Özden Gülen

 

Sabahın ilk saatlerinde Eminönü Adalar İskelesi’nde parmaklıklara dayanmış, yer, gök ve denizle birlikte güneşin boy göstermesini bekliyordum. Şöyle, nazlı nazlı salınarak önce nurunu göstermesini, sonra da sıcak sarıdan turuncuya uzanan renkleriyle, dünyayı aydınlatmasını ve gönülleri ısıtmasını seyretmek muhteşemdi.

Güneşin ilk huzmeleri boğazın sularında kırılırken kapılar açıldı, benim gibi bir kaç erkenciyle birlikte tahta iskeleyi geçtik. Şehir hatları vapurunun üst katında çay ocağının karşısında, masaların etrafındaki koltuklardan birine yerleştim. Bir simit, yanında demli çay, kâh denizi ve martıları seyrederek, kâh elimdeki kitabın satırlarında dolaşarak bir saatlik yolculuğun keyfini çıkarmaya başladım. Burun kısmındaki açık bölümde, elindeki simitleri parça parça denize savuran ufaklıkların sayesinde peşimize takılan martı sürüsüyle halleşirken; yaklaştıkça yavaş yavaş sis tabakasının içinden sıyrılan adalar, maviyle yeşilin kucaklaştığı bir huzur iklimini muştuluyorlardı.

Hafif çırpıntılı, mavinin grili yeşilli tonlarıyla bezenmiş denizi yara yara Kınalıada ve Burgaz iskelelerine uğradık. Burgazada’nın karşısında şeklinden mülhem ismiyle Kaşık Adası, tepesindeki tek evinin etrafını çalılar bürümüş, üzerinde çığlıklar atarak uçuşan martılarıyla bir macera romanından fırlamış gibiydi.  Kışın sakinliği ile kuşatılmış adaların arasından ilerleyerek Heybeliada kıyılarına yaklaştık.

Adalar ilçesinin dört meskûn adasından üçüncüsü olan bu kara parçası Büyükada kadar bilindik, kalabalık ve turistik değildir belki ama üç tepeyi kaplayan çam ormanları, piknik alanları, ahşap evleri, konakları ve motorlu araç bulunmayan sokaklarıyla

ziyaretçilerine her mevsim kucak açar.

Heybeliada İskelesi’nde karaya ayak basınca sağ tarafa doğru yönelip önüme çıkan ilk banka oturdum. Karşımda göz alabildiğine bir İstanbul manzarası uzanıyordu. Bir oradaki kalabalığı düşündüm, bir buradaki sessizliği. İnsan kalabalığı içinde yitip gitme hissi ne kadar yorucu. Böyle duygularla boğulduğumda nefes alabildiğim en özel yerdir ada. İç yolculuklarımda, hayattan bir mola aldığımda, yazdığımda, okuduğumda, en zor sınavlara çalıştığımda, resim yaptığımda sığınağımdır. İstanbul’a bir saat yakınlıkta, kargaşadan, trafikten, kalabalıktan, malayani meşguliyetlerden binler kilometre uzakta.

Beş dakikalık dinlenmeden sonra ayaklandım. Sahil boyunca sıralanan çay bahçeleri yeni yeni açılıyordu. Bu serin kış sabahında İstanbul’da çalışanlar çoktan ilk vapurla yola çıkmış, okul çocukları ilk derslerine girmişlerdi ki ortalık ıssız görünüyordu. Çay bahçelerinin önünden geçip giden yürüyüş yolunu yarılayıp, geniş caddeden sola doğru döndüm. Gri duvarlarında gölgelerin oynaştığı kilisenin önünden geçip, sokağın yukarısına doğru devam ettim.  Köşede, geniş bahçesindeki ağaçların arasından görünen metruk köşkün kapısını otlar bürümüştü.  Duvarın dibinde biraz soluklandım. Yıllar önce, bu bahçenin çocuklarının dallarına tırmanıp dut yediği ağaçlar şimdi kimsesizdi; içim burkuldu. Bir sonraki sokaktan dönüp dik yokuşu tırmanmaya başladım.

