Mim Kemâl Öke ile söyleşi: “Muhabbet ilmini, mârifet ilmine dönüştürebilmek gerek…”

Mim Kemâl Öke ile söyleşi: “Muhabbet ilmini, mârifet ilmine dönüştürebilmek gerek…”

dav

Söyleşi: Müge Aydın

İktisat, Tarih, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Mim Kemâl Öke ile buluştuk. Önce, “Ben protokolü sevmem!” diyerek söze başladı. Sonra da masanın üstüne koydu bir bir unvanlarını. Cambridge ve Sussex Üniversitesi’ndeki parlak öğrencilik yıllarını konuşmadık. Cambridge Üniversitesi’nin açtığı mescitte imam olmasını konuşmadık. Ermeni Sorunu, Filistin ve Musul üzerine konuşmadık. 35 yaşında profesör olmasını konuşmadık. Peki, biz neler konuştuk? Sevgili kızı Nazlı sayesinde, gönül verdiği “Yaralı Ceylanlar” ile “Hizmet Yolu” üzerine hasbıhal eyledik. Hayat yolculuğunda pusulası kalp, rotası aşk olan gönül ehlinden cana can katan katreler dinledik.

Hocam, Youtube kanalınızdaki videolar dikkat çekiyor. İzleyenleri etkiliyor. “Mim Noktası” dile geliyor. Sormak isteriz, Mim Noktası bize neler anlatıyor?

Tasavvufa duyduğum yakınlık otuz seneyi aşkın bir süreyi buldu. Bu sürecin son yedi senesinde, yaşadıklarımı kaleme dökmeye başladım. Kitap olarak yazdığınız vakit mahdud bir okuyucusu var ancak teknolojiden yararlanıp kısa videolar olarak Youtube ve sosyal medya üzerinden paylaşımlar yaptığınızda insanların kalplerine dokunabiliyorsunuz. İnsanların kalplerine dokunmak önemlidir. Hz. Mevlânâ’mız, “Bir gönül aldın mı? Bir gönüle girdin mi?” diye buyurur. Bunu yapmak lâzımdır. Teknoloji deyince, bu mecrâları olumsuz kullananlar olabilir. Herkes de bu yolda müştekîdir. Bunları yasaklamak yerine, müsbeti ortaya koymak yerinde olur diye düşündük. “Hocam, böyle bir yola gitsek iyi olmaz mı?” diye çocuklarım teşvik ettiler. Dolayısıyla kendi içinde bir teveccüh oluştu. Tasavvufun birçok tanımı var, benim için “Mim” kaim. Muhabbet ilmini, mârifet ilmine dönüştürebilmek gerek.

“Elif, lam, mim” bir tamamlanışı anlatıyor…

Mim, anahtar. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ismi şerifi. Allah’ a ulaşmak için bir anahtar. Öyle bir nokta ki, “Nokta-i Süveydâ” deniyor adına. “Kalplere vur bir zımba!” diyorlar ya… Hadi bakalım! “21. yüzyılda kalplere böyle bir tasavvufî dokunuş, bir aşk cezbesi olabilir mi?” diye düşündüm. Mim Noktası böyle gelişti. Nazlı ile “Şems Noktası” dile geliyor. Nazlı, aydınlatıcı güneşimiz bizim. Hazreti Mevlânâ’nın da hayatında bir Şems vardı. Tasavvufî züht kısmının, aşka giden dönemecin başındaki kişiydi. Nazlı ile birlikte ilahîler söylüyoruz. İş burada bitmez, devamı da gelecek inşallah.

Peki, devamında bizi neler bekliyor?

