Ölümünün 84. Yıldönümünde Ahmet Haşim

Ölümünün 84. Yıldönümünde Ahmet Haşim

ÖLÜMÜNÜN 84. YILDÖNÜMÜNDE AHMET HAŞİM

Bir süre ayrı kalıp aynı mecraya dönen yazarlar klişeleşmiş soruyla yazılarına başlarlar: “Nerede kalmıştık?”

Halk şairleri de öyle yaparlar. Anlattıkları hikâyeyi yatırıp, çay molası verdikten sonra, sazını eline alıp anlatıya başlamadan önce, dinleyicilere sorar:

“Nerede kalmıştık?”

Yanılıp da biri  “Kerem ile Sofu mağaraya sığınmışlardı…” gibi aşığın kaldığı yeri söylerse, Âşık, sazını o kişinin kacağına bırakır. “Biliyorsan sen anlat” derdi. Acemi dinleyiciden yüklüce bir bahşiş almadan hikâyeye başlamazdı. Bu işin göreneği “Usta bilir,” demekti. 

Sanırım yıllar önce Sanatalemi.net’ten ayrılırken Ahmet Haşim’i anlatmaktaydım. Kaldığımız yer belli. 

Aramızdan ayrılışının 84. yıldönümünde size bütün yönleriyle Ahmet Haşim’i anlatmayı sürdüreceğim.  Bundan sonra da Allah sağlık ve ömür verdiği sürece haftada bir kültür, sanat aktüel takvimini takip ederek gözünüzü yoracağım.

Gelelim Haşim’e: 

Önce kaynaklardaki Haşim’in doğum tarihi kargaşasına son verelim:

İbnülemin Mahmut Kemal’in  Ahmet Haşim hayattayken 1932 yılında yayınlanan Son Asır Türk Şairleri’nin Üçüncü cüzünün  567 nci sayfasında 1884 tarihi bulunuyordu. Yazar, bu tarihi, Ahmet Haşim’in  kendi yazdığı  tercüme-i halinden (özgeçmişinden)  aktardığını belirtiyordu.

Bağdat’ta doğmuştu. Babası Bağdat’ın tanınmış ailelerinden Alusizadelerden  mülkiye kaymakamı Ahmet Hikmet Bey; annesi yine Bağdat’ın ileri gelenlerinden Kahyazadeler’in kızı Sara Hanım’dı.

Babasının Arabistan vilâyetlerindeki memuriyetleri nedeniyle ilköğrenimini düzenli bir şekilde yapamadı.  Yalnızca Arapçayı biliyordu. Annesinin ölümü üzerine 12 yaşında babasıyla İstanbul’a geldi. 1897’de Galatasaray Sultanîsi’ne yatılı olarak verildi.

Hâşim’in sanat ve edebiyata ilgisi Galatasaray Sultanîsi’nde başladı.. Bilinen ilk manzumesi “Leyâl-i Aşkım” 1901’de “Mecmua-i Edebiyye”de yayınlandı.

Hayal-i Aşkım

Münfail[1] bir semâ-yi giryânın[2],

Zerdi-î iğbirâr[3]ı altında

Münkesif[4] bir hazân-ı nâlânın[5]

Girdbâd-ı gam-nisârında[6] ………

 

Vezin: Mefâilün / feilâtün / mefâilün / fâilün (fâ’lün)

[1] Kırgın, gücenik. [2] Ağlayan gökyüzü. [3] Boynu bükük sarı çiçekler. [4] Gelişmiş. Görülen, bulunan. [5] İnleyen sonbahar. [6] Dağılmış hüzünlü damlacıklar., gam saçan kasırga.

Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin’in etkisinde kaldı. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanıdı. Bundan sonra kendi kişiliğine ulaştı. İlk şiirlerini kitaplarına almadı.

1905 – 1908 yılları arasında yazdığı ve Piyâle kitabına aldığı “Şi’r-i Kamer” serisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekti ve beğenildi.