Adanın eski evlerinin birbirine yaslandığı yollarında, zakkum ağaçları ve begonviller arasında dolaşmak insana inanılmaz huzur verir. Dar sokaklarda sıralanmış, bahçeleri yaz kış çiçek saksıları ile çevrelenmiş, bazılarının tahtaları kararmış, bazıları beyaz boyalı eski evlerin arasında yürümek zamanda yolculuklar yaptırır. Sabahın erken saatlerinde taşlıklar çoktan yıkanmış, bahçeler, saksılardaki çiçekler sulanmış, kapı önlerine martı yavrularıyla kedicikler için su ve yiyecek dolu kaplar bırakılmış olur. Hanımlar hava güzelse balkonlarda, bahçelerde, soğuksa pencere önlerinde kahve sohbetinde olurlar. Evvel ezel, adalı kadınların çoğu sabah gün doğmadan kalkar, taşlıkları yıkar, kahvaltı hazırlar, sonra da iskeleye kadar eşleriyle birlikte yürür, vapura bindirip işe uğurlarlar. Eve vardıklarında sabah işlerini tamamlar, çalışanlar mesailerine henüz başlarken onlar zamanlarını ve rızıklarını çoktan bereketlendirmiş olurlar. “Erkenden kalkıp güneşi üzerine doğurmayanlara selam olsun diye mırıldanıyorum.

Bayır yukarı yaptığım zorlu yürüyüşler beni ormana ve muhteşem İstanbul manzarasına kavuşturduğundan, yine zoru tercih ettim. Tepeye doğru, beyaz boyalı kocaman ahşap bir köşkün bahçesinde mimoza ağacını görünce durakladım. Dalları basan sarıçiçekler öyle güzel görünüyordu ki, mutlaka fotoğraflamalıydı.

Adalarda çam ağaçlarıyla kaplı tepeler her daim yemyeşil, bahçeler begonvillerle, zakkumlarla bezendiğinde başka güzeldir. Mimozalar Mart’ta, Erguvanlar Nisan’da açar. Kış ılıman geçince mimozalar bu sene erkenden açmış demek. İyi ki bu güzelliği kaçırmamışım. Sokak aralarında dolaşırken metruk ve kimsesiz görünen köşkleri hüzünle seyrediyorum. Sit alanı olan adalarda yeni nesil inşaatlara izin verilmediğinden ancak tadilat yapılabiliyor. Bir ara kenara çekilerek üst sokaktan gelen faytona yol veriyorum. Faytonlar adaların sembolü elbette. Günümüzde daha çok ziyaretçilerine ada turu yaptırmak için kullanılıyor. Zaten adalar denilince ilk akla gelen fayton ya da bisiklet turu oluyor. Ancak ben yürüyerek yokuş yukarı tırmanmaya gayret ediyorum. Bu güzellikleri seyretmek ve adım adım hedefe ilerlemek insanı dinçleştiriyor.

Heybeliada’ya hangi açıdan yaklaşırsanız yaklaşın, çam ağaçlarının arasında, en yukarıda tek başına bir beyaz ev dikkati çeker. Çocukluğumdan beri hayallerimin, hikâyelerimin evi olan bu mekândan İstanbul manzarası muhteşemdir. İşte bugün de ağır ağır sokaklarda yürüyor, tertemiz çam havasını içime sindirerek, martılarla, kediciklerle halleşerek o son eve ulaşmaya çalışıyorum. Bir ara gökyüzünü kaplayan gri bulutlardan yağmur damlaları inmeye başlıyor, adımlarımı sıklaştırıyorum. Eski, ahşap cumbalı küçük evin bahçesinden bir hanım sesleniyor: “Islanıyorsunuz, buyurun bir çay için yağmur geçici görünüyor.” Duraklıyor, gülümsüyorum. “Başka zaman inşallah” diye cevaplayınca hanım beklememi rica edip içeri koşturuyor. İki dakika sonra elinde bir şemsiye ile görünüyor. Yüzümde de gönlümde de güller açıyor. Hiç tanımadığım bu insanlara teşekkür ederek dönüşte arka tepeden ineceğimi, tekrar uğramamın zor olacağını söyleyerek şemsiyeyi alamayacağımı belirtiyorum. Hanım ısrarla: ”Ne zaman yolunuz düşerse o zaman gelir hem bir çay içersiniz” diyor. En sonunda iskeledeki çay bahçesine bırakmak üzere anlaşıp şemsiyeyi kabul ediyorum. Bu gönlü gani insanlarla vedalaşarak son dönemeçten sağa sapıp kuleli köşkün arkasından ormana giriyorum.