“Yaralı Ceylanlar Kulübü” ile hizmet etmenin önemini vurguluyoruz. Dervişlik, yan gelip yatma yeri değildir. Dervişler, toplumsal bir görevi îfâ ederlerdi. El öptürmezlerdi, insanlara hâdim olurlardı. Cenab-ı Hakk lütfetti, bana Nazlı’yı ve Nazlı gibi olanları verdi. “Göster kendini!” dedi. Muhabbet ilmini, mârifet  ilmine dönüştürüp yaralı ceylanlara yardım etmek gerek. Sadece engelli çocuklar değil, gönlü yanan herkesi kulübümüze kabul ediyoruz. Sanmayın ki formel ancak manevî boyutu olan bir kulüp. Elest Bezmi’nde Allah’tan ayrılmanın acısını hisseden herkese açık kapımız. Hepimiz bir yaralı ceylanız. Kopmuşuz, gelmişiz, gurbetteyiz… Altın kafes içinde bülbül gibi inliyoruz, güle âşığız. Onu terennüm etmek için yuva kurduk, koza yaptık kendimize.

“Yaralı Ceylanlar Kulübü” ile birlikte “Mim Terapi” de gelecek inşallah. Mim Kemâl hem İstanbul’da, hem de İstanbul’un dışında konferanslar veriyor. Bilfiil haftada iki gün engelli çocuklarla çalışıyorum. Şu anda hitap ettiğim elli kişi. “Mim Terapi” ile müzik terapisini bu kanala verdiğim takdirde, ister Adıyaman’da olsun, ister Tekirdağ’da olsun, herhangi bir engelli ailesi çocuğuyla birlikte bu dersleri takip edebilecek. İnşallah, 3 Aralıkta yani “Dünya Engelliler” gününde, hem “Yaralı Ceylanlar Kulübü”nün videolarını, hem de “Mim Terapi”nin videolarını paylaşacağız. Bunlar bilâbedel yapılıyor. Hayır olarak yapılıyor. Allah inşallah makbul eyler.

Her çocuk bize Allah’ın hediyesi. Nazlı da bizim için bir hediye. Onunla birlikte yeni köprüler kuruyorsunuz. Sosyal sorumluluk projesinin ötesinde, bir insanın hayatına dokunmanın, kalbine dokunmanın güzelliğini izliyoruz birlikte. Nedir bir insanın kalbine dokunmak?

Bir insanın kalbine dokunmak, ona format atmak demek… Hemen bir tablo çiziyorum size. Nazlı doğdu ve küvözde geçirdiği günlerden sonra eve geldi. “Allah’ım ben ne yaptım da böyle geldin?” diye sordum. Vatanım, milletim için çalışıyordum. Daha çok hizmet yapabilecek bir insandım. Sadece, düşünce sistematiğimden bahsediyorum. Oysa son on beş yıldır sabahları işe gitmeden önce kızımın odasının kapısını açıyorum ve Nazlı’ya bakıyorum. Bir melek uyuyor orada. “Allah’ım ben hayatımda ne büyük iyilik ettim ki, rızanı nasıl kazandım ki, bana böyle bir nimeti lütfettin?” diye soruyorum. “Nâmütenâhî hamdım ve şükrüm vardır sana.” diyorum ve secdeye kapanıyorum. İki adam da aynı adam, iki çocuk da aynı çocuk…

Peki, ne değişti?

Ne değişti biliyor musunuz? Ganiyy-i Muhtefi’nin Meratib-i Tevhid Risâlesi adlı bir kitabı vardır. Tasavvuf yolunda sâliklerin geçirecekleri süreci anlatır. “Sürecin sonunda, eğer miracınıza kavuşursanız kendinizi şanslı sayın.” der. Âlemi cemâle uruc eylediniz, sonra tekrar dünyaya geldiniz. Ne değişti? Aynı adamsınız! Ahmed Yüksel Özemre ne der biliyor musunuz? “İdrak değişti, idrak!” der. İşte tasavvuf bunu yapar. Kalbe dokunarak, insanın içine aşk cemresini düşürerek oradan hareketlenmesiyle birlikte bütün vücudunuzu, kromozomlarınızı muhabbetullah ile istivâ ederseniz, idrakinizi değiştirirsiniz. Bu aklın nurlanması meselesedir. Kalpteki tek bir noktadan başlar, bütün aklınızı kapsayacak hâle gelir. Tasavvuf, idrak demektir. Baktığınız yer aynıdır, ancak bakışınız değişmiştir, basiret kazanmıştır. Beş duyunuzu olması gereken olgunluğa ve letâfete taşımaktır.

