Muhitler 2

Muhitler 2

Çocukluğumun en güzel anılarını Şavşat’ta biriktirdiysem ergenlikten gençliğin sert sınırları arasındaki gidiş gelişleri de Konya’da yaşadım diyebilirim. Daha bir şehrin yerleşik dünyasını yeterli ölçüde kavrayamadan bana Erzurum yolu göründü. İnsanın bilinç altında konuşlanan şehir algılarıyla doğrudan dokunarak eriştiği bilgiler aynı değil. Benim için Erzurum, üniversiteyi orada okumaya karar vermeden önce en başta temiz ve kalbe yakın insanların memleketi olarak bilinirdi. Konya’da, buraya gelmemizin üzerinden yılların geçmesiyle daralan hemşerilik dünyamızın esaslı bir bölümünde Erzurumlular yer alırdı. Babamlar her fırsat bulduklarında Aymanas tarafında oturan Erzurumluları ziyarete giderlerdi. Annem de babam da Erzurumlulara pek düşkündüler. Onları her ziyaret ettiklerinde kaybettikleri şeyleri bulurlardı. Allah rahmet eylesin, sağlığında dönercilik yapan Ahmet Çelik Amcalar da Erzurumluydular ve biz onlara o kadar yakındık ki nerdeyse bütün mahrem hikâyelerimiz bir onlara açıktı.

Erzurumlular, Konya’da bir yüzü şehrin kısmen elit sayılabilecek çevrelerine açılan ve uzanan aceleci bir yer tutma çabasında gerçekte bir aidiyet hatta mensubiyet duygusunun canlı kalmasını sağlayan kalıcı bir liman gibiydi. Ben bunu çocuk başıma anlardım, babamlar ne diye her başları sıkıştığında ya da elleri daraldığında soluğu Aymanas’ta alırlardı? Onlarla otururlarken nasıl da rahatlardı. Memleketten, oradan buradan konuşurlardı. Bugün bile konuşmaları önemli ölçüde kalbe dokunan insanların ne diye sadece oralarda bir yerde kaldıklarını başka her yerde ne diye bu sesin de bu hançerenin de artık kaybolmaya yüz tuttuğunu anlamaya çalışırım.

Erzurum’da İlahiyat okumak her halde güzel bir şey olmalı. 79’da sonradan adını Buzkent koyacağım bu şehre adım attığımda Konya’da Aymanas’ta rastladığım insanların ne kadarına burada da rastlayacağımı hep merak ettim. Bir fark vardı, kesindi. Konya’da gördüklerim şehre tutunmaya çalışan yabancılardı; şimdi burada göreceklerim de Erzurum’a bir ucundan ilişmeye çalışan başka memleketlerin insanları olacaktı. Nerden bakılırsa bakılsın Weber’in kendi memleketleri için söylediği şey buralar için de geçerliydi: Şehir bütün bağları bozar, paramparça ederdi.

İnsanın kendi ailesinin gözetiminde hayata katılmasıyla onlardan bağımsız kendi ayakları üstünde durmaya çalışarak yol alması farklı bir şey. Ben bunu Erzurum’da öğrendim. Bu şehirde ne kadar kalacağım belirsizdi. Daha ilk yılında kendimi buradan atmanın yollarını aramaya başladığıma bakılırsa belli ki ilk görüşte âşık olmak söz konusu değildi. Annemleri mi yoksa kendimi çok iyi hissettiğim muhitleri mi özlüyordum, benim için hâlâ muğlaktır; ama yine de en belirleyici şeyler arasında Erzurum’un bildiğim bütün dünyalara uzaklığının ve hiç tartışmasız yakıcı soğuğunun etkili olduğunu söylemek isterim.
Evet, başlangıçta böyle bir şeydi ancak kısa sürede bu şehri sevmeye başladığımı, arkadaşlarımı sevdikçe şehrin de bana sevimli gelmeye başladığını fark etmeye başlamıştım. Erzurum dediğiniz şehri heybetiyle kapatan Palandöken ve uzakta bir yerde üniversite kampüsüyle bizim zamanımızda tek kelimeyle Mecburiyet Caddesi olarak tanımlanabilecek Cumhuriyet Caddesi’nden ibaretti. İnsanın her gün defalarca geçtiği bir caddeden bir alt sokağa, biraz daha ilerideki bir mahalleye ulaşması sanıldığı kadar kolay değildi. Bilmem nedendir, cadde tek başına bize yeterdi. Başka hangi sokak(lar) var ya da başka nerelerde dolaşmak lazım sorusu fazlasıyla lüks fazlasıyla gereksizdi. Eğer karşılaşmak istediğiniz biri varsa kalbinizi teklemeyin ona Havuzbaşı’nda ya da Dadaş sinemasının orda bir yerde rastlamanız mümkündü. Kendimden bilirim, inanılması zor ama aklımdan geçirdiğim çok kişiye saniyesi geçmeden rastlamak hiç de gerçek dışı bir beklenti değildi.

