gönderiliriz. Aslolan imandan Kur’an’dan ayrılmamak, tanıyanların hatıralarında güzelliklerle anılmak. Bunu sağladıktan sonra ölüm de neymiş, şaka falan yapmıyorum, artistlik hiç değil, bizi ölümden korkutan taşıdığımız yüklerdir.

İnsan gideceği yerden emin, karşılaşacağı şeylerden dolayı mutluysa ölüm de neymiş. Artık o ardı önü birkaç harf, ama insanız işte. Ne desek boş.

Geçen yıl rahmetliyi evinde ziyaret ettiğimizde artık o elden ayaktan düşmüş, sessiz ve sakin ama kesinlikle bir sabır heykeli gibi o menhus hastalığıyla baş etmeye çalışıyordu, bizimle gözleriyle konuşmaya çalışmış, çok sevdiği Ayla’yı görmenin sevinci yüzüne yayılmıştı.

Biz Muğla’da kaldığımız yıllarda hâlâ özlemle andığımız bir apartmanda onlarla da birlikte oturmuştuk. İlginç bir binaydı, burnundan kıl aldırmayan birkaç aileyi hariç tutarsak lojmandaki komşularımızın çoğu bir ömür hatırlanmayı hak eden oldukça hoş ve nitelikli insanlardı. Ben şimdi zihnimi zorlayıp saymak istesem acaba birilerini unutur, listeye dahil etmem de bu da kırgınlığa yol açar mı diye ödüm kopuyor. Öyle böyle değil, harika insanlarla bir apartmanda yaklaşık sekiz yıl falan oturduk. Biz birinci kattaydık ve dairemiz binanın arka cephesine, şöyle Muğla yağmurlarında seyrine doyum olmayan ormana bakıyordu. Orman bizim için oldukça değerliydi, ilk zamanlar karşımızdaki dağın tepesine çıkmak için birkaç hamle yapmış sonunda başarmıştık. Sonraki kalan yıllarımızda tek marifeti o dağa çıkmak olan bizim gibiler için dost muhabbetlerinde konuşacak bir mevzumuz vardı.

Biz o zaman tamı tamamına altı kişiydik. Şehirden ayrılmadan önceki son iki yılı hariç tutarsak biz geriye kalan yıllar boyunca tekmil bir aile bütünlüğü içinde yaşadık. Evdeki çocuklardan Ali ilkokula daha yeni başlamış, Esra da üçünü sınıfta okuyordu.  Ebuzer’le Elif ise ortaokul ve lisedeki sınıflarını  birer birer geçiyor, giderek büyüyorlardı.

Bizim komşularla olan irtibatımızı sağlayan Ebuzer’le Elif’ti. Herkesin çocuğuyla arkadaş, gördükleri herkesle akran gibiydiler. Ne yalan söyleyeyim bizim çocuklar çok seviliyordu. Lojmanda yaşayanların hepsinde birer ikişer çocuk vardı. Ebuzer ne rütbe ne de mansıp falan gözetmeksizin hemen her bir arkadaşıyla sıcak ve samimi ilişkiler kuruyor, biz de artık çocukların çok değer verdiği arkadaşlarının aileleriyle bir yolunu bulup ahbap oluyorduk.

Bilal Hocalar farklıydı. Bilal Hoca’yla Şehnaz Hanım Konya’da bir süre çalışmışlar, sonra Adapazarı depreminde yaşadıkları ağır travmadan sonra kalkıp Muğla’ya gelmişlerdi. Biz tanıştığımızda çok gençtiler, iki tane ele avuca gelmez çocukları vardı. Bilalhan ve Buğrahan’ı zapt etmek mümkün değildi. İnanılmaz hareketli, inanılmaz coşkulu çocuklardı. Şehnaz Hanım’la Ayla’nın arkadaşlıkları sonra bir daha asla teklemeyecek bir şekilde benimle Bilal Hoca arasında güzel bir dostluk başlatmıştı. Ayla evde yoksa Şehnaz Hanım’la beraberdi. Bu kesindi. İkisi de birbirine iyi gelirdi. Her fırsatta birlikteydiler ve açıkçası ikisi de bir araya gelip muhabbet etmek için bizlerin çıkıp okula gitmelerini kolluyorlardı. Hoştu, gurbet elde insanlar yakınlığın, sevmenin ve birbirine değer vermenin keyfini çıkarıyorlardı.