Çocuklardan konuşurken, izninizle çocukluğunuza dönmek isteriz. Galata Mevlevîhânesi’nin bahçesinde bir çocuk ne yapar? Neler hisseder? Geleceğimiz, geçmişimizde mi saklıdır?

Enteresan değil mi? Akıl, sır ermez! Küçücük çocuk, ortaokul öğrencisiydim henüz. Orayı buluyor, bulduruyorlar. O hissi hâlâ hatırlıyorum. Bir anda boşluk hissettim. Sanki başka kimse yokmuş gibi ses kesildi. Dışarısı, Beyoğlu kaynıyor ancak hiçbir şey duymuyorsunuz. Şimdi bir ad verebiliyorum, ruhanî tatlı bir huzur diyebiliyorum. Semâhâne dönüyordu etrafımda. Beni davet ettiler, semâ izledim. Ve bir gün ilk semâm için o meydana çıkacağım aklıma, hayalime gelmezdi. Şeyh Gâlib çekiyor demek ki! Bütün semâhânelerde çalıştım ancak orayı nasip etti Allah. Büyüklerin gel demelerine ihtiyaç yoktur, öyle bir çekerler ki mıknatıstır onlar. Postnişin olduktan sonra da ilk semâm yine oradaydı. “Derviş olan, deli olagan olur.” derler. Bize gülen çok olur, aldırmayız ama böyle işte…

Modern zamanların yorgun kalpleri arayış içinde. Yeni akımlar, yeni tatlar arıyor:  Zen, Feng Shui, Reiki… İsimler değişiyor, arayış değişmiyor. Bir noktadan sonra kişi isimlerle oyalandığını hissediyor, yalnızlık hissediyor. Bu hayat yolculuğu,  “Yaralı Ceylan” olmadan olmuyor mu?

Bir kere kalbin kırılacak, incinecek ki bir dergâh bulasın. Hazreti Allah, “Önce dîvâne kılar sonra, saraya oturturum.” diyor. O zaman insan Hakk ile yeksan olmuştur. Bîçâre ceylan gibi ne yapacağını bilmez hâle gelir. İşte o zaman kalbi hazırdır. Cenab-ı Allah, dervişanını böyle insanlardan seçer. Neden? Çünkü onlar, bu acıyı çekmiştir. Katı adam, kendini düşünür. Başkasına hayrı olur mu? Bak! Ne diyorlar, “Bir baltaya bile sap olamamışsın!” diyorlar. Al işte, böyledir bunlar! Kalbin yaralanmışsa sen acıyı bilirsin. Onu alırsınız, önce kalbini tamir edersiniz, sonra da “Git bakalım, başka yaralı kalpleri bul!” dersiniz.

Birtakım isimler söylediniz, onlar da yapmaya çalışıyor bunu. Kim ne yaparsa yapsın, kimseyi eleştirmek bize düşmez. Peki, essah olanı hangisi? Söylediğim bir tek şey var: “Samimi misiniz?” İşin içinde para yoksa, renk- cinsiyet ayrımı yoksa, hiçbir beklentiniz yoksa o zaman gerçek insanın yanındasınız demektir. Sizden bunları istemiyorlarsa… İşte tasavvuf için “Demir Leblebi” derler. Yaralı ceylanlar diyoruz ya, kimin av, kimin avcı olduğu da belli değildir. İbrahim Ethem’in karşısına ceylan belirdiği vakit ne oldu? Kim av oldu? Nereye getiriyorum sözü, benim kızım benden güçlü. Ona engelli diyoruz değil mi? Hayır! Engelliler, bizim engellerimizi kaldırmak için gelmişler. Bizim perdelerimizi kaldırmak için gelmişler. Onlar iyilik feneridirler, kalbinizin, gözünüzün önündeki perdeleri kaldırmaya gelmişlerdir. Nefs mertebelerinde en üst seviye “Safiyullah” ise onlar zaten o mertebede. Biz de nefs bitmez, onlarda biter. Allah defolu mal yaratır mı? Hikmeti bulmak lâzım. Nazlı benim için geldi, toplum için geldi. Onun her gittiği yerde bir fener yanıyor. Nasıl yapıyor ben de bilmiyorum…

