Nurettin Albayrak İle Âşıklık Geleneği ve Türküler Üzerine

Nurettin Albayrak İle Âşıklık Geleneği ve Türküler Üzerine

139

NURETTİN ALBAYRAK KİMDİR?

1950 yılında, Erzincan’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Erzincan’da tamamladı.

Erzurum Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü (1972) ve İstanbul Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nü bitirdi (1985).

Lisansüstü eğitimini Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı (1993).

Uzun yıllar özel öğretim kurumlarında Türkçe ve edebiyat dersleri okuttu.

Kocaeli Üniversitesi Türk Dili okutmanlığı görevinde bulundu (2002-2005).

İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Türk Halk Edebiyatı okuttu (2007-2008).

Kuruluşundan itibaren Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı İlim Heyeti içinde müellif-redaktör olarak yer alan Nurettin Albayrak’ın yüze yakın makalesi ve ansiklopedi maddesi, yirmi beşi aşkın eseri bulunmaktadır.

 

Âşıklık geleneği nedir, geçmişi nereye dayanır?

Âşıklık geleneğinin çok eskiye giden kökleri var. Belki de İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı’nda Ozan, Şam, Baksı denen kişilerden bugüne doğru gelmiştir. Böyle bir kanaatin yüzde yüz olmasa da doğru olma olasılığı çok fazla. Çünkü ozanlar, kamlar, baksılar toplumun önderleridir. Koşuklar eski Türklerde Sığır adı verilen sürek avlarında söyleniyordu. Ama o koşuklar söylenirken ozanlar sazlarıyla, ava katılanları cesaretlendirmek için koşuk söylüyorlar. Bu duruma baktığımız zaman, 16-17. Yüzyıllardaki, bizim Anadolu’da âşık kelimesini kullanmamızdan sonraki gelenekten çok bir farkı yok. Çünkü âşık kelimesi 16. Yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış. Kendi şiirlerini ya da usta malı şiirleri saz eşliğinde çalıp söyleyen kişilere biz 16. Yüzyıldan itibaren âşık demişiz. Yani ozan, kam, baksının yerini bu sefer âşık almış. Hakikaten âşıklar da uzun süre, toplumda sözü dinlenen, toplumun önderi kabul edilen, çeşitli sosyal olaylarla ilgilenen, şiir söyleyen şairlerdir. Mesela Dadaloğlu, Afşarların iskân edilmesine karşı çıkıp aşiretinin öncülüğünü yapmıştır. “Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” Demiş. Biz buradan hareketle 16. yüzyıldan itibaren âşık dediğimiz şairlerin de toplumun öncüsü olduğunu biliyoruz. O gün başlamış ve aşağı yukarı yirminci yüzyıla kadar gelmiş. Mesafe kat ederek… Ama 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, daha önce müesseseleri olan, kahveleri olan, geleneği olan iltifat gören âşıklık geleneği o gücünü kaybetmiştir.Günümüzde maalesef Kars, Ardahan, Erzurum, Artvin yörelerinde, kısmen güneydoğu, kısmen İç Anadolu yörelerinde görünüyor. Yoksa eski âşıklık geleneği ile ilgili bugün için bir şey söylemek mümkün değil.

Âşıklar iki koldan besleniyor: Birincisi usta-çırak ilişkisi –bunun çok köklü bir geçmişi vardır-, ikincisi ise rüyada bâde içme geleneğidir.  Önce bâde içme geleneğinden bahsedelim. Ruhundan âşıklık istidadı olan biri, çoğu zaman gündüz, bazen de gece, yarı uyur-uyanık iken, pîrler görür. Pîrler ona bir takım leddünî bilgiler öğretirler. Şiir söylemeyi, saz çalmayı öğretirler. Daha sonra o kişinin âşık olacağı kızın suretini gösterir ve kaybolurlar. Âşıklar ağlayarak uyanır, dövünür, bazen ağzından ve burnundan bu dövünme sonucu kan gelir. Serencam dediğimiz ömür boyu, o rüyasında gördüğü güzele ulaşma macerası başlar. Mesela Sümmanî’nin böyle bir âşık olduğunu söyleyebiliriz. Kendisi de bu anlamda şiirler söylemiştir. Bizim âşıklarımız içinde böyle olan âşık çoktur.

