Meczuplar Kahvesi

Meczuplar Kahvesi

Özden Gülen

Sabah saatleri. Ağır adımlarla Atatürk Caddesi’nden Tahtakale Hali’ne doğru kıvrılan yolu takip ediyorum. Çınarların sarıdan kahverengiye dönmüş yaprakları başların üzerinde uçuşarak dökülüyor. Arada sertçe yalayıp geçen rüzgâr artık şehri kuşatmakta olan kışın habercisi. Çarşı kapısından girince sağ tarafta, kavanozlar, tahta kutular, petekler sıralanmış vitrini ile meşhur bal satıcısı, solda kapısının önüne attığı minik masaları sabahın ilk ışıklarıyla dolmaya başlayan, sıcacık buharı ve mis kokuları tertemiz dükkânı doldurup da dışarılara taşan, müdavimlerine her gün yenileri eklenen çorbacı. Az ilerde, küçük meydanda, koca çınarın solundaki aktar dükkanın kepenkleri yavaş yavaş kaldırılıyor. Yanaşıp selam veriyorum. Tam iki kelâm etmeye hazırlanırken karşımda elinde kahveci askısı, üzerinde gri kazağı, az açık tonundan hırkası ve grileşmiş saçı sakalı ile orta boylu, ancak kırklarında biri beliriyor. Mahcup gözlerini yere çevirince “Süleyman olmalı bu” diye geçiyor aklımdan. Şu bahsettikleri kahveci… “Çayın taze mi” diye soramıyor, lal kesiliyorum. Askıdaki pırıl pırıl bardakların üzerinden sıcacık çayların buharı da, mis kokusu da, sırrı da harelenerek soluduğum havaya karışıyor ve bu iksir ellerimden tutup beni hemen yandaki kahvenin alçak iskemlelerine kadar götürüyor.

Kuytu köşeye iyice gömülüp önüme bırakılmış çay bardağında kaşığı dolaştırıyorum. Çayı şekersiz içtiğimi çoktan unutmuşum. Az ötede bardak, kaşık, tabak ve dahi su, dövme bakırdan kocaman çay ocağının arkasındaki Süleyman’ın elinde adeta bir enstrümana dönüşmüş, birbirlerine değerlerken yaptıkları beste inceden yüreğime işliyor. Raftaki radyodan yükselen bir Harput türküsü; “Kar mı yağmış şu Harput’un başına/Kurban olam toprağına taşına”.

Gözlerimi duvarlarda gezdiriyorum. Küçük çerçevelerde sararmış eski Bursa resimleri, çapraz çakılmış kilim desenli şerit dokumalar, aşağılı yukarılı asılmış rengârenk nakışlı heybeler…
Siyah beyaz fotoğraflarda Allah dostu da var, bir yiğit efe de… Girişin tam karşısında, en üstteki kocaman çerçevede Çanakkale kahramanları, hemen altında boydan, o heybetli duruşu ile Ömer Halis Demir, tam da yüreklerde yaşadığı gibi canlı, vakur, dimdik yerini almış. Kenardaki gaz lambası, tavanda sarkan çıngırak… Dipte kemerli bir tavan altındaki minik hücre ile önündeki çıkmadan ibaret bu dar uzun oda, ortada gürül gürül yanan kovalı sobası, kilim desenli dokuma minderleriyle tahta sekileri, aslan ayaklı ahşap sehpaları, tahta kollu eski koltukları, sobanın arkasında uyuyan kedileri, kapının önündeki sundurmanın altına, oradan da sokağa yayılan minik tahta masalarla alçak iskemleleri ve girişten itibaren her köşeye asılmış ay yıldızlı al bayrakları ile tam da bizden bir mekân.

“Az vaktin olunca konuşalım mı” diye sormuştum ya otururken, bir ara bana bakıyor. Usulca; “Kusura bakmayasın, tek başımayım ya dükkânda, yetişmek zor “ diyor. Olsun beklerim.

Arı gibi çalışıyor Süleyman. Nefes almadan doldurduğu askı ile çevre dükkanlara çay taşıyor, gelen gidenle güler yüzle muhabbet ediyor, bir yaşlıya kendiliğinden ikramda bulunduğu gözümden kaçmıyor. Yerimden kalkıp ocağın yanındaki iskemleye ilişiyorum. Artık bir taraftan bardakları yıkayıp bir taraftan merak ettiklerimi anlatıyor: “Hayat bizim için Tahtakale’den ibaret” diyor Süleyman. Yirmi yıldan fazladır bu dükkândaymış. Dağ köylerinden gelmiş. Babası Tahtakale’de zeytincilik yaparmış. Onun yanında çalışmış, başka bir dükkanda manavlık yapmış derken gün gelmiş kahveci çırağı olmuş. Sonra, yıllar geçip giderken aklına düşmüş,“ben niye çay ocağı işletmeyeyim” diye düşünüp gönül evini açıvermiş. Gönül evi diyorum zira bu mekânla o, hem evini hem de gönlünü cümle âleme açmış.