1909‘da kurulan Fecr-i Âtî‘ye girdi. “Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek”  Prensibinden hareket eden Fecr-i Âtî grubunun yayın organı Servet-i Fünûn dergisinde şiirler yayınladı ve Servet-i Fünûn – Edebiyat-ı Cedide – topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katıldı. 1911’de yayınlanan Göl Saatleri adlı şiirleriyle haklı bir şöhret kazandı.

Ahmet Haşim, (1912) yılında Fecriati’nin dağılmasından sonra uzun süren bir suskunluk dönemine girdi. Harbi Umumi’de (Ağustos 1914) yedek subay olarak Yakup Kadri ile birlikte İzmir’de bulundu. Daha sonra Çanakkale ve Aydın’da iaşe müfettişi olarak askerliğini bitirdi.

1920’de, Senây-i Nefise Mektebi’nde estetik ve mitoloji öğretmenliğine atandı. Düyûn-ı Ümûmiye İdaresi’ne girdi. Ayrıca, Harp Akademisi ile Mülkiye Mektebi’nde de Fransızca öğretmenliği yapmaktaydı.

Bu arada, Falih Rıfkı ile Necmettin Sadak’ın kurduğu Akşam gazetesinde fıkralar yazmaya başladı. Kısa zamanda, nesir alanında da gücünü gösterdi.

Aynı dönemde Dergâh dergisi yayımlandı. Dergiyi çıkaranlar arasında –Yahya Kemal’in yanında- Haşim de vardı. İlk sayıda “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri basıldı (15 Nisan 1337/1921)

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümâyân,

Güller gibi… Sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân,

Gün doğdu yazık arkalarında!

 

Altın kulelerden yine kuşlar,

Tekrârını ömrün eder i’lân,

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam,

Âlemlerimizden sefer eyler?

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam;

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!..   Piyale, 1926

Vezin: Mef’ûlü / meâilü / feûlü

 

Dergi gibi bu şiirin çıkışı da epey yankı yarattı

Şiir, yeniliği ve kapalılığı dolayısıyla tepkiyle karşılandı. Mizah dergilerinde yergilere, alaylara konu oldu. Bunun üzerine, Haşim aynı yıl “Şiirde Mana ve Vuzuh” başlıklı ilginç savunmasını yayımladı. Buna göre, şiir bir gerçekçilik habercisi değildir. Şiirin dili, anlaşılmaktan çok duyulmak için oluşmuş, sözden çok musikiye yakın bir orta dildir. Şiirde her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş şeklidir.

Kelime hayalleri ve ahenk endişeleri arasında anlam güneş tutulmasına uğrarsa, ruh onu ahengin lezzeti ile telafi eder. Aslında anlam, ahengin telkinlerinden başka nedir?

Göl Saatleri adlı ilk şiir kitabı Dergâh yayını olarak çıktı. Kitap büyük ilgi gördü. Yergiler ve övgüler birbirini kovalar.

1924’te Düyûn-ı Ümûmiye’den aldığı ikramiye ile Paris’e gitti. Yazı orada geçirdi. Mercure de France dergisinin Ağustos sayısında Türk Edebiyatının Şimdiki Eğilimleri, başlıklı bir incelemesi yayımlandı. Tük edebiyatının Tanzimat’tan sonraki oluşumunu açıklıyordu.

Paris’ten döndüğünde, Lozan Antlaşması gereğince, Düyûn-ı Umûmiye dağıldı. Haşim buradan Osmanlı Bankası’na geçti. 1926’da ikinci kitabını, Piyâle’yi çıkardı. Bu dönem, Haşim’in en verimli yıllarıydı.

Bir yandan Ali Naci Karacan’ın İkdam gazetesine fıkralar, makaleler yazarken, bir yandan da Meş’ale dergisine denemeler, eleştiriler yetiştirir. 1928’de, kendini muayene ettirmek ve biraz deniz havası almak isteğiyle ikinci kez Paris’e gitti.

