“Musiki gönül dünyasının sesidir…”

“Musiki gönül dünyasının sesidir…”

Klasik Türk Musikisi’nin günümüzdeki değerli temsilcilerinden Elif Ömürlü Uyar ile bir araya geldik. Notalar arasında, geçmişten geleceğe bir gezintiye çıktık…

Söyleşi: Müge Aydın

 

Musikinin hayatınızdaki yeri nedir?

Musiki hayatımın olmazsa olmazı… Su gibi, yemek gibi… Küçüklüğümden itibaren musiki ile iç içe oldum. Ortaokul yıllarından itibaren babam Yusuf Ömürlü ile her cumartesi Kubbealtı Musiki Cemiyeti’ne devam ettim. Ta ki evlenip çoluk çocuğa karışıncaya kadar… Bu süre zarfında epeyce kulağım doldu, babamdan klasik eserler meşk ettim. Çalışma hayatı, çocuklar büyüsün derken ara verdim. Çok şükür, artık daha fazla meşgul olabiliyorum. Küçük yaşlarda öğrenilen her bilgi kalıcı oluyor. Kolay kolay unutulmuyor. Şimdi, klasik musikimize dair bildiğim ve öğrendiğim ne varsa İstanbul Türk Ocağı’nda, talebelerimle paylaşmaya çalışıyorum. Onlara musikimizi tanıtmaktan, öğretmekten ve sevdirmekten büyük bir haz duyuyorum. Klasik musikimizin nadide eserlerini birlikte meşk ediyoruz. Günümüzde bu eserleri duymaları da öğrenmeleri de pek mümkün olmuyor. Dört senedir “Mevlevî Ayini” meşk ediyoruz ve aralık ayında, “’Şeb-i Arus” zamanı icra ediyoruz. Çoğu dernekte, daha çok popüler eserler çalışılmakta… Bana mutluluk veren, ‘’Hocam, sizinle çalışmaya başlamadan önce bu kadar ağır eserleri dinleyemezdik ve sevmezdik.’’ diyen öğrencilerimin olması.

Aileniz sizi nasıl etkiledi?

Kulağımız küçük yaştan itibaren klasik musikimizin eşsiz nağmeleriyle dolmaya başladı. Babam on üç yaşımdan itibaren her cumartesi Kubbealtı Musiki Cemiyeti’ne beni de yanında götürmeye başladı. Anlamasam da ilk başlarda sıkılsam da pek çok eser dinleme ve öğrenme fırsatım oldu. Bizim musikimizin özelliği şu ki dinledikçe seviyorsunuz. Çok şükür, Hâfız Kemal Batanay, Câhid Gözkan, Cinuçen Tanrıkorur gibi bu musikinin felsefesini ve edebini öğreten hocaları tanımak nasip oldu. Ûdî bestekâr Cahid Gözkan Hoca’nın evindeki fasıl gecelerinden feyz almak nasip oldu. Erkek kardeşim Vasfi Emre Ömürlü sayesinde Cinuçen Tanrıkorur’un öğretilerinden istifade etmek nasip oldu. Allah hepsinden razı olsun. Babamın her anı musiki ile dolu idi. Vapurda, arabada, boş bulduğu her vakitte bir şeyler mırıldanırdı. Şimdi ben de ona benzedim sanıyorum.

Bir ölçü ve uyum beraberliğine dayanan güzel sesler dizisini anlatıyor musiki… Peki, bize nasıl etki ediyor? İç dünyamızda neler uyandırıyor?

“Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını/ Hemen yayılmaya başlar sadâ ve nûr akını” diyor büyük şâir Yahya Kemal Beyatlı, “Eski Musiki” adlı şiirinde.

Güftenin besteye etkisini göz ardı etmemek gerek. Bu yüzden eser seçimlerimde öncelikle güfteye bakarım. “Güfte ne anlatıyor? Şairi kim? Bende ne gibi duygular uyandırıyor? Ruh dünyamı aydınlatıyor mu?” diye sorarım. Daha sonra besteyi incelerim. Bazı besteler var ki çok güzel fakat güfteye bakıyorum, söylemekten vazgeçiyorum.

