Mehmet Nuri Yardım: “Gelecekten ümitvarım…”

Mehmet Nuri Yardım: “Gelecekten ümitvarım…”

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Müge Aydın

Edebiyatçı, yazar Mehmet Nuri Yardım gazetecilik hayatından sonra Mihrabad Yayınları’nın Yayın Yönetmeni olarak Bâbıâli’de çalışmalarına devam ediyor. Yardım ile çocukluğundan itibaren başlayan edebiyat sevgisini konuştuk.

Edebiyata olan ilginiz nasıl başladı?

Öncelikle kabul etmek gerekiyor ki ilk heyecanlar ve ilk yazı faaliyetleri yazarların hayatında çok önemlidir. İlk teşvikler yazarların, şairlerin ortaya çıkmasını ve eser vermesini sağlıyor. Ailem çok kalabalıktı. Pederşahi bir ailemiz vardı ve bir evdeki nüfusumuz neredeyse 20’ye yaklaşmıştı. Evli üç ağabeyim, eşleri ve çocuklarını düşününüz. Biz de yedi kardeşiz. Velhasıl büyükçe bir evde âdeta bir küçük aşiret gibiydik. Büyüklerin, hele anne ve babanın bu kadar kalabalık içinde çocuklarıyla çok yakından ilgilenebildiklerini söylemek zor. Annem de babam da ümmiydi, okuma yazma bilmezdi. Ama irfanları vardı. Görgülü, güngörmüş, seçkin kişilerin sohbetinde bulunmuş kişilerdi. Bu bakımdan iyi yetiştiğimize inanıyorum. En azından toplumda insanî yönler çok gelişmişti. Yardımseverlik konusunda ebeveynimden çok iyi bir miras kazandığımı söyleyebilirim. Ama ilim konusunda ilk hocam ilkokul öğretmenim Tevfik Yargıcı olmuştur. Allah rahmet eylesin. Çok farklı bir öğretmen hüviyeti vardı. Sadece öğreten değil, aynı zamanda eğitendi. Sınıfta biz minik öğrencilerine âdeta müktesabatını, bütün bilgi birikimini aktarmak ister, heybesindeki irfan yemişlerini küçük ceplerimize doldururdu. Şiir okur, menkıbe anlatır, tarihteki zaferlerimizden bahseder, kıssalardan söz eder, hayat tecrübelerini bizimle paylaşırdı. Şanslı öğrencilerdik aslında. Tevfik Öğretmen tonton, derviş mizaçlı, çelebi duruşlu erdemli bir insandı. Mezun olup da İstanbul’a geldikten ve bu muhteşem şehre yerleştikten yıllar sonra memleketim olan Siirt’e gittiğimde ilk ziyaret ettiğim büyüklerim arasında Tevfik Hoca da vardı. Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Ortaokul yıllarında ilk şiirinizin bir İstanbul gazetesinde yayımlandı, hikâye yarışmasında dereceye girdiniz ve menkıbe yarışmasında “Hasiye Nine” isimli yazınızla birincilik ödülünü kazandınız… Bu süreci biraz anlatır mısınız?

Bahsettiğiniz gibi henüz 13 yaşındayken yurt genelinde dağıtılan bir İstanbul gazetesinde şiirimin yayımlanması, bir dergide menkıbe yarışmasında derece almam şüphesiz beni kamçıladı. O aşk ve şevkle kaleme daha bir sıkı sarıldım. Âdeta bir daha kalemden, kâğıttan, kitaptan kopamadım. Bu bakımdan ben yarışmaların önemine inanırım. Yazı yazan gençlere de mutlaka bu çalışmalarını neşrettirmeleri gerektiğini sıkıca tavsiye eder dururum. Zira bu hâl, bir bakıma umuma açılmaktır, pazara inmektir, sofra açmak, halkın arasına karışmaktır. Yalnız yazdığımız metni yayınlatmadan önce de bir kaç kez okuyup yakın dostlarımızın da kanaatlerini almalıyız. Ola ki, gözden kaçan bir husus vardır, bir eksiklik noksanlık bulunmuştur. Tabiatiyle bu olabilir. Yazılanların sadırda değil satırda olması gerek. Yani kendimize saklamamalıyız, Cenab-ı Allah’ın bize bahşettiği güzel sözleri, iyi cümleleri, hayırlı metinleri, faydalı yazıları başka kardeşlerimizle de çekinmeden paylaşmalıyız ki, iyilikler çoğalsın ve yeryüzünde her yere ulaşsın.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra gazeteciliği nasıl seçtiniz? Söz gelimi öğretmen de olabilirdiniz…

