Medeniyetin İzinde Kale İçi

Medeniyetin İzinde Kale İçi

Özden Gülen

Soğuk ve rüzgârlı bir gün. Şehre hakim tepede parmaklıklara dayanmış seyrediyorum. Önümde göz alabildiğine uzanan ova şehirleşmeye kurban olmuş. Çok değil yirmi sene önce bu noktadan baktığımda binalar birkaç kilometre sonra yerini şeftali bahçelerine bırakır, uzaklarda köyler görünürdü. Karşı dağlara doğru kıvrılarak uzanan Yalova ve Mudanya yolları sağlı sollu iş merkezleri, konutlar, fabrikalar arasında artık fark edilmiyor. Şeftali bahçelerinden ise eser kalmamış.

Tophane tepesi Bursa’nın tam kalbidir. Medeniyetler burada yaşamış, 1326 yılından 1365 yılına kadar tam 39 sene Osmanlı İmparatorluğunun ilk başkenti bu çevrede ve kale içinde yer almış.

Şehrin fethedildiğini göremeyen Osman Gazi ve Orhan Gazi bu noktada yer alan karşılıklı iki türbede metfundur. Ovaya doğru görülen diğer külliyeler, Emirsultan, Yeşil, Muradiye, Ulucami ve Orhan cami ile  hanlar ve hamamlar Osmanlı’nın başkenti olduktan sonra inşa edilmiş, şehir planlı bir şekilde kale içinden çıkartılarak yeni yerleşim bölgeleri açılmış.

Şehri seyrederken bir taraftan düşünüyorum; bir devlet buradan yönetildi ise mutlaka bir saray da olmalı bir yerlerde. Ancak kalıntıları bile ortada yok.

Sol tarafta, kemerli pencereleri ve taş örgü dokusu ile  yüzyıllar öncesinden kalma duvar bize bakıyor. Ön tarafı camekânla kaplı bir restoran görünümünde. Duvarı takip ederek kıyısından yürüyorum. Birkaç eski ev tadilat ile  restorana çevrilmiş. Aralarındaki boş arsa tel örgülü. Zeminde labirent gibi duvarlar gözüme çarpıyor. Tophane parkına geri dönüyorum. Bir asırlık zarif saat kulesi şehri selamlıyor. Meydan ve çay bahçesi her zamanki gibi dolu. Türbeleri ziyaret edip, sağ taraftaki şehit kabirleri önünde Fatihalar okuyorum.

Park çıkışında Tophane Caddesi’nin sağına doğru eski ahşap evler arasında yürüyorum. Köşeyi döner dönmez karşıma çıkan tabela “Orduevi”. Evet o az önce Tophane parkındaki seyir terasında solda gördüğüm tarihi duvarların üzerindeki yapı Orduevi. Geniş bahçesinin içinde başka binalar da var. Bitişiği ise Tophane Endüstri Meslek Lisesi. Lise bahçesi de oldukça geniş. Set üzerinde ve Bursa’ya tamamıyla hakim konumda yer alıyor. Solda yolun üst tarafında Memleket Hastanesi, karşısında da park olmalı. Fakat o da ne? Parkın etrafı tel örgü ile çevrilmiş, yerler kazılmış, bazı kısımlar mavi brandalar ile örtülü. Oysa bu parkta oturup Bursa manzarasına karşı çay içerdik. Merakla yaklaşıp bakıyorum. Arkeolojik kazı alanı yazan tabelanın arkasında bir grup genç konuşuyorlar. Sesleniyorum. Burada ne kazısı yapılıyor, şu devrilip yatan sütun başları hangi dönemden? Sorularımın ardı arkası kesilmeyince, doktora öğrencisi olduğunu öğrendiğim arkeolog arkadaşla tel örgünün iki yanında dikilip uzun bir sohbete başlıyoruz.

