MUHİTLER-I

MUHİTLER-I

Yuvarlanan taş yosun tutar mı? Tutmaz. Hem “taş yerinde ağır” sözü hiç de boşuna söylenmiş değil. Ömrüm fasılalarla süren bir göç trafiğinin içinde geçti. Kendi adıma zaten dur durak bilmeyen hareketliliğime bir de uzun soluklu yer edinme çabalarını eklediğimde ortaya bir hay huy içinde çizilmiş göç haritası çıkarmak hiç de zor değil.

Sürekli aynı yerde yaşamaya kendilerini mahkûm edenlerin, doğdukları yerlere çakılıp kalmış ve başka yerlere Allah rızası için olsun bir milim çıkmamış olanların bu kararlılıklarının bedel ve sonuçlarını  tecrübe etme imkânım olmadı. Çünkü ben hiç yerimde durmadım. Peki onların yerlerinde olmayı ister miydim? Tabii ki hayır. Yaşadıkları şehir İstanbul bile olsa ben bunu kabul edebilir miydim? Hayır, asla! Ama bir başka açıdan da açıkçası benimkisi de onlarınkinden pek farklı değil. Ben de bir yer tutabilmiş değildim. Dolaşıp duruyordum, yuvarlanıp gidiyordum.

Çocukluğumdan ergenliğe, oradan gençliğe ve şimdiki zamanlarıma ulaşan bir ömrü, Allah gecinden versin, nasıl tamamlayacağım bilinmez. Allah hayırlı ömürler versin, bizi  imandan Kur’an’dan ayırmasın ama yine de insan kendi hikâyesinin belli başlı duraklarında arada bir dolaşıp ömrü ahirinin daha güzel  ve daha verimli geçmesi için yeni yerler, yeni duraklar istiyor. Bazen dostlarımdan duyuyorum mesela. Emeklilik günlerini nerede geçirmek istediklerine dair hoş hayallerinden söz ediyorlar. Kimi Karadeniz’de kıyılara vuran dalgaların hışırtısıyla yaşamak istiyor, kimi  evlerinin damlarına konan martıların sesleri dışında hiçbir gürültüye tahammülü olmayan bir sessizlik içinde kendilerine liman üstüne liman arıyor. Kimi iklime, kimi coğrafyaya, kimi de sıcak insan ilişkilerinin hâlâ sürdüğü şu pek moda sakin şehir merkezlerine taşınmayı planlıyor. Anadolu’nun ortalarında bir yerde kuş uçmaz kervan geçmez yerler arayanlar da var, sevdikleri dahil herkese uzak olup kafalarını dinlendirmek isteyenler de.

Ben olsam ne yapardım, şaka maka bir yana işte birkaç yıl sonra emekli olacağım, “Peki, ben ne yapacağım?” sorusunu kendime adamakıllı cevap bekler havasında ilk kez soruyorum. Artvin benim memleketim. Gurbete ilk kez çıkan köylüler bütün zorluklarına rağmen cenazelerinin ne yapılıp  edilip köye götürülmesini vasiyet ederlermiş. O kadar akılları memleketteymiş ilk gidenlerin. Şimdi öyle mi? Değişti her şey. Senin eğer akıllara seza bir vasiyetin yoksa öldüğün yerde hemen oracıkta daha akşam olmadan alıp götürüp gömüyorlar. Ben ölürsem beni nereye kaldırırlar? Hiç düşünmemiştim ama şimdi düşünüyorum. Ama bende millete eza verecek bir aidiyet kalmadı sanırım. Şartlar ne kadar güzel olursa olsun, klimalı araçlar, uçaklar vs. ne bileyim ölü bedenimi alıp götürmek ne kadar kolay olursa olsun beni alıp memlekete götürmelerini istemem. Allah’tan korkarım kendime verdiğim eziyetten dolayı, alıp beni Ebuzer’in yanına kondursalar bana yeter. Hem nerede ruhumuzu teslim edeceğimiz muamma, ama Konya sanki her yere yakın gibi gözüküyor.