Toplum diyoruz; Medine, medeniyet, paylaşım diyoruz lâkin… Medeniyetin neresindeyiz?

Açık söylemem gerekirse, medeniyetin çok gerisindeyiz… Dünyada bu kadar medeniyetsiz başka bir dönem yaşadığımızı söyleyemem size. Bunun dinle imanla, parayla pulla hiç ilgisi yok. Giderek barbarlaştığımız, giderek yozlaştığımız küresel döngü içindeyiz. Kabalaşıyoruz, katılaşıyoruz… Böyle bir sarmalın içindeyiz. Bu durum sadece bize özgü değil, 21. yüzyılda insanlığı tehdit ediyor. İnsanlar kendi varlıklarının aslına mazhar olamazlarsa, metafizik derinliklerine vâkıf olamazlarsa çıldırırlar. Cinnet çağı diyebiliriz…

Sanki, Munch’ın “Çığlık” tablosu gibi…

İnsanlar hüzünlü ama niye üzgün olduğunu bilmiyor. Öfkeli ama niye kızgın olduğunu bilmiyor. Yorgun ama niye bezgin olduğunu bilmiyor çünkü kalplerine erişemiyorlar. Akıllı telefon ile her şeye erişiyorsun ama kalbine, erişemiyorsun. O zaman “aşk” telefonunu kullanacaksın. Aşk yok, sevgisizlik var artık. Bencillik var, hem de patlamış vaziyette.

Terapilerden bahsettik. Ses, nefes dedik. Konuştukça “aşk” dile geliyor. Hocam, aşk nedir?

Aşk, yaradılışın sırrıdır. Aşk, hayatın işleyişinin mekanizmasıdır. El Vedûd olan Allah’ın, “Hayy” esmasıyla hayat vermesidir. Aşk çok tehlikelidir aslında. Âşık olduğunu zannedenler var. Karısını on beş yerinden bıçaklayıp öldürenler var. “Niye yaptın?” diye sorduğunuzda da “Çok âşığım” diyor. Böyle aşk olmaz! Âşık isek biz kendimizi mahvederiz. Kendini ifnâ edeceksin, sevdiğini öldürmeyeceksin. Sen onun için öleceksin, kendinden geçeceksin. Bu aşk seni Leylâ, Leylâ derken Mevla’ya ulaştırır. Muhabbet budur mîzan ile her şeyi yerli yerine yerleştirirsin. Allah bunun fennini koymuş kafana göre gidemezsin işte.

Tasavvuf, “Ledün İlmi” dir. Kalbindeki her şeyi bir kenara bırak.  “Evladı ıyalden geçerek” bir noktaya geleceksin. Leylâ’yı bırakmak ile bitmiyor film. Muhabbetten Mecnun ol, gel ehli mârifet ol. Allah kalbini önce boşaltacak, sonra istivâ edecek, tezyin edecek. Allah’a olan muhabbet yerli yerinde ölçüsünü bulacak. Daha sonra diyeceksin ki, bu eşimin odası, bu çocuğumun odası, bu ülkemin odası, bu ümmetimin odası… Her şeyi yerli yerine oturtacaksın. Bu diyardan geçerken de geriye bakıp “Her ne varsa, aşk imiş” diyeceksin. Son anda bunu diyebilmek… Ve Hazreti Aşk’a kavuşmak…

Aşk deyince, söz Hazreti Mevlânâ’ya geliyor. Hazret, “Güzel ses ile âşıkın ateşi artar.” diyor. Siz de çalışmalarınızla hayatın ritmini tutuyorsunuz. Ses, söz, semâ ile aşk vücut buluyor.

