Masal Gibi

Masal Gibi

Oteldeki gösterişli açık büfe yerine Ravza’nın mütevazı çıtır pidelerini tercih ettiği için pişman değildi. Damağını çatlatan lezzetin keyfini çıkara çıkara iskeleye doğru yollandı. Yolun sağını işgal eden kulüp ve barlardan kopan rock ve metal ağırlıklı müzik, rıhtım boyunca sıralanmış gezi teknelerinden yükselen arabesk nağmelere karışıyor, ortaya çıkan kakofoni kafa ütülemekten başka bir işe yaramıyordu. Adımlarını sıklaştırdı.

Gürültüyle arasında kalın bir hayal perdesi çeken kafeteryanın ahşap masasına huzurla oturdu. Tavşankanı çayını usulca yudumlarken derinlere daldığını fark etmedi bile. Nazlı nazlı salınan tekneler arasında bir görünüp bir kaybolan yakamozları izlerken hipnotize olmuştu.

Ailecek Alanya aşığıydılar. Okullar paydos olur olmaz soluğu burada alır, iskelenin arka sokağındaki pansiyona yerleşir, yaz boyunca biriktirdikleri unutulmaz anılarla dönerlerdi Ankara’ya. Şatafatlı Rıhtım Caddesi kayalık sahildi o zamanlar. Kardeşiyle birlikte dans edercesine hoplayıp zıpladıkları kayaların arasından yengeç ve karides toplar, iskeleden çivileme atlar, yüzme yarışı yaparlardı. Turistlerin yeni yeni keşfettiği Alanya’nın nabzı her daim iskelede atsa da belli bir saatten sonra el ayak çekilir, in cin top oynardı. Lokantacılar geceden attıkları oltalara takılan balıkları toplamaya gelirlerdi erkenden.

“Masal gibi” dedi içinden, “Nasıl da güzeldi o günler.”

Kızılkule ile Tersane arasındaki minik kumsal, gizli plajlarıydı. Annelerinin hazırladığı leziz sandviçleri aldıkları gibi buraya koşar, saatlerce çıkmazlardı denizden. Başka yer yokmuş gibi el kadar koya doluşan, yüzenlerin bir altından bir üstünden geçen balıklar haylaz çocuklara özenirlerdi. Üstleri başları buram buram balık tüterdi oraya her gittiklerinde. Pansiyona döndüklerinde kokuyu alan anneleri zümrüt yeşili gözleriyle tatlı sert bakar, hep aynı tepkiyi verirdi: “Doğru banyoya!”

Kayalıklardan topladıkları denizkestanelerini dikkatle temizleyen çocuklar, dikenlerinden kurtulan büyüleyici deniz kabuğunu satabilmek için birbirleriyle yarışırlardı. Ha, bir de deveci vardı. Binenin önce ürktüğü sonra padişah gibi kurulduğu mahfeden etrafı seyre dalmak ne büyük keyifti. Devasa hayvanın üzerine tırmananların gözünde birden küçülürdü her şey. Bazı sokak satıcıları kaktüs yemişlerinin dikenli kabuğunu şaşılacak bir hızla ustaca soyup buza yatırırlardı. Mevsimine göre buzlu badem, dilimlenmiş karpuz, haşlanmış ya da közlenmiş mısır satanlar eksik olmazdı iskelede.

Belediyeden sonrası halk plajıydı. Anneleri, tersanedeki ıssız koy yerine cıvıl cıvıl halk plajına gitmelerini tembihlerdi hep. Biraz daha ileride Oba Çayının Akdeniz’le buluştuğu Alantur mevkiinin masalsı bir havası vardı. Kıyı boyu sazlıkla dolu çayın kenarındaki portakal bahçelerine dalarlardı bazen; saklambaç oynamak ya da balık tutmak için. Ama ille de o portakalların kokusu. Kabuğunu soyarken zerre zerre gökyüzüne kanatlanan o benzersiz kokuyu duydu birden. Hâlâ var mıydı onlardan? Washington şurada dursun bir başkaydı Yafa; tadına, rayihasına doyum olmazdı turunç, kan portakalı ve King mandalinanın. Bir de narenciye bahçelerinin vazgeçilmezi ekşimekler tabii. Sapsarı çiçekleri baharı müjdeler, yiyenin dişini kamaştıran sulu ince gövdeleri iştah açardı.

Pansiyonun biraz yukarısında çınarların arasından tevazu ile yükselen Kuyularönü Camii’nin altındaki bakkaldan kese kâğıdında gramla alınan kaymaklı bisküvilerin lezzeti unutulur mu hiç? Hemen yan dükkândaki Manav Hasan, dalından yenice koparılmış tazecik portakalları oracıkta sıkıp sunardı müşterilerine. Sağır ve dilsiz hediyelik eşya imalatçısı geldi gözlerinin önüne. Su kabaklarını işler, boncuklarla süsler, ışığını takar, gece lambası olarak satardı. Akşamüstleri ailecek yürüyüşe çıktıklarında, kabaktan gece lambalarını görünce Sindirella masalı gelirdi aklına, heyecanlanırdı.

Bugünün aksine gürültüsü patırtısı az, konuşanı çoktu eski Alanya’nın; dile gelirdi dağ, taş, kale, deniz ve balık… Hatta su kabağı bile kendi lisanınca masallar anlatırdı.