Ne Oldu?

Ne Oldu?

Adı ister ticâret olsun, ister bir milletin târîhi, pahalıya alınıp yok bahâsına satılan her şey, “müflis” bir karakteri gösterir. Bir zamanlar, Girit Adası’nın fiyatını soranlara: “Aldığımız fiyata satarız” cevâbını verdikten sonra, damarımızdaki kanla fiyat te’yidi yapıyorduk. Girit uğruna döktüğümüz kanları paraya tahvîl edecek kambiyo şirketi, henüz kurulmadı. Kaç pâdişâhın saltanat demi, Girit seferi düzenlemekle geçti? Oturup hesaplamak lâzım. Sonunda ne oldu? 1897 Savaşı’nda evire çevire yendiğimiz Yunan’a, amortiden Girit’i verip işin içinden sıyrılıverdik.

Trablusgarb’ın hikâyesi de Girit’e benziyor. Garb Ocakları’nın bu kadîm arâzisi, Türk deniz akıncılarının şahsî gayretleri ile fetih örsünde vurula vurula işlenmiş, nihâyet Barbaros Hayreddin Paşa Mektebi’nin en kaabiliyetli ismi Turgut Reis tarafından tapusu Osmanlı’ya verilmiştir. Malta Muhâsarası’nda şehâdet şerbetini içen bu büyük Türk deniz kurdu, doğduğu Menteşe topraklarına değil, vasiyeti üzerine Trablusgarb’a gömülmüştür.

Aynı Turgut Reis’in, yıllarca beylerbeyiliğini yaptığı Trablusgarb, geçen asırlar içinde öylesine millî özellikler taşımıştı ki, Trablus kuşağı denilen kıyâfet aksesuarını, Garb Trablusu’ndan mı, Şam Trablusu’ndan mı geldiğine hiç bakmadan, kalbimizin tâ derinlerinden yükselen bir sesle, “bizim Trablus” diye belimize sarardık.

Mertliğin yerini nâmertliğe, doğruluğun ve iyi ahlâkın desîse, hîle ve kumpasa bıraktığı XIX. asırda, lâçkalaşan bütün cemiyet uzuvlarımız gibi, devlet adamı kadrolarında da ifâdesi çok güç bir “kaht-ı ricâl” yaşanmaya başlamıştı. Bu ufûnet, kanser hücreleri misâli, kısa zamanda her tarafımızı esir aldı.  “Ne oldu?” demeye kalmadan, kocaman kocaman vatan parçalarını yâd ellere bırakmaya başladık. 1911 yılındaki Trablusgarb Harbi de, böyle bir hengâme içinde kapımızı çalıverdi. George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” isimli romanında mahâretle belirttiği gibi, “savaş”ın adı “sevgi”, “düşmanlık”ın adı “dostluk” olmuştu.

İtalya, bize olan dostluğunu ve sevgisini isbatlamak için Trablusgarb’a asker çıkarıyor ve yine bizim zahmetlere girişmememiz için On İki Ada’yı işgâl ediyordu. Düvel-i Muazzama, aralarında öylesine güzel anlaşıp, öylesine usturuplu bir plân yapmışlardı ki, İtalya Trablusgarb işini kotarırken, sırf ona yardım olsun diye dünkü tebaamız olan Balkan devletlerini üstümüze çullandırmışlar, Trablusgarb emr-i vâkîsini bize keyif içinde kabûl ettirmişlerdi.

Kabâhati İtalya veyâ Balkan devletlerine yüklemek işin kolay yanı. Esas cesâret isteyen mesâî, kendimize dönüp bakmakta başlıyor. Nasıl aldık? Nasıl verdik? Cevap var mı?