Kaldırımlar Nasıl Bir Lisandır?

Kaldırımlar Nasıl Bir Lisandır?

“Kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi;

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”N.F.K

Bir haber okumuştum, başlığı şöyleydi: “Sağlık için her gün 10 bin adım yürüyelim.”

Ne güzel, yürüyelim tabii. Şehrin insanı nerede yürüyecek, bu 10 bin adımı nerede atacak?

Bilmeyecek ne var bunda, elbette kaldırımda yürüyecek. Öyleyse, hoş geldiniz kaldırımlar dünyasına…

İstatistiklerin bildirdiğine göre, nüfusumuzun büyük çoğunluğu artık şehirlerde yaşıyor, köylerimiz boşalmış; in cin top oynuyormuş köylerde.

Şimdi milletçe şehirlerdeyiz. Şehirde olmasına şehirdeyiz de acaba “şehirli” olabildik mi?

Bir diğer hayati soru da yaşadığımız bu şehirler, gerçekte ne kadar şehirdir?

Ya da daha basit olarak şöyle soralım, şehirler böyle bir şey midir?

Sizler bu soruların cevaplarını düşünedurun, artık kaldırım bahsine girebiliriz.

Şehir denen büyük ve karmaşık yapının içinde “kaldırım bahsi” takdir edersiniz ki önemli bir yer tutar. Sizi bilmem ama benim için öyle…

Kaldırım deyip geçmemek gerektir, ey şehirliler. Kaldırım en önemli meselemizdir. Hepimiz kaldırımlar üstündeyiz. Hepimiz kaldırımlardan gelip geçmekteyiz.

Şair “Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum”  diyor ya, doğrudur, bizi, hepimizi emziren bu kaldırımlardır. Hemen söylemeliyim ki emzirdiğini de daha ilk adımdan itibaren burnumuzdan fitil fitil getirmektedir.

Bu kaldırım kelimesi de nedir? Hangi manalara gelmektedir? Türkçenin en güzel ve en hacimli sözlüklerinden birine bakıyorum kaldırım kelimesi için.

Kaldırım: Kökü belli değil diyor! Anlamı içinse, “1. Gelip geçenleri çamurdan kurtarmak için çeşitli büyüklük ve şekillerde taş döşemek suretiyle yapılmış yol. 2.Yayaların yürümesi için yolun iki tarafında yapılmış yüksekçe, taş döşeme, yaya kaldırımı.” Kubbealtı’nın Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ü böyle söylüyor.

Bir şeyin kökü belli değilse, orada durup düşünmek gerekir. Kaldırımın da kökü belli değilmiş. Hadi hayırlısı bakalım.

Sağlık adına 10 bin adım atmaya niyetlenmiş bir vatandaşımız hangi kaldırımda bu işi yapacak acaba? Daha 100 adım atacak doğru dürüst bir kaldırımımız yok, kaldı ki 10 bin adım! Şaka gibi yani…

Kaldırımlar ya bombalar altında kalmış gibi harap ve bîtap bir hâldedir ya da otomobillerin işgali altındadır. Otopark olmuş kaldırımlarda yürümeye çalışıyoruz. Hayatım üç büyük şehirde geçti, üç şehrin kaldırımlarında yürüdüm. Yürümekle kalmadım, yıllardır onlara baktım durdum. Manzara değişmiyor! Kronik bir hastalık gibi. Arada bir kaldırım yapılıyormuş gibi bir izlenime kapılıyoruz, oh ne güzel, artık rahatça yürüyeceğiz zannediyoruz. Oysa bu bir “yanılsama”dır, gerçekte bir kaldırım falan yapılmamıştır, biz sadece öyle sanmışızdır. Gerçekten yapılmış olsaydı, iki günde eski berbat hâle gelir miydi? Üzerinde şöyle huzurla ve güvenle yürüyebileceğiniz bir kaldırım ülkemizde mevcut değildir. Ben henüz rastlamadım. Belki bir bahar akşamı rastlaşırız, sevimli bir telaş içinde. Kim bilir.

Artık beni hiçbir gelişmişlik kriteri ilgilendirmiyor! Diğer göstergelerin bir önemi yok. Tek bir ölçüm var. Ne zaman ki güzel kaldırımlarımız olur ve sadece yayalara ayrılır, o zaman ben de “tamam biz de artık gelişmiş medeni bir ülke olduk!” diyeceğim.

Türkiye’nin turizm bakımından gözbebeği olan, olması gereken Sultanahmet’te bir tane düzgün, rahat ve estetik bir kaldırım yoktur! Başka yerleri göstermeye lüzum var mıdır?

Tam bu noktada aziz üstadımız Tanpınar’ın söyledikleri yankılanıyor kulaklarımda: “Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor ve bir ruh parçası kesiliyordu.” Mesele tam da budur, taşa yahut maddeye geçirebileceğimiz bir ruhtan ve imandan mahrumuz! Maalesef.

Bu ruha sahip olsaydık kaldırım taşları konulduğu yerde bir güzellik kesilmez miydi? Oysa kaldırım diye döşenen taşlar sadece gözümüzü rahatsız etmiyor, üzerinde yaya olmamızı da engelliyor, bize eziyet ediyor.

Kaldırım yapmadan önce belki de kaybettiğimiz ruhu aramaya çıkmalıyız. Çağırsak geri gelir mi acaba…