Van’dan gelmiştik. Yeni bir şehirde ben dahil evdeki herkes resmen uyum sorunları yaşıyorduk. Etrafa yabancıydık, Esra’yla Ali’ye gittikleri okulda, Türdü’ydü galiba öğretmenleri Doğulu muamelesi yapıyorlardı. Bir yandan Türk olduğumuzu ispatlamaya çalışıp sözümona “kendimizi temize çıkarmaya çalışıyor” bir yandan da bu hiç de zarif olmayan oldukça kaba önyargıların bize yansıyan yanının şayet biz “beklenen Doğulu” olsak nasıl işleyeceğini anlamaya çalışıyorduk. Cehalet diz boyu, keder almış başını gidiyordu. Ben bir ilahiyatçıydım sonunda ve bulunduğum bölümde kendim olarak kalmanın bir mücadelesi verilecekse bunun kırmadan dökmeden nasıl sürdürüleceğini belirleme derdindeydim. Bölümdeki arkadaşlar istisnasız hâlden anlayan insanlardı. Meşrepleri farklı olanlar yok değildi, ama sekiz yıllık Muğla yıllarında orada beraber çalıştığım hiçbir arkadaştan ne tekdir görmüş ne de bir düşmanlık sezinlemiştim. Tamam bir ömür boyu unutamayacağım komiklikler yok değildi ama hepsi bu, ortalığa düşecek bir ağır havayı bana yaşatan olmamıştı.

Evimiz lojmandı ve kampüste oturuyorduk. Akşamları ben çalışmalarım için şimdi yeni yapılan camiden taraf odaya çekildiğimde ya bizimkiler çat kapı komşulardan birinde toplanır ya da herkes çıkıp bize gelirdi. Ben arka odadan gelen o “kakara kikiri” sesleri duyduğumda “Tamam herkes birbirini buldu.” derdim. Komşular arasında şimdi bile inanılması güç bir sıcaklık vardı ve bir araya her geldiklerinde benim açımdan kesinlikle terapi sayılabilecek bir coşku bütün bir apartmana kolayca yayılıverirdi. Komşular deyince, şimdi kim nerede ne hâldedir bilmiyorum, yine de hiç olmazsa bayramlarda haberleşiyoruz ama ne yazık ki eskisi gibi bir yoğunluğu şimdi hâlâ sürdürdüğümüzü söylemek artık pek de mümkün değil.