Aslında mezun olduktan sonra değil, fakülteye başlamadan gazeteciliğe başlamıştım. Yani üniversiteyi, basında çalışarak okudum. İyi de oldu. Gerçi biraz zorlandım. Kolay değil. Hem gazetelerde mesai yapıyorsunuz, hem de fakülteye koşturuyorsunuz. Derslere az da olsa devam etmeye, imtihanlara girmeye çalışıyorsunuz. Şükürler olsun, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü tamamladım ve mezun oldum. Haklısınız, aslında öğretmen de olabilirdim. Rabbimiz biz kullarına bazı meslekleri sevdiriyor galiba. Bana da gazetecilik hoş göründü. Belki de temel meşgalenin yazmak olması bana cazip gelmiştir. Bir yazı yazıyorsunuz, gazetede basılıyor ve on binlerce, hatta yüz binlerce kişi yazınızı okuyor.

Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, tahsilim ile mesleğimi birbirine uygun gördüm. Zira edebiyatçılık ve gazetecilik, ülkemizde atbaşı gitmiştir. Bilirsiniz ilk gazetecilerimiz olan Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi gibi şahsiyetler aynı zamanda Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı’nın da öncü kişileridir. Yani hem gazetecilik yapmışlar, hem de şiir ve yazılar, hikâye ve romanlar yazmışlardır. Galiba o üstadlarımızın başlattığı yoldan devam etmek istedim. Bu konuda onlara lâyık talebe olabilir miyim? Sanmıyorum ama inşallah diyelim. Esasen gazetecilik hayatımda daha ziyade kültür sanat vadisinde koşturdum. En çok ürettiğim iş, röportaj yapmaktı. Şairler, yazarlar, hattatlar, sinema ve tiyatro sanatçıları, ressamlar ve diğer sanat mensupları veya ustaları ile uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Bu konuşmalar bana çok şey kattı. Çok değerli insanları tanıdım, onları ziyaret etme şansını buldum. Meselâ Sâmiha Ayverdi, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Münevver Ayaşlı, Süheyl Ünver, Mustafa Düzgünman, Ahmet Kabaklı, Cahit Zarifoğlu, Ergun Göze ve daha yüzlerce isim… Sonra bu mülakatların gazetelerde unutulup kaybolmasına tahammül edemedim, bazı röportajları toplayıp kitaplaştırdım: Şiirimizden Portreler, Romancılar Konuşuyor, Dersimiz Edebiyat ve Babıâli’de Hayat böylece ortaya çıktı. Sanatkârlarla yaptığım konuşmalar da inşallah kitaplaşacak.

Günümüzde gazeteler ne yazık ki artık plazalara taşındı. Bâbıâli’de 1980’lerde hayat nasıldı? O zamanki atmosferi biraz anlatır mısınız?

Bâbıâli hakikaten özge bir semt. Bana göre mübarek bir muhit aynı zamanda. Zira âlimlerin, mütefekkirlerin, şairlerin, yazarların, ediplerin, sanatkârların kısacası gönül dünyası zengin, ruh âlemi derin insanların yaşadığı bir yer. Kanaatimce basın mensupları, semtten ayrılmakla hata etti. Matbaalar taşınabilirdi ama yazıhaneler, bürolar ve idare binaları Cağaloğlu’nda kalmalıydı. Zira Bâbıâli Ahmet Midhat Efendilerin, Namık Kemallerin, Peyami Safaların, Necip Fazılların ve daha birçok meşhur şahsiyetin, kalem erbabının meskeniydi. Böyle bir mahalle terkedilir mi? Ne yazık ki oldu, bu gaflet yaşandı. Şimdi bu imtihanı yayınevleri veriyor. Bir kısmı taşındı, bir bölümü duruyor. Keşke uzak diyarlara giden, âdeta uçsuz bucaksız semtlerde kaybolan yayınevleri yeniden dönse Cağaloğlu’na. Geçen gün Mihrabad Yayınları’ndan çıkıp biraz yürüdüm. Yolda İrfan Yayınları’nın yöneticisi Şakir Öztel Beyle karşılaştık selamlaştık. Çatalçeşme Sokağı’ndan tramvay durağına doğru ilerlerken bu sefer de Temel Yayınları’nın idarecisi Osman Selim Kocahanoğlu Beyi gördüm ve seslendim. Beraber durağa kadar yürüdük. Şunu demek istiyordum. Artık Cağaloğlu’nda kelaynak kuşları gibi olduk.

