Milletlerin Hâfızası Şahsî Renklere Pek Fazla Îtibâr Etmiyor

Milletlerin Hâfızası Şahsî Renklere Pek Fazla Îtibâr Etmiyor

Güneş’in ışıkları altında kurulmuş bütün devletlerin, belli zamanlarda Yavuz Sultan Selîm markalı iktidâr gücüne ihtiyaçları olmuştur. Hattâ aynı devletin ömür defterindeki mükerrer sayfalarda, bu ihtiyaç tekrarlanabilir. Bizim Sultan Dördüncü Murâd tecrübemiz, bunun en karakteristik misâllerindendir.

Milenyum yılları diye kapıp koyverdiğimiz dışı cilâlı, içi kof devirde; ortada şirâzesi falan kalmayan cemiyetin, gündelik basit hayâtında dikiş tutturamadığı herkesin mâlûmu iken; arkasına o cemiyeti alan devletin, ayakta, dik durabilmesi mümkün mü? Artık serî haber hâlindeki intihar bültenlerine çadır kuran rûh dinginliği, millet gibi, devlet gibi sosyal yücelişlere kapılarını çoktan kapatmış görünüyor.

Şâh İsmâil’in unvânından kinâye, daha şehzâdeliğinde Selîm Şâh diye millet muhâyyilesinin er meydânına yerleştirilen Sultan Selîm; babası, kardeşleri ve bildik, tanıdık devlet ricâli tavırları arasında belli bir prosedürden geçirilmesi îcâb eden “taht”a çıkma vâkıâsında, haddinden fazla vakit kaybettiğinin farkındadır. Bütün saltanatında, tekmil icraatın âcil sıfatlarla îfâsı, diğer şahsî ve irsî sebeplerle berâber, en çok devlet gemisini muhâfazalı bir limana çekme düşüncesindendir.

Tamâmı sekiz sene süren Yavuz Selîm Devri’nin; siyâsî, târîhî, sosyal vb. pek çok başlık altında tahlîli yapılmıştır. Ancak, bu değerlendirme cümle ve paragraflarının neredeyse hepsinde, ihmâl edilen mühim bir husus vardır. O da, Yavuz’un şehzâdelik döneminin ya hiç kaale alınmayışı yâhut geçiştirilmesidir. Hâlbuki Sultan Selîm’in, o sekiz seneye asırlık icraat sığdırmasında en yüklü pay,  pek bereketli ve semereli şehzâdelik devresinde, sancağa çıktığı yerlerdeki ses getiren adımlarındadır.

Sultan Bâyezîd, irâdesi dışında gelişen hâdiselerin getirdiği noktada, devlet gemisinin başına oğlu Selîm’i geçirdi. Bâyezîd’den sâdır olan bu görünüşdeki hâkân rızâsı, dedesinin babası lehine tahttan ferâgat edişindeki cemîle ve hikmetten oldukça uzaktı. Zîrâ Selîm’in saltanat makâmına yönelen azmi ve arkasına aldığı rüzgâr, Bâyezîd-i Velî’ye bir başka tercîh hakkı tanımıyordu. Sultan İkinci Murâd’ın, Segedin Andlaşması’nı tâkib eden günlerde Manisa’daki Şehzâde Mehmed’le yaptığı becâyiş, oğlunun mürüvvetini Dünyâ gözüyle görmek isteyen bir hükümdâr babanın, gurûr tarafı ağır basan sevgi molasıdır.

Târîhî gelişmeler hakkında, ilim disiplini dışına çıkılarak ortaya konacak birtakım nazariye ve faraziyelerin hiçbir kıymeti yoktur. Bâzen, “öyle olmasaydı da, şöyle olsaydı…” diye açılan tahmîn ve temennî paragraflarında, akan târîh suyunun mecrâsını değiştirme denemelerine girişilir. Yavuz Sultan Selîm Hân için de benzer cümleler, çok fazla kurulmuştur. Elbette, insan denilen varlığın, târîh üzerinde de tasarruf hakları vardır. Buna, kimse karşı çıkamaz. Hele, bir de bahsettiğiniz şahıs Yavuz âyârında bir mâdeni parlatıyorsa, söze hudûd çizmek müşkil hâle geliyor.

Şâyet, Sultan Selîm bir müddet daha hayatta kalabilseydi, Dünyâ’nın bugünkü görünen ve görünmeyenleri çok farklı olurdu. Buna, kimsenin itirâz ettiği yok zâten, ama aczimizin fotoğrafında, Yavuz’un ömrüne sâlise ilâve edemeyişimiz çerçevelenmiş. Aynı “şâyet”li söz kalıplarını artıdan eksiye, aşağıdan yukarıya doğru, istediğiniz sayıda çoğaltabilirsiniz. Fakat netîceyi değiştiremeyen bu tarz dertleşmelerin, târîhî hakîkatlere duyulan hürmeti arttırdığı söylenebilir.

Kaanûnî Devri’nin ilk on yılına sığdırılan ve Avrupa arâzisinde kazanılan serî zaferlere Yavuz Sultan Selîm’in tuğrası basılabilseydi, Sultan Süleymân’ı Don-Volga, hattâ daha ilerideki Türklük coğrafyasında düğüm çözerken görebilirdik. Kezâ, Fâtih Sultan Mehmed, bizim çok erken bulduğumuz bir yaşda ebedî âleme gitmeseydi, Yavuz ve Kaanûnî için ne kadar değişik bir vazîfe listesi çıkardı? Her şeyden önce, İtalya’nın fethini gören Bâyezîd’le Cem, bir trajediye kahraman olmaktan kendilerini alıkoyarlardı.

İşte, “şâyet”lere prim vermeyen târîh, beğensek de, beğenmesek de kendi hükmünü yürütüyor. Önemli olan, geçmişe bakarak geleceği plânlayabilmektir. Hatâların, sevapların dökümü, târîhe malzeme olan hâdiseleri sistemli bir şekilde dosyalayabilmekle mümkün. Milletlerin hâfızası, şahsî renklere pek fazla îtibâr etmiyor. Orada revaçda olan, daha ziyâde mâşerî edâ ve titreyişler.