Koza Han’dan Fidan Han’a  Zamanda Yolculuk

Koza Han’dan Fidan Han’a  Zamanda Yolculuk

Özden Gülen

 

Öğlene doğruydu. Şehrin sokaklarında ağır ağır yürürken birden kendimi Ulucami’nin bahçesinde buluverdim. Eğer Bursa’nın şehir merkezine yakın yaşıyorsanız her türlü işinizi yürüme mesafesinde halletmeniz, bu arada da kendinizi Ulucami’nin önünde bulmanız gayet doğaldır. Zira şehrin kalbi burada atar, insanlar burada buluşur, çarşı pazar dolaşır, ibadetini yapar, hasbihâl ederler. Ahalinin hep bir olup kaynaştığı, yaşadığı, yaşattığı yerdir bu meydan.

Havuzun önünde koşuşturan çocuklarda kendimi seyrederken bir baktım ki elimle sağ dizimi ovuşturuyorum.  Bir zamanlar kuşlara yem atıp sonra da peşlerinde koşarken, her seferinde yere kapaklanıp kanattığım diz bu. Köşedeki yaşlı amcadan bir avuç yem alıp savuruyorum rüzgârla.

Fıskiyelerinden insan boyu sular yükselen havuzun etrafında zıplayan çocuklar, zamana tarih düşürüp fotoğraf karesinde sabitlenen gülümsemeler, banklarda oturup vakit namazını bekleyenler, pazar torbalarını yanına yığmış bir nefes molası verenler, çarşı alışverişinde soluklananlar, cami avlusunda musalla taşındaki sevdiği başında nöbet bekleyenler…  Yaşamın her anından göz alabildiğine biz.

Kapalıçarşı, Ulucami ve Hanlar, Bursa şehrinin kalbi. Yeni nesil çarşılar, AVMler de ne ola ki? Taze sebzeden mobilyaya, kahvaltılıktan gelinliğe, altın takıdan yemeniye, kitaptan kıyafete, ayakkabıdan kuruyemişe her ne aranırsa bulunan ve bulunanları bizden olan yer. Tarihi mekânlarında geçmişten geleceğe yolculuk yaparken her türlü yöresel lezzetin tadılabildiği, manevi ikliminde soluklanılan, dört bir yanına yüzyıllar öncesinde serpiştirilmiş, irili ufaklı camilerin minarelerinden yükselen ezanlarla ruhların kanatlandırıldığı, bedenen ve ruhen her daim yaşanılan, yaşadığım yer.

Eğer kitap bakacaksam ya Emir Han’a ya da Pirinç Han’a düşer yolum. Renklerin, kumaşların ve ipeğin dünyasına ise yolculuk, Koza Han’ın kapısıdır önümde açılan. Perde veya havlu arıyorsam  Bakırcılar’dan geçer, İpek Han’da mola veririm. Kapalıçarşı’dan Uzun Çarşı’ya çıkarsam kalabalığa kapılır, akar giderim. Artık Çancılar’da muhabbet kuşlarının önünde mi yoksa zeytin halinde mi bulurum kendimi, bilinmez.

İşte bu kocaman âlemde soluklanacaksam eğer, sırasıyla iki Han kapısından geçerim. Havuzun hemen karşısında Ulucami ile Orhan Cami’nin arasında göze çarpan kemerli tek katlı yapı Koza Han’dır. Dar ve uzun bir geçitten içeri adım attığımda rengârenk bir dünya önümde serili verir. En büyük sürpriz ise kare formlu, ortası bahçeli bu yapının aslında iki katlı oluşudur. Girdiğim üst katın kapısıdır. Bir kaç adımla geniş, sur  misali bahçeyi çepeçevre kuşatmış duvara ulaşır, kenarlıklarına dayanıp bahçede, altındaki şadırvanı ile güzeller güzeli  minik mescidi seyrederim. Şimdilerde koskoca bir çay bahçesine dönüşmüş bu avlunun zamanında ne misafirler ağırladığı aklıma düşer. Bir an gözlerimi kapatıp, bu bahçeye küfelerle dökülen ipek kozalarını, kantarlarda koza tartanları, atlarını, arabalarını iç avluya bağlayan ipek tacirlerini, on iki köşeli bu minik mescidin merdivenlerine oturup hâlleşenleri düşlerim. Bırakın yüzyıllar öncesini, 1955’te bir lise öğrencisi iken bu avluda kurulan koza pazarında ipek kozası katipliği yapan ve satışların kaydını tutan babamın anlattıkları gözümde canlanır. Sonra mecburen şöyle bir silkinir sağ taraftan itibaren ağır adımlarla yürümeye başlarım. Her ne kadar hepsi yerli olmasa da rengârenk örtüler, şallar, Osmanlı dokuması ve İznik çinisi desenleri baskılı ipekler, el yapımı keçeler ile dolu vitrinleri seyretmeye doyamam. Duvarlara asılmış siyah beyaz Koza Han resimlerini yine, yeniden inceler, onların içine dalıp gitmek, zamanda yolculuk yapabilmek arzusuyla yanıp tutuşurum. 1491 yılında inşa edilmiş bu mekânda tuvalini boyalarını kapıp gelmiş ressamlara, fotoğrafçılara, yerli yabancı turistlere her daim rastlamak mümkündür. Hattâ benim gibi sadece içine sindirmek için yolunu buradan geçirenler de çoktur. Şimdilerde dükkân olan 95 odasında zamanında kimbilir kimler konaklamış, bu taş yollarını kimler adımlamış, bahçesindeki çınarların, mis kokulu ıhlamur ağaçlarının altında kim bilir neler konuşulmuştur.

