Kasîrü’l-akl ve Türk Tarihi

Kasîrü’l-akl ve Türk Tarihi

Târîhin doğru yazılması kadar, doğru anlaşılması da millî mukadderâtı tâyin edici bir mühim iştir. Ne yazık ki, ikinci şık üzerinde tam mutâbakat sağlanabilmiş değil. Birincisinin, yâni doğru târîh yazma safhasının kapağını kaldıracak gücümüz, henüz yok.

Eğri demeyelim, ama en azından eksik târîh metinlerini, yazılanın çok uzaklarında mânâlandırmak, mes’eleyi doğru-yanlış çizgisinden çıkarıp, kasıt tuzaklarına yem yapıyor.

Türk târîhinin, bütün kaynaklarına inilerek elde edilmiş bir hülâsâsı bugüne kadar ortaya konamadı. Ama iyi niyetli çalışmaların aldığı mesâfe de küçük görülemez. Akademik dimâğın hamûlesi hâline gelmiş, steril denebilecek bu bilgiler yığınını; başta siyâsî otorite olmak üzere, her muhît, kendi emeline göre sermâyesine katıyor.

Târîhin, laboratuar ilimleri gibi, istenildiği zaman ve miktârda tekrarlanabilen malzemesi bulunmuyor. Ancak, yeterli ibret ve dersin alınamaması yüzünden tekerrür eden târîhden bahsedilebilir ki, o da, felâket dozunun artmasına işâret eden bir durum.

Nâilî’nin, cânânı yanındaki perîşân ve çâresiz hâlini anlattığı şu dörtlük, aslında târîhimizin eli-kolu bağlı oturuşunun da resmi gibi duruyor:

Nâilî boynu bağlı bir kuldur,

                        Nev-giriftâr-ı kayd-ı kâküldür,

                        Bes ki, âzürde-i tegaafüldür,

                        Döyemez intizâra sultânım…”

(Nâilî, boynu bağlı bir köledir, / Sevgilinin kâkülüne yeni tutulmuş bir âşıktır, / Yârin onu tanımamazlıktan gelmesi, artık dayanılmayacak noktaya ulaşmıştır, / Sultânım, bu (Nâilî) böylesine uzun bir bekleyişe tahammül edemez.) Şâirin, ilgisizlikten incinmiş portresi, Türk târîhinin hemen her köşesine sirâyet etmiş vaziyette. “Dayanamaz” sözünün pek orijinâl bir söylenişi, günümüz zihnine hayli değişik tedâîleri de takdîm ediyor. “Diyemez”den “dövemez”e uzanan bu tedâî mangası, zamâne elinde sürgüne gönderilen târîhin, dramatik duruşuna dikkat çekiyor.

Aynı Nâilî:

Hevâ-yı aşka uyub kûy-ı yâra dek gideriz,

                        Nesîm-i subha refîkız, bahâra dek gideriz.”

(Aşk hevesine uyup yârin semtine kadar gideriz, / Sabâh rüzgârının arkadaşıyız, bahâra kadar gideriz.) derken, çıktığı yolculuğun menzilinden habersiz görünüyor. Türk târîhine bühtân ve sirkât tohumu atanlar, nereye gideceklerini çok iyi biliyorlardı. O son noktanın, bugün gelinen yer olduğunu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. İlerisi için çizilen çıfıt plânında, şimdiki durumumuza gıpta edilecek nedâmet hengâmı şekillendirilmiş.

Düşünebiliyor musunuz, bu büyük milletin çocukları, daha düne kadar, târîh derslerinde, şarabını tatmak için Kıbrıs Adası’nı alan atalarıyla tanıştırılıyordu.

1570 yılındaki siyâsî tablonun ortaya koyduğu Kıbrıs stratejisinden hiç bahsetmeyen; etrâfı Türk topraklarıyla çevrilmiş bu adaya âit plân, tasavvur ve hayâllerimizden bî-haber ders kitabı, o şânlı fütûhât programını şarap kadehi ciddîyetsizliğine kurbân ediyor. Belli bir maksada yönelik tecâhül, kin ve hasedle beslenince, meydâna çıkan fotoğraf, cüceler ekibine zevk veriyor. Nâbî merhûm, şiirdeki rakîblerine seslenirken, biraz da boy kısalığından dem vuruyordu:

Baksan ekser sühân-ı şâir-i hâm

                        Zülf ü sünbül, gül ü bülbül, mey ü câm,

                        Çıkamaz dâire-i dil-berden

                        Kadd ü hadd ü leb ü çeşm-i tenden

                        Geh bahâra tolaşır geh çemene,

                        İlişür serv ü gül ü yâsemene”

Muazzam ölçülerdeki Türk târîhini, “kasîrü’l-akl”ın kalemine, diline ve eline bırakamayız…