Tasavvuf için musikinin özel bir yeri var. Nefis terbiyesi için bir yol olarak görülüyor…

“Musikiyi kapısından içeriye sokmayan taassuba karşı tekke, insan gönlünü yıkayıp pîr ü pâk edecek vecidli ibadetin içine, şiiri de musikiyi de güzel sesi de kabul etmiştir.” diyor Sâmiha Ayverdi. Tekkelerde icra edilen musiki yani tekke musikisi, zikir yapmaya müsait idi. Tekkeler kapandığında artık bu musiki icra edilemez olmuş. Fonksiyonu değiştiğinden, besteler de haliyle şekil değiştirmiş. Dikkat edin son zamanlarda yapılan besteler, daha bir şarkı formuna yakın… Oysa, “Tasavvuf Musikisi”ne konu olan şiirler adeta bir tasavvuf dersi mahiyetindedir. Çoğu güfteler Evliyâullâh’ın sözlerinden, şiirlerinden seçilmiştir. Ergun Balcı’nın tabiriyle “Tasavvuf Musikisi” adını aldı, günümüzde de böyle ifade ediliyor. Bence, Tekke Musikisi zikirdir. Zikir nedir? Çağırmaktır… Dil neyi zikrederse, onu çağırır. Bu musiki ile meşgul iseniz her daim diliniz Allah der, Peygamber der, güzellikleri söyler. Bu da manevi dünyamızı zenginleştirir.

Makamları ele alacak olursak, zengin bir alt yapı söz konusu…

Hem de çok zengin… Makamları oluşturan belli ses dizileri vardır. Bunların her biri insan ruhu üzerinde farklı tesirler bırakır. Örneğin Ferahnâk makâmı, ferahlık ve neş’e verir. Hüzzam makâmı, hüzün verir. Rast makâmı, rahatlık ve huzur verir. Makamların hiçbir zaman anlatılamayacak ve hiçbir yere yazılamayacak özellikleri vardır. Bizim musikimiz perde musikisi… Makamlarda yer alan perdeleri notada göstermek her zaman mümkün olmuyor. ‘’Doğru sabâ perdesi duyduğum zaman gözümden yaş gelir demiş.’’ üstad Bekir Sıtkı Sezgin…

Aynı şekilde segâh perdesi de çok mühim. Segâh perdesini doğru basamayan bir kişi bizim musikimizi iyi bilmiyor ve tanımıyor demektir. Bana göre perde ve makam kavramları tasavvufî kavramlar. Üzerinde uzun uzun konuşulacak bir mevzu…

Biz eserleri dinliyor ve zevk ediniyoruz… Peki, nota dünyasında nasıl bir işleyiş var?

Musiki geleneğimizde nota, eserlerin kaybolmaması için bir araç olarak görülmüştür. Notaya bakarak okumak uygun görülmez çünkü nota, icra eden kişinin esere hâkim olmasını zorlaştıran, onun havasını tam olarak kavramasını geciktiren ve icra esnasında da yorum serbestiyetini engelleyen bir araçtır. Nota bilmek, bir eseri çabucak tanımanızı ve çözmenizi sağlar. Sadece nota bilmek de yetmez, makamları da iyi bilmek gerekir. Çünkü musikimizdeki bazı perdeleri (segâh perdesi, sabâ perdesi gibi) notada tam olarak gösteremezsiniz. Onu ancak bilirseniz doğru ve güzel okuyabilirsiniz. Herhangi bir eser, notayı deşifre etmek şeklinde icra edilirse lezzet vermez. Tesirli bir icra ancak ve ancak ‘’Fem’i Muhsin’’ dediğimiz iyi bir ağızdan öğrenmekle, hocadan meşk etmekle olur.

Geçmişten günümüze, unutulan eserler musiki ile dile geliyor. Güfte, sanki beste ile yeniden can buluyor…

Çok doğru. Şiirler beste ile ölümsüzlüğe kavuşurlar, “İyi bir şiir, musikisini de beraberinde getirir.” derler. Bazı şiirler öyle sevilmiş ve benimsenmiştir ki yedi, sekiz farklı makamda bestesine rastlayabilirsiniz. Güftesi Rûşenî Haazretleri’ne ait olan ‘’Çün doğup tuttu cihan güneşi’’ mısraıyla başlayan şiir bunlardan birisi. Ken’an Rifâî Hazretleri’nin ‘’Firkatin nâriyle yandım yâ Resûlallah meded!’’ şiiri de Sabâ, Ferahfezâ ve Hüzzam makamında bestelenmiştir. Yahyâ Kemâl’in ‘’Artık demir almak günü gelmişse zamandan’’, ‘’Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden’’ ve ‘’Kalbim yine üzgün seni andım da derinden’’ mısralarıyla başlayan şiirlerinin bildiğim kadarıyla altı farklı makamda bestesi var.