Bir çok şehirde yaşadık, bir çok yerde ekmek yedik. Bizim sülalede ilk dışarı çıkan babam olmuş. Önce Köy Enstitüsü için o küçük o sabi hâliyle Cilavuz. Ardından öğretmenlik. Sinop’ta başlayan Yusufeli ve Şavşat’ın köyleriyle devam eden ve sonunda Konya’da tamamlanan bir öğretmenlik serüveni. Bunu takip eden Ankara günleri. Benimkisi ondan pek farklı sayılmaz. Bende belki biraz daha fazla şehir var, biraz daha birbirine ters iklimler hatta coğrafyalar var.

Daha köy hayatına yeterince vakıf olup doymadan, onuncu yaşımın sonlarında Konya’ya göç ettik. Artvin bende hep bir sevimli bir tabiat ve kuşatıcı hısımlıklar şeklinde hatırlanır. Ne zaman memlekete gitmeye kalkışsam göreceğim şeyler bellidir. Benim için dünyanın en güzel coğrafyası ve çoğu artık yaşını tamamlamış akrabalar. Coğrafyanın serinliğiyle yaşlanmış bir akraba çevresi arasındaki uyumu yakalayacak kadar kalmak yeter bana. Benim epeydir köyde bir haftadan fazla kalmışlığım yoktur. Sıkar, boğar, ağır gelir. Hemşerilerim köy üzerine ne kadar güzel hikâyeler üretseler de orada kalışım bir haftayı geçmeye başlayınca kendim olarak farkımın ortadan kalktığını hissederim. Memleket girdaplarını ancak o zaman gösterir. Dilinde görünür ilk farklılıklar, sonra köyün kendi gündemiyle yoğrulmaya başlarsın. En iyisi o “köy zihniyeti” dedikleri şeye bulaşmadan çıkıp gelmektir. Doğrusu bütün bunlara dokunmadan mesela köyde bir yere konuşlanıp sabahtan akşama kadar uzaklara, ufuk çizgisinin ulaştığı en son noktaya odaklanmak da yorar. Burnunun dibindeki hakikat lezzetleriyle sıkıntılarıyla birlikte seni kuşatmaktadır. Neyse…