İşte yine Koza Han’dan geçerken nefeslendiğim, huzur bulduğum bir gün. Ancak kuru yaprakları savuran rüzgâra ve serin havaya rağmen bahçesindeki masaların hepsi dolu olduğundan sükûneti başka bir mekânda arayacağım. Alt kata ulaştıran dik ve yüksek taş merdivenleri ağır ağır iniyor, sağımdaki kahveci ile selamlaşıyorum. Bu çay ocağı Bursa’da en sevdiklerimden. Vitrini özenle dizilmiş renk renk, çeşit çeşit fincanlarla dolu. Kahveye ve fincanlara olan ilgim beni bu ocağa dost eyleyeli uzun zaman oldu. Ancak bugün program farklı, en kısa zamanda uğrayacağıma söz verip sol taraftaki iç dükkânların arasından, çini bezemeli kemerli kapıyı geçerek Uzun Çarşı’ya çıkıyorum. Kabalık geçit vermiyor bir an. İzin isteyerek kendimi yolun öte yanına atıyorum. Sağa doğru sadece on onbeş adım yürümeliyim. Soldaki girişi kaçırmamaya özen gösteriyorum. Bu dar geçit dükkanların arasında pek fark edilmiyor zira. Yıllarca bilmeden önünden geçip gitmiş, yanlışlıkla bu kemerli kapıdan girdiğim gün ise habersiz geçirdiğim zamana acımıştım.

Fidan Han sükûnet mekânı. Bu kış aylarında bile yemyeşil çimenli bahçesi, ıhlamur ve çınarları, iki katlı kemerli yapısı ve de bahçenin tam ortasındaki on iki köşeli merdivenli mescidi, altındaki şadırvanı ile az önce içinden geçtiğimiz Koza Han’ın kopyası.   Ancak geçmişe baktığımızda Koza Han’dan  tam 17 sene önce inşa edildiğini görüyoruz. İkiz kardeşler gibi döneminin bütün özelliklerini taşıyorlar. Konum itibari ile geride kaldığından ve girişi pek dikkat çekmediğinden ancak bilenlerin uğradığı, uğrayanların ise müptelâ olduğu Fidan Han, bir zamanlar avlusunda saman yığılıp satıldığı için Saman Pazarı olarak anılmış. İki sıra tuğla bir sıra moloz taşı ile örülü duvarları, tuğladan kemerleri, tonozla örtülü alt kat revakları, kiremit kaplı kubbe ve üst örtüsü ile 98 odası çok defalar tadilat geçirmiş ve günümüzdeki halini almış. Doğu tarafında atların bağlandığı avlu artık farklı amaçlar için kullanılan dükkânlara ev sahipliği yapıyor. Üst katlarında gelinlik damatlık ve abiye diken terziler, alt katında çay ocakları var. İşte aynı benim  gibi kalabalıktan, telâşeden ve karışıklıktan bunalanlar, tarihin orta yerinde zamanda yolculuk yapmak isteyenler için emsalsiz bir mekân. Uzun Çarşı’nın kalabalığı uğultu ile akıp giderken, sadece beş adımda geçilen kemerli kapının ardında bir cennet sefası… Hele bir de bahar veya yaz olsa, dallarında asılı kafeslerde muhabbet kuşları, sakalar, kanaryalar, papağanlar ile asırlık çınarlar altında oturmak insanın bütün yorgunluklarını alıp götürür, gönül yangınlarına sular serper.

Bir kış gününde, serin rüzgârın savurduğu son yaprakların uçuşarak konduğu bir masaya yöneliyorum. Tam da mescide bakan kocaman rahat minderli koltuğa gömülüp çantamdan kitabımı çıkarıyorum. Güler yüzle ne içeceğimi soran delikanlıya “Fincanda Osmanlı kahvesi” diyorum. “Fincanda kahve” tabirini ilk duyduğumda “kahve bu, bardakta olacak değil ya” diye düşünmüştüm. Ancak Fidan Kahve’de  fincanı küle gömerek pişirilen ve aynı fincanla önünüze getirilen kahvenin lezzeti tarifsiz. Üstelik yanında bir dilim Bağdat Hurması tatlısı,  minik bir bardakta nar şerbeti ve su ile birlikte servis yapılıyor. Elbette kapıdaki simitçiden simit alanlar, ya da yanında yiyeceğini getirenler, ince belli bardaklarda dumanı üzerinde mis gibi bir çay söyleyip muhabbete oturanlar da var. Yeni yeni yürümeye başlamış minik ikizler iki yana sallanarak özgürce ortalıkta geziniyor, köşedeki bir grup öğrenci masanın üzerine yaydıkları kağıtlar arasında kaybolmuş, proje hazırlığında… Vakit yaklaşırken bahçenin ortasındaki şadırvanda abdest tazeleyenler, kına alışverişinde yorgun düşmüş dünürler kendi aralarında sohbet ediyorlar.

Hafifçe salınan dallar arasından gözümü alan güneş bana, ben de ona gülümsüyoruz. Artık kahvemden bir yudum alıp kitabımın satırlarında uzun bir yolculuğa çıkma vaktidir.

Zaman içinde zaman, mekân içinde mekân…