Komşunun Borges’i Komşuya Büyülü Gerçekçilik!

Komşunun Borges’i Komşuya Büyülü Gerçekçilik!

Serin bir ağustos sabahı… Fırından yeni çıkmış kruvasanı yuvarlarken diğer yandan filtre kahvemi yudumluyorum. Elimde Jorge Luis Borges’in ‘Yolları Çatallanan Bahçe’ kitabı. Aziz Üstad gibi üzerimde ropdöşembırım, mp3 çalarda Francesca Gagnon ‘Querer’ diyor. Resmen hayattan kâm alıyorum.

Ne muhteşem adam Borges, emsali bir daha dünya üzerine gelmez diye geçiyor içimden. Kim bilir kaçıncı kez! Sonra bir ürperti geliyor. Ardından tiz bir ses; ‘Babaaa tişim geldi!’ İrkiliyorum. Zaman içinde zamanı yaşıyor, andan ana savruluyorum. Üzerinize afiyet küçük oğlan küçük abdestinden bahsediyor! Olacak iş değil! Keyfe keder iki satır yazacak olsak içinde kırk kere keyf eder çocuk milleti. Anı yaşamakta üstlerine yoktur. Hale yola koyup kaldığım yerden devam edeyim diyorum ama ne gezer! Ne kruvasan kalmış ortada ne Latin Amerika edebiyatından esintiler.

Arayışa geçiyorum tekrar. Dolabı açıyorum ki ne göreyim. Kale-Tavas işi tahinli katmer. Yanına demli bir çay.  Mantıku’t-Tayr  el sallıyor üçüncü raftan. Nasıl hayatsa bu eser yok recadan havftan! Çözemiyorum yapıyı. Hatta sökemiyorum. Jacques Derrida mezarından kalkıp gelse ne fayda! Ne dil sorunuma çare bulabiliyorum ne kimlik! Oysa Borges’le yola çıkarken yerelden evrensele gitmeyi hedefleyen ‘ben’ kruvasandan tahinli katmere gerilemiştim. Yoksa Aziz Üstadın ‘Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak’ dediği yerde miydim? İmdat desem kim duyardı sesimi? Hangi kuyulara dökerdim içimi? Neden girmiştim ki bu labirentin içine? Kendime denek hayvanı muamelesi yapmam dekonstrüksiyon muydu yoksa uzman bir nörolog mu teşhis koymalıydı bana? Çaya atılan şekeri karıştırmak gibi değil de daha çok foseptik çukuru deşmek gibiydi tecrübelerim! Lanet okumaya mani bir dine inanıyordum iyi ki!

(Bazen yazının içinden çıkıp dışarıdan bakmak istiyor insan. Sık sık yapmaya çalışıyorum. Allah’ım ben yine neler saçmalıyorum!)

Yan daireden gelen matkap sesi Tanpınar’a reddiye gibi. Merhum bunu duysa,

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.’

diyebilir miydi? Parça parça anları yaşıyorum bütün insanlık gibi. Geniş anım, anılarım yok artık. Evrensel bu demek herhalde! Böyle yaşamıyor mu artık hayatı bütün insanlık…

Şimdi de ustanın telefonu çaldı. Zar gibi duvardan çivi gibi geçiyor sesi:

“Buyur Turgut abi… Geldik işimizin başındayız. Ekmeğimizin peşindeyiz.”

Tevekkül sahibi bir adam diyordum tam. Vaktin kıymetini biliyor.

“Yetişmez abi, bir günde ancak bir montaj yapabilirim. Aynı anda iki yerde birden olamam ya!” dedi.

Şimşek çaktı o an! Aydınlandım. Ortaçağ karanlığından sıyrılan Batı tefekkürü gibi akışkanlık kazandı ruh dünyam! Aklıma gelen gele Rehâyî geldi;

‘Dilâ sanki  giyâh idim zemîn-i gamda bitdim ben

Bahârı ömrümün geçdi hazâna şimdi yetdim ben

Ne güldüm gül gibi bir dem ne gönlüm hurrem etdim ben

Neye geldim cihâna n’eyledim bilmem ne etdim ben

Hemân ağlayı geldim âleme ağlayı gitdim ben

San ol nîlûferim kim suda bitdim suda yitdim ben’

Şimdi bu yazıyı ben niye yazdım?