Benim ortaokul ve lise yıllarım bütünüyle Konya’da geçti. Ailecek ilk kez farklı bir muhite hatta ne muhiti muhitlere merhaba demiştik. Yeni bir yerdi ve biz kendi toprağımızdan onun üstündekilerden de altındakilerden de ilk kez bu kadar uzak düşmüştük. Bize bu şehirde en yakın gelen Mevlana’ydı. O da yaşamıyordu, türbesi vardı. Zaman içinde Mevlana’nın aslında hayatımızdaki bütün bu yakınlığına rağmen gerçekte en uzağımızda durduğunu kavrayacak ve adam akıllı utanacaktık. Konya nereden bakılırsa bakılsın dindarlığıyla hatırlanan bir şehirdi. Ortada her yerden görülebilecek bir tepe: Alâeddin Tepesi. Ona yakın mesafede herkesin bir hay edişte ulaşacağı Mevlana türbesi. Benim öğrencilik yıllarımda öyle bir şeydi Konya. Sınıf, kültür, asalet vs. kavramlarıyla hiçbir şekilde tanışmadığım yıllarda Zafer bize yabancı gelirdi, bazı bölgeler işret, bazı bölgeler de şiddet yatağıydı. Meram’da kazara 41 evlerin yanından geçerken sonradan mesela şimdilerde çokça güleceğim bir şekilde “Acaba buralarda yaşayanlar nasıl bir insandırlar?” diye çoğu imrenme edebiyatı içinde değerlendirilebilecek sayısız hayıflanmalarımız olurdu. Bir gün o satıhta oturan bir hemşerimizi utana sıkıla ziyarete gittiğimizde içeride nereye oturacağımız konusunda ciddi bir tedirginlik yaşamıştık. Dahil olduğumuz gelenekler daha biz karar filan vermeden bizi kapıp içine katmıştı. Hayatımıza itikad, ibadet ve ahlak bir seri hukuki manzume şeklinde girmeye başlamıştı. Babamın yeni dostları hayatımıza ilişkin tercihlerimizi yaparken bir mihmandarla bizi tanıştırmayı ihmâl etmemişti. O hepimizin yakından bildiği ilmihâlden başkası değildi. İş ilerledikçe mevzu derinleştikçe hayatımızdaki ilmihâllerin ağırlığı da artmaya başlamıştı. Ben daha İmam Hatip’e yazılmadan evde Ömer Nasuhi Efendi şöyle demiş, Mehmet Zihni Efendi böyle demiş türünden sıkı atıflarla ilerleyen ev sohbetlerine tanıklık etmiştim. Hayatı dinî vecibelere göre tanzim etme fikri o ölçülere sadık bir muhitte kalmayı da zorunlu kılıyordu. Gerçekten de etrafımızdaki hafif “gevşek” hatta daha laik ilgilere sahip tanıdıklarımıza gittiğimizde orada ne yapacağımızı şaşırıyorduk. Aslında anneme kalsa her yerde protokole tabi olmak lazımdı. Bizim evine gidip çayını içtiğimiz insanlara yol gösterecek hâlimiz yoktu. Doğrusu ben de tam da böyle bir noktada, babamın her önüne gelene hak ve hakikati anlatma enerjisiyle annemin “Sen böyle konuşmaya devam edersen yakında bütün dostlarımızı kaybedeceğiz.” korkusu arasında bir yerde gerçek bir tedirginlik içinde büyüdüm.

Konya’da ne o gün ne de şimdi kestirilebilir sayısız yüz vardı. Muhitler arasında değiştirilen yüzler sadece suratlarla sınırlı değildi. İnsanlar bir yerden bir yere geçtiklerinde  resmen kılık değiştirirlerdi. Yıllar sonra Konyalıların tatil stratejileri üzerine birkaç hikâye dinlediğimde olayı çözmüştüm ama bana o bilgiler o zaman lazımdı. Babamın bizi içine kattığı insanlar ehli namus, ehli keyf ve ehli sünnet insanlardı. Neye bağlanmışlarsa onun birinci dereceden sahibi olarak ben ağır adamları o vasatta tanıdığımı söyleyebilirim.  Sonra insanlar da çoğaldı, bildiğimiz çeşitlilik de her geçen gün biraz daha arttı.

Konya’da babamlar uzun süre kaldılar, hâlâ kalpleri Konya diye atar. Annem ne zaman dertlense ya da içi daralsa soluğu Konya’da aramanın yollarını arar. Bizim için Konya bir şantaj malzemesinden öteye geçmez. Annem Konya dediğinde akan sular durur. Çünkü onlar Artvin kadar Konya’yı da sahiplenmişlerdir. Onlar için Konya Kapu Camii civarı, Zekeriya Saraç Amcalar, Mazlum ve Müştak Sevinç kardeşler, Tahir Güçlü’nün annesi, Önder’in kaynanası ve Ova Market’in oradaki evimizdir.

Benim içinse Konya bir geçiş istasyonu gibidir. Hayatın pek çok dilini orda kaptım, dinî dünyanın muzip ve oturaklı söylemlerini çocuk başıma orada keşfettim. İleride hatırladığımda neşeleneceğim güzel ve capcanlı şeylerin çoğunu Konya’da öğrendim. Artık Artvin’de olmadığımızı, oradan geleli çok olduğunu, burasının bir şehir olduğunu da geç de olsa burada öğrendim.

(Kemer, 29 Haziran 2017)

(Devam edecek)