 

Önüme çıkan yol ayrımından yukarı sapıp biraz ilerleyince beyaz ev görünüyor. İyice köhneleşmiş. Çatı katındaki balkon yıkıldı yıkılacak. Büyük hayal kırıklığı, tadilat hâlâ bitmemiş demek. Bahçe kapısındaki tabelada yazdığı gibi, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evinin önündeyiz. O balkon da kitaplarını yazdığı balkon. Müze tabelası hâlâ var ama tadilat dolayısıyla kapalı. En son sekiz yıl kadar önce ziyarete açık olduğu zamanlarda beyaz evi gezmiştim. Üst kattaki çalışma odası küçük abanoz masası, kesme kristalden yazı takımları, duvarlarda aile fotoğrafları ve yazarın kendi elleriyle yaptığı yağlıboya tablolar ile görülmeye değerdi.  Yatak odasında sergilenen gül rengi işli yatak örtüsünü Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın elleriyle işlediğini öğrendiğimde ise hayretler içinde kalmıştım. Camlı dolaplarda yer alan dantel örtüler de yazarın el emeğiymiş ve dantel ile el işlerinde iyi olduğunu da bilmeyen yokmuş zamanında. Bugün içeri girip bu güzellikleri göremesem de bahçe duvarına yaslanıyor, hatıralara dalıp gidiyorum.

 

Orman içindeki dar yolda ilerleyerek Bayrak Tepesi’ne ulaştığımda yağmur çoktan kesilmişti. Tepe her açıdan adaya hâkim muhteşem manzarası ile tam bir seyir noktasıdır. Uzaklarda boydan boya İstanbul… Son zamanlarda gökdelenlerin gölgesinde kalmış kadim şehir. Şehr-i yâr. Ah! Karşıda Bostancı, Maltepe, Darıca, Kartal’dan Pendik tarafına uzanan hatta tepelere tırmanmış binalar. Sol tarafta Kadıköy. Çamlıca tepesine kadar istila edilmiş. Burada epeyce vakit geçireceğim anlaşılan, piknik masasına yerleşiyorum. Birden yıllar önce yurt dışında tanıştığım Silvana aklıma geliyor. Bir şirkette finans müdürü olarak çalışan hanımın Şilili olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Benim Türk olduğumu işittiğinde onun ilk söylediği kelime “Heybeliada” olmuştu. “Emekli olunca yerleşip, yaşlanmayı, ölmeyi, toprağında yatmayı istediğim yer” demişti. Hayretle “Ama o benim hayalim ”deyivermiştim. Karşılıklı gülmüştük. Silvana şimdi nerelerde, gelir Heybeli’ye yerleşir mi bilemem ama ben İstanbul Bursa güzergâhındaki bu adacığa sık sık uğramadan, bu tepede nefes almadan yapamıyorum.

 

Dönüşte arka yoldan Deniz Lisesi mevkiine çıkıyor, tepeden Çam Limanı’nı seyrediyorum. Kış ortasında bile masmavi, süt liman bir deniz, yemyeşil çamlık, aralarda mimozalar… Masal diyarı gibi, bakmaya doyulmuyor. Akşamüzeri hava iyice serinlemeden Değirmen Burnu’nu da dolaşmak istediğimden yavaş yavaş ormandan çıkarak ana caddeye yöneliyorum. Kocaman bahçeli evlerin arasından geçerek cami sokağına geliyorum. Bu sokak ahşap cumbalı birbirine bitişik evleriyle tam bir eski İstanbul… Geçenlerde uğradığımda Kut’ül Amare film seti burada kurulmuştu. Hatta faytonlarla, dönem kıyafetleri giyinmiş oyuncularla canlandırılan sahneyi seyrederken kendimi filmin içinde hissetmiştim.

 

Değirmen Burnu şimdilerde ıssız ve sessiz. Burgaz, Kınalı ve Kaşık Adası manzarası ile ardındaki İstanbul silueti muhteşem görünüyor. Ormanın içinden geçen yolda iki bisikletli ve bir kaç köpek ile karşılaşıyorum. Çay bahçesinin kapalı kısmında sadece iki masa dolu.  Baharda gelip piknik yapmalı diye düşünerek iskele caddesi istikametinde yürüyorum. Uzaktan Büyükada iskelesindeki vapur görünüyor,  henüz ayrılmamış. Demek ki sahilin sonunda, Deniz Lisesi’nin karşı köşesindeki balıkçıya uğrayacak vaktim var. Heybeli’ye gelmişken bu küçük dükkândan balık ekmek yemeden olmaz. Her zamanki dost gülüşüyle hoş geldin diyen usta ile muhabbeti de özlemişim.

 

Dönüş yolunda kocaman şalıma sarınıp vapurun en arkasındaki açık alanda bayrak direğinin yanına oturuyorum.  Zira yavaş yavaş köpükler çıkararak yol alan vapur, geride kalarak gittikçe küçülen ada manzarası, etrafta çığlık çığlığa uçuşan martılar, ağır ağır çekilen gün, kızıla boyanan gökyüzü muhteşem. Duygularını maharetle kelimelere döken şairlere özeniyorum. Eh! Ne yapayım, ben de bol bol fotoğraf çekiyorum. Bir bakarsınız içlerinden birini tuvalde canlandırmak nasip olur.