Allah lütfetti, tasavvuf yolculuğunda farklı ekollerle yetiştim. Züht ve takva dönemim oldu, çok ağır imtihanlardan geçtiğim dönemlerim de oldu. Dîvân-î Kebîr’i okumaya başladığımda, içimi başka bir heyecan sardı. Bunu hissettim. Mûsıkî irşad vesilesidir. Hazreti Pir böyle görüyor, “Semâ Mûsıkîsi’nden zevk almayan bizden değildir.” diyor. Yunus Emre de “Ehli tevhidin eğlencesi zikrullahtır.” diyor. Bu âlemde, Allah’ın adını zikretmekten daha güzel bir şey olduğunu sanmıyorum. Burada insanın vücudu zerrelerine kadar aşk ile doluyor. Artık kendini tutamaz hâle geliyor.

Semâ’nın dört selâmı vardır. Birinci selâmda şerîatı öğretirler. İkincisinde, Allah’ı öğretirler. Üçüncüsünde, Allah’ın o büyüklüğü ve haşmeti karşısında aşkı öğretirler. Dördüncüsünde, mârifeti öğretirler. Şerîat, tarikat, hakikat ve mârifet birbirini izler. Hakikati gördükten sonra mârifet ehli olarak hizmet etmek edersiniz. Yunus Emre, bir ilahîsinde “Ah! İlk zikrimi aldığım vakitteki coşkulu dervişi çok arıyorum.” der. Semâzen olarak çıktığınızda coşkuya kapılıyorsunuz. Dördüncü semâ, “post semâdır”, dördüncü semâya kadar postnişinler yerlerinden kımıldamazlar. “Tut Kemâl kendini!” diyorum. Dördüncü semâda ise postnişin göğsünü açar, Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi “kendinden sıyrılıp” devran eder. Siz de kadere öyle bir bakacaksınız ki, size lütfettiklerinden dolayı aşk ile semâ edeceksiniz.

Efendim, güçlü bir kaleminiz var. Bununla birlikte yazılarınızda yalın ve akıcı bir üslûbunuz var. Edebiyata, yazmaya olan ilginizden bahseder misiniz?

Yazı yazmadan duramam. Küçüklüğümden beri böyleydim. Geçen gün eşim de “Ne yapıyorsun? Devamlı yazıyorsun, 40 senedir yazıyorsun.” diyordu. Evet, tutamıyorum kendimi. Doluyorsunuz, taşıyorsunuz. Şimdi de hâtıralarımı yazıyorum. Yazı yazmayı seviyorum.

Yeni akademik dönem başlıyor. Dinlemek isteriz, öğrencileriniz ile aranız nasıl?

Yeni nesli seviyorum. Hepsi evlatlarımdır. Nazlı bana baba olmayı öğretti. Kendi çocuğuna babalık yapamayan, gidip de başka çocuklara babalık yapamaz. Sen önce kendi çocuğuna tâlim et. Nazlı beni baba yaptı. O babalık şimdi, kendi öğrencilerime de yansıyor. Çocuklar gelir, odamda oturur. Ben toplantıya giderim, arkamdan takip ederler. Tatilde bile eve geldiler. Hanım da hazırlıklıdır zaten. Sevgi verirseniz, sevgi alırsınız. Sevgi veren hoca olmak lâzım. Öğretim görevlisi deyimi ne kadar soğuk bir deyim, “Dersini versin de gitsin” der gibi… Hocalık ise başka, babalık da var içinde. Çocuklar, bir şey verdiğiniz vakit karşılık verirler. Yeni nesilden ümitliyim.

Efendim, yoğun programınıza rağmen bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Sağ olun, var olun.