Mîmâr Sinan İmzâlı Herhangi Bir Duvar, Sütûn, Köprü Kemeri Üzerinde Yazı Bulunmasa...

Mîmâr Sinan İmzâlı Herhangi Bir Duvar, Sütûn, Köprü Kemeri Üzerinde Yazı Bulunmasa Da, “Şâheser” Makâmındaki Nağmelerini Herkese Duyuruyor

102

Vesîka yâhut belge, târîhin “ilim” sıfatı ile anılmasının baş şartı. Onu, “masal”dan , “destân”dan ayıran husûsiyet, belge ile sahneye çıkıyor.

Belge, insanın kendinden sonrakilere bıraktığı “iz”dir. Muhtelif miktârda, az veyâ çok mâlûmât, belgeye nüfûz etmelidir. Üzerinde bilgi yükü bulunmayan hiçbir nesne, belge vasfını hâiz değildir.Belgenin bilgi merkezli tasnîfinde, “yazı”, geçit mevkiinde duruyor. Yazılı belge ile yazısız belge, aslâ birbirinin rakîbi olarak görünmüyorlar. Bilâkis, ikisinin de çok mühim husûsiyetleri var. Elbette, yazılı belgenin anlatma ve anlaşılma kolaylığı inkâr edilemez. Ama yazısız nice târîhî eser, Dünyâ’nın hemen her yerinde, insanın yanı başında ve de hayâtın içinde dimdik nazar ediyor. Yâni, belgenin yazılı olanı, doğuştan imtiyazlı bir statü elde edememiş. Hattâ bâzı durumlarda, yazının bile sükûta mecbûr olduğu hâller yaşanıyor.

Mîmâr Sinan imzâlı herhangi bir duvar, sütûn, köprü kemeri, üzerinde yazı bulunmasa da “şâheser” makâmındaki nağmelerini herkese duyuruyor. Bunun, değişik millet ve coğrafyalara mahsûs nice emsâli bulunmaktadır.

Bir kısım belgenin, yazılı-yazısız farkı gözetmeksizin, ancak mütehassısına konuştuğu; böyle oluşunun, ilme ciddiyet kazandırdığı, herkesin mâlûmu. Vaktiyle ömrünü tamamlamış bir sürü dilin, yazıya aktarılmış metinlerini, öyle her babayiğit sökemiyor. Thomsen kâbındaki hamiyet ehline, insanlık, şükran borcunu ödemek istiyor…

“Yer” ve “zaman” mefhûmları, târîhin gözü ve kulağı mesâbesindedir. Bu unsurların herhangi birinden veyâ ikisinden de mahrûm olan bilgi, “târîh” vasfını aslâ kazanamaz. Onun için, târîhî mâlûmâtın içinde mutlakâ yer (mekân) ile zaman (kronolojik öz) bulunmalıdır. Aksi takdirde, masaldan başlayarak her türlü değişken ve yuvarlamaya müsâit söz gruplarına pasaport çıkarılır.

İncelemeye esas olan târîhî gelişmenin yeri, bâzen kıt’a büyüklüğünde bir mesâhayı kaplarken, bâzen de ev, hattâ oda mikyâsında küçülür. Bu, mekân fikrinin genişliği ile târîhî hâdisenin ehemmiyeti arasında ters veyâ düz bir nisbet kurulamayacağını gösteriyor. Önemli olan, doğru mekânı bulmak ve târîhe dâhil edebilmek.

Zamân için de benzer ölçüler var. Kimi hâdiselerin vaktini saat, dakîka, sâniye ve de sâlise göstererek ilân eden târîh, “kable’t-târîh”e âit bâzı hükümleri “bin” yıllık dilimlerde verebiliyor. Hem zamânın, hem de mekânın sağlıklı ifâdesi, ancak belge mârifetiyle mümkün. Bir de zamânın, günümüz takvîmiyle anlatılması husûsu ön plâna çıkıyor. Bunu hakkıyla yapabilmek için, kronoloji ilminin hazînesinden istifâde etmek gerekiyor.

Yer, şahıs ve su adlarının telâffuzu bahis konusu olunca da, “onomastik” devreye giriyor. Geçmişden bugüne veyâ aksi bir silsile içinde, yer isimlerini – etimolojinin de desteğini alarak- sıralamak, anlamayı kolaylaştırdığı gibi, anlatanın işini de âsân eyliyor…