Hâlbuki eskiden sadece bir sokaktan geçerken bile en az beş on dostunuza, yazar-çizer ve yayıncıya tesadüf ederdiniz. Gazetecilerin ve yayıncıların biricik yemeği çay ve simitti o zaman. Elbette çevrede lokantalar vardı ama umumiyetle taze, sıcak ve demli çayı, mis gibi kokan susamlı taze ve gevrek simitle birlikte daha çok severdik. Bütün gazetelerde, dergilerde ve yayınevlerinde çalışanlar arasında sıcak dostluklar, komşuluklar vardı. Ziyaretleşmeler, sohbetler olurdu. Sonra o acı göçler, hüzünlü vedalar başlayınca bunlar artık birer hatıraya dönüştü. Bugün yine de Bâbıâli Kalesi’ni bekleyen askerler olarak zaman zaman birbirimizi ziyaret ediyoruz. Evet azaldık, ama neyleyelim ki görevimizin başındayız, semti turizme tam teslim etmedik. İnşallah çoğalırız. Belki de bu da bir çeşit kaderdir. Müge Hanım, 1980’lerde basında çalıştım ve tadını aldım. Gazetelerin genelde Cağaloğlu’nda kümelendiği, yazarların komşu odalarında oturdukları ve sık sık buluşup muhabbet ettikleri o az katlı, sevimli ve sıcak binalarda bulundum. Daha sonra mecburen uzaklara gittik, daha doğrusu götürüldük, plazalarda çalıştırıldık. Evet belki binalar daha modern, daha lüks, daha şatafatlı ve gösterişliydi ama inanın eski matbuatın tadını ve zevkini vermiyordu. O yüksek binalar bana hep soğuk göründü, bir türlü ısınamadım. Zaten bir süre çalıştıktan sonra yılın ardından emekli oldum ve yeniden Bâbıâli’ye çok yakın bir semt olan Çemberlitaş’a iltica ettim, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın bulunduğu Köprülü Medresesi’nde 15 sene çalıştım. Şimdi Cağaloğlu’nun tam merkezindeyim şükürler olsun. Prof. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi’nde, Damla Yayın Grubu bünyesinde kurulan Mihrabad Yayınları’nda bulunuyorum. Bâbıâli’de bulunmaktan memnunum. Allah ayırmasın.

Birçok gazete ve dergide muhabir, editör, köşe yazarı olarak görev aldınız. Yolunuzu çizerken, kimlerden feyz aldınız?

İnanın görüştüğüm, dizi dibinde oturduğum, sohbetlerinden feyz aldığım o kadar çok kıymetli şahsiyet var ki, isimlerini anarken bile heyecanlanıyorum. Ya birini unutursam, ya vebale girersem diye… Edebiyat Fakültesi’ndeki hocalarımdan bir kaçını sayayım: Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timartaş ve diğerleri… Bâbıâli’de röportaj yaptığım, görüştüğüm, ziyaret ettiğim âbide şahsiyetler arasında kimler yok ki… En azından beş on tanesini sıralayayım: Sâmiha Ayverdi, Cemil Meriç, Münevver Ayaşlı, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra, Mehmet Emin Alpkan, İrfan Atagün, Ziya Nur Aksun, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Ayhan Songar, Ahmed Yüksel Özemre… Sonra yaşayanlardan Sezai Karakoç, Mehmed Şevket Eygi, Mehmed Niyazi, Ahmet Güner Elgin, Uğur Derman, Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu, Fuat Başar, Mustafa Kutlu ve daha pek çok kıymettar kişi… Bâbıâli bir mekteptir ki orada önce edep dersi alınır. Ben bu okuldan bir türlü mezun olmak istemeyen huysuz öğrencilerdenim. Galiba ömür boyu da buranın talebesi kalmaya devam edeceğim.

Basından emekli olduktan sonra Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın yazı işleri müdürlüğü görevini üstlendiniz. Kubbealtı günlerinden biraz bahsedebilir misiniz?

Kubbealtı yabancı olduğum bir muhit değildi esasen. Öğrenci iken o mekânda verilen konferansları kaçırmamaya çalışırdım. Mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi bu sohbet meclislerinde tanıma şerefine ulaştığım şahsiyetlerdi. Mimaride, edebiyatta ve dilde çok büyük hizmetleri var. Allah kendilerinden razı olsun. Tabii o sohbetler esnasında Tahsin Banguoğlu, Cemil Meriç, Fevziye Abdullah Tansel gibi mümtaz isimleri de dinlemek ve müktesebatından istifade etmek de bendenize nasip oldu. Kubbealtı, şüphesiz kurulduğu 1970 yılından beri ilim, sanat, kültür, edebiyat ve medeniyet dünyamızda özel yeri olan seçkin bir müessese. Biz milletimize muhabbeti, devletimize bağlılığı bu gibi müesseselerde öğrendik. İnşallah aynı yolda hizmet vermeye ve yeni nesiller yetiştirmeye devam ederler.