Süleyman’ın ocağının adı “Vakar”. Hakikaten ismiyle müsemma bir mekân. Dükkânının ancak bekçisi olduğunu söyleyen Süleyman’ın duruşu, konuşması, davranışları hep bir edep ile. Hatta geçen sene Bursa’yı anlatan bir televizyon programında Vakar Kahvesi ile ilgili bölüm olduğunu hatırlattığımda mahcubiyeti kat kat artıyor. “Orada kendimi anlatmış gibi oldum. İnsan yaptıklarını söylemezse evladır, hata ettik “ diyecek kadar da hassas. Onu sıkmamak için kendiyle ilgili detaya girmiyor, sohbeti çay ocağının “Meczuplar Kahvesi” adıyla da bilinmesi mevzusuna getiriyoruz.

“Buraya daha çok fukaralar, dilenciler, garipler, meczuplar gelir” diyor. Ocağın hemen yanından dar basamaklar ile çıkılan üst kata üç divan, iki de koltuk yerleştirmiş. Ortaya iki sehpa bulmuş, cama perde hatta sehpaya saksıyla çiçek bile düşünüp, duvarlarına ev kokusunu sindirmiş. Kalacak yeri olmayanlar isterlerse orada yatarlarmış. “Kimsesizlik, evsizlik çok zor, yaşayan bilir. Hem bana da faydaları oluyor, sabah dükkânı açıp temizliyorlar “ diye anlatırken gözleri gülümsüyor. Tam “biraz daha meczuplardan bahsetse” diye düşünürken o mahcup ses tonu ile devam ediyor: “Halk bunları pek anlamıyor ya, kendilerini itilmiş hissediyorlar, içe kapanıklar. Meczup dünyası işte! Burada başka insan çalışsa gelmezler, anlaşamazlar herkesle. O yüzden işçi çalıştırmam. Aslında bir dinlesek ne anlatıyorlar, bir anlamaya çalışsak; çok renkli, bambaşka bir dünyaları var. Kimi uzayda gezer gezer gelir, kimi Amerika’ya savaş açmıştır. Hatta cenneti cehennemi dolaşmışları, Yunus Emre ile tanış olmuşları vardır. Bir Sabri amca var çok yaşlı; bu kadar terk edilmiş eski ev varken kendine bir çatı altı göstermeyenlere muhaliftir. Kendi kendine bu ıssız eski evler kimsesizlere, evsizlere verilmeli tezini geliştirmiştir. Meczup dünyası işte! Aslında onlar sadece kâle alınmayı bekliyorlar. Kâle alındıkları zaman içlerinde büyük bir ciddiyet olduğunun farkına varıyoruz. Ciddi ciddi konuşunca, gönlünüzü açınca iç dünyalarının kapılarını aralıyor, sizin girmenize izin veriyorlar. Onların dünyasında fazlaca dolaşmak da tekin değil. Sonra oralarda takılır kalır insan. Biz de galiba biraz öyle olduk.” Lafın burasında gülüyor Süleyman. Eliyle şöyle bir geç bunu dedikten sonra sesine sinen hüzünle devam ediyor; “Çevreden meczuplarla çok haşır neşir olduğumu söyleyenler var ama aldırmıyorum. Güzel insanlardır, bizim düşünmeye cesaret edemediklerimizi düşünüyor, hiç yaşayamayacaklarımızı yaşıyorlar. Sırlar önlerinde açılmış bir kere. Onları hem müşterim, hem arkadaşım, hem de kardeşim sayıyorum. Birbirimizi sevmişiz. Ne dedik ‘malum, meczup dünyası’ işte.”

Yüzü de gözleri de yine mahcup ve hüzünlü Süleyman’ın. Derinlerdeki o sırlarla dolu âlemle köprüleri kurmuş, hazineyi görmüş bir güzel insan… “Ne okuyorsun abla” diye soruyor aniden. “Yani, divanları okumuşsundur değil mi? Niyazi Mısri, Rumi meselâ” diye de ilave ediyor. Ah! “ Yine gelsem, bana meczupların hikayelerini, yaşadıklarını, Tahtakale’yi anlatır mısın” diye soruyorum. “Ben ne bilirim ki? İnsan okyanus gibi, içinde ne varsa dilinden kıyıya da o vuruyor. Bizimkisi düz bir hayat, hakkıyla yaşayamıyoruz, ziyandayız diye üzüntülüyüz zaten” diyor. Bir bilsen, bizler çok daha fazla ziyandayız Süleyman.

Göz ucuyla kapının önündekilere bakıyor. Meğer o az evvel anlattığı, uzaya gidip cenneti cehennemi gördüğünü söyleyen Hasan Amca imiş şu alçak iskemlede oturan. “Gel abla tanıştırayım seni, sevinir” diyor. Hasan Amca elinde keyifle yudumladığı çay bardağı, dinlenilmekten memnun, uzun uzun Çanakkale Savaşında bizzat katıldığı taarruzu, Conkbayırı’nı, şehit düşen kahramanları tek tek ismen ve hikâyeleri ile anlatıyor. Uzay macerası da varmış. Bütün bu hikâyeler başka bir muhabbetin konusudur artık.

İzin isteyip ayrılma vaktidir. An itibariyle gerçekliklerinden pek de emin olamadığım meşgaleler, mecburiyetler bizi bekliyor. Baharat almaya diye çıkmıştık, nasibe bak.

O sırlı dünyada en kısa zamanda yeniden soluklanıp Süleyman’ın anlatacağı yaşanmışlıkları dinleyecek, halleştikleriyle halleşeceğiz kısmetse. Nasıl demişti; “Tahtakale’nin delisi de kedisi de boldur.” Eminim ki “velîsi” de öyle.