MİLLETİN ÖZÜNDEKİ AYNÎYET

MİLLETİN ÖZÜNDEKİ AYNÎYET

Devlet, milletin hayâtiyeti için elzemdir, fakat devletin başına gelebilecek kazâlar, hattâ ölümler, milletin varlığını bitirmez. Bunun en güzel misâlleri, Türk târîhinde görülüyor. Etiketi farklı nice Türk devletine rağmen, milletin adı hiç değişmemiştir. Aynı devirde müteaddid sayıda devlete sâhip olmak gibi imrenilecek vasıf, her zaman Türk milletiyle berâber olmuştur.

Târîhlere “Türk Asrı” diye geçen 16. yüzyılda, Osmanlı Cihân Devleti’nin dışında, bir düzineye yakın başka Türk devletleri hüküm sürüyordu. Safevî, Bâbür gibi çok ön sıradaki siyâsî teşekküller yanında, orta ve küçük boyda pek çok Türk beylik veyâ emîrliği, bu asrın altın zincirine halka olmuşlardı. Merkezî Asya’dan Hindistan’a, oradan Hazar sâhillerine, Kıpçak İli’ne, Baltık Denizi’ne, güneyde Nil’in neredeyse çıktığı kaynak noktasına kadar muazzam bir coğrafyayı idâre eden Türk milleti, 16. yüzyıldan sonra da, bu hâkim vaziyetini bir hayli sürdürmüştür.

Farklı devlet yapılanmasına karşılık, milletin özündeki aynîyet, kültür varlığının sâhiplenişinde ve sonraki nesillere devredilişinde, bütün sun’î sınırları ortadan kaldırmıştır. Nasreddin Hoca, Köroğlu, Dede Korkud gibi millî şahsiyetlerin, geniş Türk coğrafyasının tamâmında benimsenişi, bunlara sayısız mezâr ikrâmı, anılan millet bütünlüğünün en mühim görünüşüdür. Fuzûlî, Nevâî, Bâbür kâbındaki edebî isimlerin, yine sınırlar ötesi bir kabûl görmesinde, aynı millî nazarı tesbît ediyoruz. Devlet kesreti, aslâ millet vahdetine mâni değil.

Hânedânla devlet mukâyesesinden çıkan kanaatlere gelince, burada ulemâ beyninde ihtilâf ve de muhtelif rivâyetler var. Tesbît edilebilen ilk Türk devletinden günümüze kadar, adı “devlet” diye konmuş bütün siyâsî teşekküllerin, aslında bütünün parçası olduğunu, buna istinâden de, bir tek Türk Devleti’nden söz edilebileceğini söyleyenler, bahsedilen parçaların hepsinin hânedân ismi olduğunda birleşiyorlar. Nihâl Atsız’ın da savunduğu bu düşünce, Türk Devleti’nin devamlılığını dile getiriyor.

Farklı Türk devletlerinin, aynı zaman diliminde, üstelik birbirleriyle kanlı mücâdelelere girmiş olması, onların, hânedân nüansına sığmayacak ayrılıklar taşıdığını belli ediyor. Bunu ifâde eden bir diğer görüşe nazaran da, hânedân esprisi üzerinde yükselen bu siyâsî yapılar, zamanla dinî ve coğrâfî faktörlerle, daha iri ayrılık vesîleleri bulmuşlardır. Buradaki “din” kelimesini, “mezheb” seviyesinde anlamak lâzımdır.

Her ne kadar, hasımâne fiillere imzâ atmış olsalar da, hâkim tebaalarını teşkîl eden Türk unsuru göz önüne alındığında, bütün bu hânedân veyâ şahıs ismi taşıyan kuruluşların, aynı genel başlık altında toplanmalarına, itirâz edecek yoktur. Ancak, alt başlıklar atılmaya başlanınca; Yavuz’lu, Şâh İsmâil’li, Kansu Gûrî’li cümleler, sübjektif elbise giyme telâşına düşeceklerdir. Daha da ileri noktada, Osmanlı ile Altın Orda’nın ve Horasan, Mâverâü’n-nehir’den başlayarak boydan boya Orta ve Yakın Doğu’nun Türklük şirâzesini çıkarıp, ardında harâbeler bırakan Timur’un; Yıldırım, Toktamış, Ferec isimleriyle aynı hizâya bir türlü sokulamayan icraatı duruyor.