Etkinlikler düzenliyor, söyleşi programlarını yakından takip ediyor ve çevrenizi bu konuda teşvik ediyorsunuz. Edebiyatın hayatınızdaki yeri nedir?

Ben edebiyatı biraz da ‘edeb’ ile özleştiriyorum. Esasen bu sanat dalının kökü de buradan geliyor. Yani edebiyat, edeb dâhilinde olmalıdır, bu sınırlar çerçevesinde yapılmalıdır. Edipler edebli olmalıdır. Hakaretamiz ifadeler, ağır argo ve küfürlerin şiirde, denemede, hikâyede, romanda veya piyeste yeri olamaz. Diğer edebiyat türlerinde de de şüphesiz. Dolayısıyla eline kalemi alan ve Besmele çekip yazmaya başlayacak olanların buna çok dikkat etmesi gerekiyor. Edebiyat aslında hayatımızın tam merkezinde, başından sonuna kadar içimizdedir. Dinlediğimiz ninniler, yaktığımız türküler, hüzünlendiğimiz şarkılar, sevdalandığımız şiirler, okuduğumuz hikâye ve romanlar edebiyat değil de nedir? Ya sohbet aralarına kattığımız menkıbeler, kelâm-ı kibarlar, vecizeler, atasözleri, latifeler, nükteler?… Hayata veda ederken bile bizi edebiyatın türleriyle ağıtlar ve mersiyelerle sonsuzluğa uğurluyorlar. Demem o ki, edebiyat hayatın ta kendisi, insanoğlunun manevi ziynetidir. Edebiyatı özümüzden çıkardığımızda âdeta bir iskelete dönüşür, manamızı yitiririz. Allah hakiki edebi ve edebiyatı, cemiyetimize, insanlarımıza ve bilhassa gençlerimize sevdirsin.

Kalem Efendileri, Bâbıali’de Hayat, Safiye Erol… Çok sayıda kitap yazdınız. “İbadetten sonra en güzel meşgale yazmaktır.” diyorsunuz. Yeni eserler var mı sırada bekleyen?

Tezgâh boş değil Müge Hanım. Asla tenha durmamalı. Her zaman, hepimiz yeni düşüncelerin, tefekkürlerin, projelerin ve çalışmaların içinde ve peşinde olmalıyız. Ben hayatı 24 saat değerlendirmeye çalışan biri olmaya gayret ediyorum.  Zira söylediğimiz her sözün, kullandığımız her kelimenin, sarf ettiğimiz her kelâmın vebali olabilir. Bizler nefislerimizden, yaşadıklarımızdan, söylediklerimizden ve bize emanet edilen zamandan da mesulüz. Ömrümüzü nasıl ve nerede geçirdiğimiz şüphesiz bizden sual edilecek. Allah bizi iyi cevap ve doğru hesap verenlerden eylesin. Süheyl Ünver, Mustafa Düzgünman, Hamid Aytaç gibi büyük sanatkârlarımız çok çalıştılar, belki de az uyudular ama bugünkü sanatkâr nesli yetiştirdiler. Onları rahmetle anarken, onların yolundan da yürümek gerek. Mademki yeni kitapları soruyorsunuz, bu hakikati sizden gizlemeyeyim ve açıklayayım. Biliyorsunuz üç mizah kitabım var: Edebiyatımızın Güleryüzü, Tarihimizin Güleryüzü, Mizahın İzahı. İnşallah dördüncüsü hazırlanıyor. Ayrıca eski kitaplarımdan Unutulmayan Edebiyatçılar, Dersimiz Edebiyat, Kayıp İstasyon, Safiye Erol ve Ziya Osman Saba’nın yeni baskıları yapılacak. Kedimiz Lokum için bir kitap düşünüyorum. Adı Lokumname veya Lokum’un Günlüğü olabilir. Bakalım ne zaman bitecek, ya kısmet, ya nasip…

Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Yazıyor, çiziyor, üretiyorsunuz. Hizmet etmek, yaşadığınız hayatın hakkını vermek adına örnek teşkil ediyorsunuz…

Estağfirullah. Kendimi bu anlamda başarılı ve çalışkan bulmuyorum aslında. Sosyal medyanın, bilhassa Facebook’un hakkını vermeye çalışıyorum. Burada dostlarıma, arkadaşlarıma, meslektaşlarıma ve talebelerime güzel haberler vermek istiyorum. İyi toplantıları, değerli eserleri, yeni çıkan dergileri muştulamayı zevk edindim çünkü bazen iletişim çağında insanlarımız arasında irtibat kopuyor. Sosyal medyanın böyle hayırlı tarafı olabilir. Belki gençleri kültüre, sanata ve büyük medeniyetimize yönlendirmeye çalıştığım söylenebilir. Bunu inkâr edemem. Ama bunda da tam muvaffak olabildiğimi sanmıyorum… Gayret var, Allah devamını nasip etsin, aşkımızı, şevkimizi bozmasın.