Bu yolculuğun izlenimleriyle İkdam’da çıkan yazılarını Bize Göre adıyla bastırır (1928). Aynı yıl, hem Piyale’nin ikinci basımını yapar, hem de Akşam ve Dergâh’ta çıkmış bazı yazılarını Gurabâ-hâne-i Lâklâkan adlı bir kitapta topladı.

1928’den sonra böbreklerindeki rahatsızlık artmaya başladı. Osmanlı Bankası’ndaki işinden ayrılmak zorunda kaldı.

Vaktiyle İzmir’de tanıştığı Şükrü Saracoğlu’nun yardımıyla Anadolu Şimendiferleri Şirketi Likidatörlüğü Meclis-i İdâre Üyeliği’ne getirildi. Bu oldukça rahat bir işti. Haşim’in sevinci uzun sürmedi. Hastalığı ilerlemişti. Tedavi amacıyla 1932’de Almanya’ya gitti, Frankfurt’ta bir kliniğe yattı.


Yurda dönüşünde, gezi anılarını Mülkiye dergisi ile Milliyet gazetesinde yayımladı. 1933’te bunları Frankfurt Seyahatnamesi adıyla kitap haline getirdi. Bu sıra karaciğer hastalığı nüksetmişti. Zaten, Almanya’dan da tamamıyla iyileşmeden ayrılmıştı. Üstelik hekimlerin perhiz öğütlerine de –yemeyi sevdiğinden pek uymamıştı. Bundan dolayı, yeniden yatağa düştü. 1933 yılı 4 Haziran Pazar günü saat 15’e doğru ruhunu teslim etti.

Sıcak bir günde Eyüp’teki mezarına gömüldü. Peyami Safa, mezarı başında irticalen şunları söylüyordu:

” Haşim, bu güne kadar bir, türlü gelmeyen bahar, bugün seni burada teşyie geliyor. Bak senin leyleklerin ‘pür hayal leylekler’ mezarının üstünde dolaşıyorlar… ”

Ahmet Haşim’in genç denecek bir yaşta ölümü, ülke çapında büyük üzüntü yarattı. Dönemin belli başlı bütün edebiyatçıları, fıkra yazarları o’nun arkasından yazılar yazdılar.

 

1921 yılında başarısız bir evlilik denemesi yapan Ahmet Haşim’in hayatının son günlerinde, yanında olan ve hastalığı süresince ona şefkatle bakan hanımla evlendiği ve birkaç gün sonra vefat ettiği bilinir.

Ahmet Haşim’in, Karanfil şiirini sözü edilen vefa dolu ve muhterem bir kişi olduğundan kuşku duyulmayan Güzin  Hanım için yazdığı öne sürülüyor.

 “Yarin dudağından getirilmiş

Bir katre âlevdir bu karanfil,

Ruhum acısından bunu bildi!

 

Düşdükçe  vurulmuş gibi, yer yer,

Kızgın kokusundan kelebekler,

Gönlüm ona pervane kesildi.

Hepimizin bildiği ve sevdiği karanfili,  ancak Haşim bu şekilde tasvir edebilirdi.  Bir damla alev olan karanfil,  niçin yârin dudağıdır ve niçin acıdır?

Bu soruyu Yusuf Ziya Ortaç Haşim’in ölümünü izleyen günlerde Galatasaray Lisesi’nde verdiği konferansta anlatmış:

Cenap: “Senin ağzın benim, benim ki senin / Çifte buseyle yek dehan olduk!” diyor.  Nedim: “Ne berk-i güldür o leb, çiğnesem şeker sanırım, / Ne goncadır o dehen, koklasam şarap kokar!” demektedir.  İkisi de dudağın lezzetini, busenin tadını biliyor.  Ama Haşim’e göre, şeker tadı veren bir gül yaprağı ve şarap kokan gonca değil.  Karanfil, acı ve kokusundan belli ki, yârin dudağından getirilmiş…

Ahmet Haşim’in sanatını ve kişiliğini gelecek hafta anlatacağım.