MEKTUP

MEKTUP

Bugün bir toplantıda, yazdıklarını büyük bir beğeniyle okuyup takip ettiğim bir dostumun epeydir sürdürdüğü bir çabasından haberdar oldum. Arkadaşım dostlarına artık mektup yazıyormuş. Geçen düşündüm, en son mektubu ne zaman yazdım diye, aklıma çok yakınlarda bir tarih gelmedi. Eğer kimseye açamadığımız şu mahrem mektupları bir kenara bırakırsak sanırım biz mektupla iletişim kurma imkânını 90’ların başında hepten boşladık.

Arkadaşım yazdığı mektuplardan o kadar büyük bir keyifle söz etti ki onu dinlerken ben de artık mektup yazayım diye içimden geçirdim. Maili bırakayım, WhatsApp’ın çalakalem selamlarına bir son vereyim, oturup dostlarıma adamakıllı birer mektup yazayım, dedim.

Hem ne güzel olurdu sahi. Arkadaşım durumdan pek memnun. Mektup gönderiyormuş, ama en çok da mektup beklemenin tadına doyum olmuyormuş. Kendisine bir de posta kutusu kiralamış. Ah nasıl duygulandım, benim de Konya’da daha öğrenciyken merkez postahanesinde bir kutum vardı. Ne zaman Kayalıpark’a gitsem ilk işim kutuma bakmak olurdu. Sonra yazdığım mektuplar artınca şehre her çıktığımda yolumu postaneye düşürmek artık zorunlu olmuştu. P.K. 25 Konya. Bu kadarlık bir şeydi işte adresim. Aksi takdirde ya Rehberi Hürriyet Sokağı’nı adres verecektim ya da Matbaacılar çarşısındaki Mestlerin apartmanını. Ne olur ne olmazdı, mektuplar kaybolabilir, ya da bir başkasının eline geçebilirdi.

Sonra mektup yazmaz oldum. Hatırladığım en eski mektuplar arasında Suruç’ta askerken yazdıklarım geliyor. O dağ başındaki sınır karakoluna ne çok mektup gelmişti. Açar okurdum, döner döner bir daha okurdum.

Geçenlerde bir arkadaşın uzun zamandır bir anlam veremediğim tavırlarına içerlemiş, oturup ona adamakıllı bir mektup yazmaya karar vermiştim. Kararım kesindi. Öyle mail yoluyla falan değil, A4 kâğıdına el yazımla, artık Allah ne verdiyse niyetlenip döşenecektim. Sonra vazgeçtim. Bilmem bana ya komik geldi ya da gereksiz. Ama yazamadım işte.

Söz nereden açılmış, nasıl da gelip burada durmuş bilmiyorum, değerli arkadaşım mektup yazmaya başladı başlayalı kendindeki olumlu gelişmeleri bir bir sıralamış, bir de orada bulunan herkesi perişan eden bir hikâye anlatmıştı. Uzun yıllardan beri kendisiyle iletişim kurmayı ihmal ettiği ünlü bir yayınevinin editörüne bir mektup yazmış ve sonra da ondan yana yakıla bir cevap beklemişti. Evet, biraz geç olsa da beklediği mektup nihayet gelmiş, ama içinde oldukça kısa bir not yer alıyormuş. Zaten o notu da arkadaşı oğluna yazdırmış. “Sevgili kardeşim ben de sana senin yazdığın kadar uzunlukta tatlı mı tatlı eski günlerimizi yâd etmek adına güzel bir şey yazmak istiyordum, ama ne yazık ki ben kısmi felç durumdayım ve zor bela söyleyebildiklerimi oğlum ancak not edebiliyor. Hepinizi çok özledim.”

Ortalık resmen buz kesmişti, ama ne yalan söyleyeyim oradaki herkes gibi bende de yazma heyecanını harekete geçiren işte bu kısa notun verdiği mesajdı; elden ayaktan düşmeden yazmak, dostlarımızı hatırlamak ve şimdi klavyenin başında sık sık düzelterek ilerleyen hesaplı cümlelerden kurtulup kalemin akışına teslim olmuş samimi, içtenlikli ve pazarlıksız şeyler yazmak.

Böyle şeyler ne güzel hem. Unuttuğumuz kesin ne çok insan var uzaklarda. Hatta aynı şehirde bile yaşasak birbirimize uzak düştüğümüz pek çok kişi var. Üstelik internet gibi bütün zaman ve mekân kavramlarını altüst eden bir hız içinde istediğimiz herkese ulaşabiliyoruz, ama bir türlü onlarla konuşmuş olmuyoruz.

Ondan işte ben de karar verdim, arada şu çok değerli Kur’an Kursu Öğretmeni öğrencimin hediye ettiği dolmakalemi kabından çıkarıp yeniden yazmaya başlayacağım. Belki klasik edebiyatımızın en önemli formlarından biri olan mektup yazımının o sıra  dışı standartlarını yakalamak gibi bir derdim olmayacak, ama şimdi burada onlardan oldukça uzak bir coğrafyada gerçekte kendilerini kalbime nasıl da heyecanla yakınlaştırabildiğimi o satırlar arasında ifade edebilirim.

Birkaç kırıldığım arkadaşım var, birkaç özlediğim arkadaşım da. Önce onlardan başlamak gerek. Bilmem mesela öğretmen arkadaşlar, sabah öğretmenler odasına girdiklerinde kenardaki masanın üzerinde gelişi güzel sıralanmış mektuplara tek tük de olsa rastlayabiliyorlar mı? Postacılar sadece icra mektupları mı taşıyorlar yoksa trafik ceza bildirimleri mi? Acaba onlar bundan böyle kalpten kalbe gitmeyi dert edinen mektuplara da aracılık edecekler mi?
Merak etmiyor değilim, birbirini yeni yeni sevmeye başlayan insanlar aralarında mektup yoksa en mahrem duygularını birbirlerine nasıl iletiyorlar? Kademe kademe ilerleyen ilgiler kelimelerle nasıl eş zamanlı bir şekilde buluşuyor, mesela arkadaşlıklar nasıl birbirinden kopması imkânsız bir yakınlığa eviriliyor mektupsuz.

Kalem neredeydi onu arıyorum, bir de pelikan mürekkep almalıyım, bulamazsam Quick. Kaleme dört elle sarılıp dostuma uzun ve keyifli mektuplar yazmalıyım. Unuttuğum stilleri bir tarafa bırakıp kendimi kalbimin akışına teslim etmeliyim. Belki artık mektuplara “merhaba” diye başlayabilir, ardından da önce upuzun bir aradan sonra ne diye mektup yazmaya karar verdiğimden söz edebilir, sonra da aramızdaki konulara geçebilirim.

Merhaba hocam, sana bu mektubu Ankara’dan yazıyorum.

Ha bu arada bana açık adresini yazar mısın sana bir iki şey yazacağım da…