Her yıl düzenlediğiniz atölye çalışmaları ile gençlere edebiyat sevgisi aşılıyorsunuz. Yeni nesli edebiyata nasıl kazandırabiliriz?

Doğrusu on sene önce bu kursu başlattığımda bu kadar devam edebileceğini tahmin etmiyordum. Belki bir hevesle başladık ama gençler sağ olsun alaka gösterdi ve yıllardan beri bu kurs, istikrarla devam ediyor. Öğrencilerimizin sayısını unuttum, ama bini geçtiği muhakkak. Edirne’den Pendik’e, Üsküdar’dan Fatih’e, Çemberlitaş’tan Cağaloğlu’na kadar muhtelif yerlerde bu kurslar açıldı ve devam ediyor. Nasip olursa 15 Ekim’de yine MTTB’de (Cağaloğlu) ve H Yayınları’nda (Üsküdar) yeniden başlayacak. Tabii benim biraz edebiyatçılığım, azıcık da gazeteciliğim var. Bu ikisini harmanlayıp dersleri o şekilde, sentezleyerek vermeye çalışıyorum. 35 ayrı türü işliyoruz, örneklerle renklendirmeye çalışıyoruz, yazarlarımızı davet ediyor hatıralarını ve tecrübelerini dinliyoruz. Bütün bunlar sanırım gençlere cazip geliyor. Hevesleniyorlar ve onlar da edebiyat yoluna girmeye ve yazmaya başlıyorlar. Böyle yetişmiş pek çok kardeşimiz var. Çok seviniyorum. Kitap yazanlar, dergi çıkaranlar, gazetelerde köşe yazarlığı yapanlar ve editörlük hizmetini sürdürenler var. En güzeli de mezuniyetten sonra hocalık yapıp bu kursu verenleri görünce hakikaten mesut oluyorum. Allah’a şükrediyorum. İnşallah maksat hâsıl oluyor, emekler zayi olmuyordur. Cenab-ı Allah hepimizi hayırlı işlerde istihdam etsin, âmin.

Zengin bir kültürümüz var. Bu konuda, siz de duyarlısınız… Anadolu’nun hoşgörü kültürünü yeniden nasıl canlandırabiliriz?

Aslında yol yakın, tarifi basit ve işimiz rahat. Yeter ki bu konuda toplum olarak niyetimizi sahih tutalım. Meselâ geçmişten bugüne gelen büyüklerimiz var. Başta Hazret-i Peygamber olmak üzere dört halife, sahabeler, evliyalar, mezhep imamları, ömrünü ilme hasretmiş âlimler, tasavvuf büyükleri… Örnekse Ahmed Yesevî Hazretleri, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Niyazi Mısrî ve daha pek çok ulu şahsiyet… Bu güneşler silsilesi yüzyıllardan beri yaşadıkları cemiyetleri aydınlatmış, insanları yönlendirmişlerdir. Birer ahlak ve fazilet âbidesi olmuşlardır. Bu nurlu kervanın öncüleri, günümüze kadar akıp gelmişlerdir. Görev bizim. Yeter ki onları keşfedelim, heybelerinden bir lokma yiyelim, çeşmelerinden bir tas su içelim. O zaman Anadolu’nun, daha doğrusu İslam’ın müsamahasını da erdemlerini de görürüz. İyiliklerle donatılan meziyet sahibi insanları fark ederiz. Geçmişle barışık, geleceğe ümitle bakan imanlı kişilerin varlığı bizi hakikaten bahtiyar eder. Ümitvar oluruz. Asla karamsarlığa düşmeyiz. Sadece tarihimiz ve gücünü İslam’dan devşiren tasavvuf dünyamız bile bizi ayakta tutmaya yeter. Daha sağlam bir şekilde zemine basarız. Tarih ve coğrafya o zaman barışır. Sosyolojimiz düzelir. Ben, muhteşem medeniyetimize doğru ciddi anlamda bir ilgi doğduğunu, bu sevginin karşılık bulacağını düşünüyorum.