Her katta 6 daire vardı. Hemen girişte solda Ömür Hocalar, eşi Hale Hanım. İkizleri vardı, ne tatlıydılar. Onların yanı başında Bilal Hocalar, şimdi rahmeti Rahmân’a emanet ettiğimiz Şehnaz Hanım, Buğrahan ve Bilalhan. Yanda bizim emektar kapıcımız, Hasan ve eşi Aslı. Allah’ım hepsini nasıl da unutmamışız. Çocukları, bizimkilerin emsalsiz abileri Gökhan ve Fatih. Bir üst katta biz varız. Hemen yanımızdaki dairede Ayla’nın resmen tescillenmiş diğer kankası Ebru Hanım. Eşi Erhan sonradan bizim Ebuzer’in müzik Hocası olacaktı. Çocukları Adil ve Sühansera. Kızcağız yediği bonibonlardan zehirlenmiş ben onu bin bir meşakkatle hastaneye yetiştirmiştim. Bu çocuklar elimizde büyüdü ya. Hemen onların yanında Ayla’nın adaşı Ayla teyze. Kızıyla birlikte kalıyordu, bizimkiler için ağır bir teyzeydi, iyi ki vardı. Onların yanında üniversitede dil belasından ilerleyemeyen arkadaşlara İngilizce kursu veren bir arkadaş vardı, şimdi nerededir bilmiyorum. Turan Bey’den söz ediyorum. Karşımızda Birgül Hanım’la eşleri. Eşi Karslı kendi Artvinliydi. Bilal Hocaların tam üstünde Vakıf’tan biri vardı ama şimdi hatırlamıyorum. Tasmalı bir köpeği vardı, binaya girişinden de çıkışından da herkesin haberi olurdu. Bizim üst katta, Figen Hanımlar vardı. Biz geldiğimizde daha eşyalar eve taşınırken bize sofra donatanlar onlardı. Figen Hanım da eşi Ali Bey de Amerika’dan yeni gelmişlerdi. Çocukları Ozan bizimkilerin arkadaşıydı. Onların yanında oğlu Çinsu’yla birlikte yaşayan Sultan Hanım, yanlarındaki dairede de Müzik Hocası Gürsan Beyler vardı. Rahmetli Ebuzer’in onunla ilgili bizimle paylaştığı çok mahrem hatıraları vardı. Oğlu Berkay ve … Yan dairede Yusuf Bey’le eşi Sevim Hanım. Şimdi çocukları kim bilir nerededir, Furkan’la Yasin. Yusuf Hoca da eşi de bizim acılı günlerimizde varlıklarını her daim saygıyla hatırlayacağımız yakınlıklarıyla hep hafızamızda yer etmişlerdir. Aynı katta Süleyman Hocalar, eşi Şendil Hanım, çocukları Buğra ve Aleyna. Hasan Ünder, eşleri Demet Hanım, çocukları Gonca evlerinin ayrılmaz parçası görkemli köpekleri Köpük. Ya ne güzel dostlarımız ne tatlı komşularımız varmış. Sonra Turgay Beyler, eşleri Gülsine Hanımlar, çocukları Aybüke, acaba öbürü kimdi? Furkan mıydı? Sonra isimleri şimdi aklıma gelmedi ama kesinkes üzerimizde bitmez sevgileri vardı, Azeri bir aileyi de asla unutamayız.

İzzet beyle eşleri Ülfet Hanım, çocukları İdil ve Oğuz nasıl unutulur. Ya Mehmet Beyler. Onlar olmasaydı biz o şehre sığamazdık, eşleri Ayşen hanım Ayla’ya yoldaşlık yapmıştı, kızları Merve ve Ayşenur neredeyse bizimkilerle birlikte büyümüşlerdi.

Ve en üst katta sevgili Halil Hocam. Eğer bahçede Halil Hoca varsa kimsenin çıkıp bir zahmet çocuklarına bakmadığı emsalsiz dost insan Halil Hoca. Henüz ayrılmamışlardı, sosyolog eşi Gökçen Hanım, çocukları. Kim bilir daha kimler vardı, unuttuklarımı yaşlılığıma vermek en iyisi.

Bir de yan da diğer blok vardı, orada da çok hoş insanlar vardı. Mesela Cüneyt Issılar oradaydı, değerli eşleri Seniha Hanım ve daha yeni doğan çocukları. Hiç mi hiç aklımızdan çıkarmadığımız Recep Hocalar, Ayla’nın günde bir kez konuşmadan mutlu olamadığı eşi Gülseren Hanım ve tabii ki çocukları. Daha neler neler, kimler kimler. Ebuzer’in Mukadder Teyzesi nasıl atlanabilir? Yasemin Hanımlar, Nesrin Hanımlar, sonra Nurcan Hanımlar… Ayla hepsiyle hiç aksatmadan görüşür. Hepsi Ebuzer’den yadigârdır.

Bugün 30 Ekim 2018. Şehnaz Hanım’ın vefat haberini duyan her kim varsa eminim ki evlerinde şıvan kopmuş, tıpkı bizim burada olduğu gibi hemen her birinde bu acılı haber üzerine hüzünlü bir hava gelip hayatlarını rehin almıştır.

Biz böyle sever, böyle mutlu olurduk Muğla’daki evimizde. Şimdi o güzel halkadan çocuklarımın Şehnaz Teyzeleri, Ayla’nın can arkadaşı ayrıldı gitti. Biliyorum karşı tarafta onu aramızdan karşılayacak tek kişi var o da bizim Ebuzer. Şimdi kulağımda o çok özel melodi tadındaki seslenişiyle Ebuzer’ın sesi çınlıyor: “Şehnaz Teyze, Şehnaz Teyze!”