Erzurum’da Erzurumlu biriyle hemhal olmak çok ilerde düşünülebilecek bir şeydi. Bizim için kaldığımız yurt ve sahip olduğumuz ideolojik formasyonu sürekli tazeleyerek bize enjekte etmeye çalışan ağabeylerimizden başka hiç kimseyi görecek bir göze ya da hissedecek bir kalbe sahip değildik. Erzurum çarşı pazardı, ama içinde neler oluyordu, neler bitiyordu; bunu bilmek çok zordu. Bir kere bu bir ihtiyaç değildi, arkadaşlarımız yetiyordu, bir de akşam olduğunda başımızı sokabileceğimiz bir yatak, nizami olarak serili halde yurtlarda bizi bekliyordu.

Benim için Erzurum; bir tepede, bir yerde uzaklardaki ufku kolaçan etmek demekti. Bir yerlerden gelmiştim, bundan sonrası karanlıktı. Eğitimin, okumaların, sahip olduğum dostlukların hayatımın bundan sonraki dönemlerinde belirleyici rollere sahip olacağını daha erkenden öğrenmiştim. Seçmek önemliydi, ayıklamak ve kimileriyle yolları ayırmak için zamanlama manidar sayılırdı. Nereden bakılırsa bakılsın genç sayılırdım ve gelecek için bir şeyler planlamak benim gibiler için sadece bilgiçlik olarak görülecekti. Ağabeylerim vardı, ablalarım yoktu. Eril bir dünyada yaşıyorduk. Çevremizdeki herkesin diline yapışmış bir cinsiyetçiliğin zaman zaman olması gereken zarafeti de olması gereken nezaketi de yok ettiğini söylemek hiç de haksızlık sayılmazdı. Hocaların çoğundan yana bereketli bir akademik evren söz konusuydu, ancak arkadaşlıklardan söz edilecekse onların fazlasıyla yer değiştirdiği acımasız bir gerçekti. Bir öğrencinin, arkadaşlıklarını o eski tadıyla en çok ne kadar sürdürebildiği merak edilesi bir durumdu. Bildiklerimiz bizi yalnızlaştırıyordu, aceleci deneyimlerimizden hareketle çevremizi daraltmak artık kabul edilen bir durumdu.

Erzurum en çok da soğuğuyla yakıcıydı. Oraları görmemiş olanlar için kesinlikle abartılı sayılabilecek bu değerlendirmeyi sağlamak için yılın herhangi bir ayında gidip orada birkaç gün kalmak yeterdi. Ben Erzurum’da yaz ortasında kar yağdığını bilirdim, ama ekim gibi yağan karın mayıs, hazirana kadar kalkmadığına da defalarca şahit olmuştum. Bu karın beyazlığı nereye yansırdı, bilmem; ama soğuğunun herkese dokunduğunu bilmeyen yoktu.

Erzurum’da çoğu yeri ancak şehri terk ettikten sonra öğrenmiştik. Bir kaç kilometre açıldığımızda hemen yakınlarda bir yerde Ilıca, birkaç kilometre daha uzaklarda Hasankale vardı. Ilıca’da bir yıl evde kalmış, Hasankale’ye de öğrencilik boyunca ancak bir kere gidebilmiştik. İnsan bir şehirde yaşayınca oraları Tanpınar gibi okuma kudretine sahip olmak kolay diye düşünülebiliyor. Oysa hayır. Erzurum’u bütün ihtişamıyla fark etmek ve bu dehşet hikâye üzerinden kendimizi inşa etmek için en başta Tanpınar’dan haberdar olmak gerekirdi. Arada para yüzü gördüğümüzde gidip Hemşin pastanesinde soluklanmak o damarı yakalamak için hiç mi hiç yetmezdi. Havuzbaşı’ndan girip Taç mağazalarından çıkmak, Erzincankapı’dan girip Tebrizkapı’da soluklanmak belki bir başlangıç olarak önemliydi. Ama Erzurum’da öğrenci olmak için günlerce hatta aylarca kaldığı yurttan dışarı çıkmayanların ya da bütün bir vaktini Erzincankapı’daki kahvelerde tüketenlerin varlığı az rastlanılan bir şey değildi. İnsan ancak çok sonraları öğrenci muhitlerinde günlük ve gereksiz meşgalelerle kaybedilen mekânları bilmek için her şeyden önce üstatlara ihtiyacı olduğunu fark ediyordu. Bunu şehre yeni gelen biri nerden kestirecek, nerden bilecekti?

Ben yine de şanslı sayılırdım. 12 Eylül’ün çoğumuzda travmatik etkilere yol açan baskısını ne kadar derinden hissedersem hissedeyim sonuçta şehri görmemi kısıtlamayacak seçkin bir öğrenci grubuna takılıp dünyayı biraz da onların gözüyle görmeye kendimi kaptırmakta hiçbir beis görmemiştim. Onların baktıkları yere bakıyor, onların gördükleri şeyleri görmekten inanılmaz bir keyif alıyordum.

Henüz kendi kendime herhangi bir şeye “bu budur” kıvamında değerlendirme yapacak derecede rüştümü ispatlamama ne kendim hazırdım ne de etrafımdakiler benden böyle bir şey bekliyorlardı. Çömezdim, dura dura, benzeye benzeye büyüyecektim.