Bu alan üç medeniyetin izlerini taşıyan eserler ile doluymuş meğer. Geçmişi Bitinya Krallığına sonra Bizans’a uzanan şehrimiz Osmanlı Devletinin ilk başkenti olduğunda zaten 1500 yıllık bir kale kentmiş. Bu alanda devam eden kazılarda Bizans galerilerine ulaşılmış. Onun üzerinde Osmanlı döneminde yapılmış binaların duvarları, en üstte ise yüz yıl öncesinde inşa edilen ilk memleket hastanesinin kalıntıları varmış. “Desenize yıllardır parkta bütün bunların üzerinde oturup çay içiyormuşuz” diyorum. Karşılıklı gülümsüyoruz. Kazılar devam edecekmiş. Bir taraftan farklı dönemlere ait tarihi parçalar bu alanda nasıl bir düzende sergilenecek onu belirleyecek çalışmalar yapılıyormuş. Aklımdaki asıl soru bölgede bir saray kalıntısı olup olmadığı. Arkeolog arkadaş içtenlikle ve ayrıntılı olarak anlatıyor. Bu alanda değil ama ilerideki lisenin ve yanındaki orduevinin altında tekfur sarayı olduğu düşünülüyormuş. Tabi kazı yapılmadan, elle tutulur bir delil bulunmadığından kesin konuşmuyor. Ancak tarihi verilere göre olmalı diyor. Şehir Osmanlı başkenti olduğunda tekfur sarayının aynı amaçla kullanılmaya devam edildiği biliniyormuş.

Sohbetimiz yarım saatten fazla bu minvalde devam ediyor. Verdiği bilgiler için teşekkür ederek ayrılıyor,  Kavaklı cadde istikametine yürüyorum. Kavaklı cadde Saltanat Kapısı’ndan kale içine girildiğinde hemen soldaki ilk caddedir. Kale kapılarından bir diğeri bu caddenin sonunda yer alır. Kavaklı en iyi korunan ve yenilenen eski caddelerin başında gelir. Bahçesinde anıt çınarları ile eski evler, tadilatı yapılıp sosyal tesis olarak hizmete açılan Haraççıoğlu Medresesi ve caddenin sonunda Yerkapı’dan çıkmadan solda Üftade Dergâhı. Bütün bu güzellikleri ile Kavaklı hakikaten Bursa’nın en güzide merkezlerinden biridir.

Cadde boyunca yürüyerek kale kapısından önceki sağa dönüyorum. Önümde haziresiyle beraber Yerkapı Camii yanında simit fırını, karşısında kapısında Sağlık Müzesi tabelasıyla eski bir ahşap konak… Dar sokakta ağır adımlarla yürüyorum. Babamın çocukluğunun geçtiği ev hisar duvarlarındaki kemerli kapının ardında. Böyle kale duvarları içinde sıra sıra yer alan eski evlerin bacaları hâlâ tütüyor. Arada boş bir arsada yine arkeolojik kazı sahası tabelası görüyorum. Demek kazılar kale içinde de devam ediyor. Bahçeli minik evler, köşe başlarında mescitler ve çınarları ile Tahtalı cadde boyunca ilerlerken tarihe bir yolculuktayım sanki.

Kalenin içinde  Lami Çelebi, Oruç Bey ve Şimşir Dede kabirleri, Alâeddin Bey, İsa Bey camileri ve Lala Şahin Paşa Medresesi yer alıyor. Karşıma çıkan kabirlerde dualar okuyarak yürümeye devam ediyorum.

Labirent gibi, kimiler çıkmaz, kimileri araç sığamayacak kadar dar sokaklara dönüp dolaşıp sonunda kendimi kale kapısında buluveriyorum. İki direk üzerine çakılmış onlarca tabela Yerkapı’nın ardındaki tepelere doğru bizi bambaşka bir maneviyat ikliminin beklediğini gösteriyor. Ay Dede, Abdal Murad, Molla Fenari, Üç Kuzular, Tezveren Dede, Somuncu Baba, Pınarbaşı kabristanı ve Şehitlik… Başka bir günün ve gezinin hikâyesi olacak bu mekânların isimleri dilimde istikameti Üftade Dergâhı’na çeviriyorum. Şimdi gönülden gelen duaları kanatlandırmak vaktidir.