Günümüzde, Klasik Türk Musikisi yeterince biliniyor mu, hak ettiği değeri görüyor mu?

Hak ettiği değeri görüyor mu? Ne yazık ki, görmüyor… Şahsi kanaatim, yapılan icraların da etkisi var. Kadim musikimizi, eserlerin kimyasını bozmadan, bugünün insanına dinletebilmek hünerli bir iş olsa gerek. Eserleri dinamik bir şekilde ve maneviyatını hissederek, hissettirerek icra etmek gerek. Bazı eserlerde ritm saz kullanmak gerek, özellikle kudüm gibi… Klasik musikiler çok dinlemekle sevilir, benimsenir ve anlaşılır. Bu noktada, sanırım televizyon ve radyolarda çalınıp söylenen, okullarda öğretilen, dinletilen müzikler üzerinde durup düşünmemiz gerekiyor.

Bazı insanlar batı müziği konserlerine gider, saatlerce Bach, Mozart vs. dinler. Bizim müziğimizi duyunca, ‘’Çok ağır, ben bunu dinleyemem!” der. Oysa dinlediği batı klasikleri de oldukça ağır eserlerdir. Günümüzde, Türk Sanat Müziği adı altında icra edilen müziği büyük bir kesim seviyor. Yeni bestelenmiş güzel eserler var ancak güftenin ve bestenin bir sanat değeri olmalı. Kadim musikimizi iyi öğrenmemiz gerekiyor. Geleneksel olandan kopmadan, yenilik yapmak önemli. Eskiyi bilip yeniye yönelmek gerek. Sağlam temeller üzerine oturtulmuş her şey güzel ve kalıcı olur mutlaka…

Yeni nesle musikimizi nasıl sevdirebiliriz?

Öncelikle gençlerimizin musikimiz ile tanışmasını sağlamamız gerekiyor. İnsan tanımadığı bir şeyi sevemez, öyle değil mi? Eğer annesinin ve babasının klasik musikimize ilgisi yoksa evinde, arabasında kendi müziğini dinlemiyorsa çocuğun musikimizi tanıma şansı maalesef yok. Okullarda da öğretilmediğine göre, çocuklar kendi öz müziklerini tanımadan büyüyorlar.

Nasıl edebiyatımız için 100 temel eser belirlendiyse, musikimiz için de aynı uygulama olmalı. Liseyi bitiren bir genç, ‘’Dede Efendi’yi tanımalı ve ‘’Yine bir gülnihal’’ eserini ezbere söyleyebilmeli. Itri’yi tanımalı ve “Tekbir” eserini söyleyebilmeli. Âşık Veysel’i tanımalı, ‘’Uzun ince bir yoldayım’’ deyişini söyleyebilmeli. Bu ve bu minval eserlerin çocuklarımızın ruh dünyasını nasıl zenginleştireceğine inanıyorum. Bunların yanı sıra,  klasik sazlarımız eşliğinde tesirli bir sesten, musikimizin nadide eserlerini dinlemelerini sağlamalıyız. Özellikle klasik saz müziğimizi onlara her fırsatta dinletmeliyiz. Tabii, yeni bestelenmiş pek güzel saz eserlerini de unutmamak gerek.

Gençlere yönelik çalışmalarınız var mı?

Eski edebiyatı gençlere öğretmemiz gerekiyor. Yeni edebiyat maalesef mana zenginliğinden yoksun. Gençler klasik musikimizdeki güfteleri anlayamadıkları için dinlemekten sıkılıyorlar. Bu sebeple açıklamalı konserler yapmak faydalı olur diye düşünüyorum. Bu eserlerdeki maneviyatı hissederlerse daha başka bir kulakla yani gönül kulağıyla hatta can kulağıyla dinleyeceklerdir.

Haziran 2017’de Cemâlnur Sargut hocamızla Fuzûlî konulu bir program gerçekleştirdik. Eminim gelen misafirlerin çoğu icra ettiğimiz eserleri ilk defa dinlediler. Türk Edebiyatı Vakfı’nda bu program serisine devam etmeyi düşünüyoruz nasipse. Ayrıca İstanbul Türk Ocağı’nda, “Şiir ve Musiki” adlı programlarımız devam ediyor. Her geçen gün programlarımızın takipçileri artıyor çok şükür… Dilerim ki musikimizin değeri zaman geçtikçe daha fazla anlaşılır, kıymeti bilinir. Bunun için gönüllü çalışacak müzisyenlere çok ihtiyaç var.  Hepimize çok iş düşüyor.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.