İkincisi de usta çırak geleneğidir. Usta âşık, ileride âşıklık mesleğini icra edebilecek genç çırak edinir, seçer.  8 yaşında, 9 yaşında… O çırak, yıllarca usta âşıkla gezer. Ben yetiştim ona. Ne yapar çırak? Ustasının abdest suyunu hazırlar, atının yemini verir, havlu tutar abdest aldığında. Âşık; köy odalarında, kahvelerinde şiir söylediği zaman verilen saçiyi yani paraları toplar. Bunun dışında da ustasını dikkatle izler. Bu meyanda şiir söylemeyi, saz çalmayı öğrenir. Belli bir süre sonra ustası eğer çırağın bu mesleği bağımsız olarak icra edebileceği güçte olduğunu görünce ona bir mahlas verir. “Allah işini, gücünü rast getirsin evladım. Bu mesleği bağımsız olarak icra edecek güçtesin. Ustanı da unutma.” Der.  Çırak artık bağımsız olarak mesleğini icra eder. Bu gelenek bugün de devam ediyor. Kars yöresinde hala var. Ben rahmetli Yaşar Reyhanî’nin de rahmetli Murat Çobanoğlu’nun da çırak yetiştirdiğine yetiştim. Hâlâ bugün de onun adlarını söyleyen çıraklar var.

Bu âşıklık mefhumunu, ismini Divan Edebiyatı sanatçıları için de kullanabilir miyiz? Yoksa sadece Türk Halk Edebiyatı’na mı aittir? Çünkü her ne kadar nazım birimleri, şekilleri farklı da olsa beslendikleri kaynak aynıymış gibi duruyor.

Divan şairlerine âşık diyemeyiz. Divan şairleriyle saz şairleri arasında tek bir ortak yön var: Şiir söylemek… Hatta zaman zaman saz şairleri, kendilerini divan şairlerinden üstün görmüşlerdir. Niye? Derler ki: “Onlar masa başına oturup günlerce kafiyeyi, redifi düşürmek için düşünürler. Biz ise irticalen, doğaçlamaya söylüyoruz. Dolayısıyla bizim şairlik gücümüz divan şairlerinden üstündür.”  Şimdi bir özellik daha var. Tabiî, Orhan ağabey –M. Orhan Okay- klasik edebiyatçı. Divan şairlerinin toplum meseleleriyle fazla ilgisi yok. Ama âşıklar, toplum içinde doğup büyüdükleri için divan şairlerinden daha gerçekçidirler. Sevgiliyi tarif ederken gerçekçidirler, doğayı tarif ederken gerçekçidirler, olayları tarif ederken gerçekçidirler. Onların şiirlerinin temelini toplum oluşturur. Divan şairleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Zaten onların çoğu medreselidir, mürekkep yalamış insanlardır. Âşıklarımızın çoğu ise ümmîdir. Yani bir medrese-mekteb görmemişlerdir. Dolayısıyla iki tarafında şair olması dışında ortak yönleri yoktu. Düşünün ki 2.Mahmud zamanında âşıklar saraya alınmaya başlanmış. Ama divan şairleri hep varlar. Üstelik caize almışlar. Aynı imkânâşıklar için geçerli değildir.

Âşıklık edebiyatı Türk Halk Edebiyatı içerisinde değerlendirilebilir mi? Değerlendirilebilir.Bazı arkadaşlar farklı görüşte olmakla beraber –ki ben saygı duyuyorum onların görüşlerine- bizim halk edebiyatı dediğimiz edebiyat, aslında üç alt başlıktan oluşuyor. Biri folklor ya da halk bilimi dediğimiz edebiyat, biri âşık edebiyatı, biri de dinî-tassavufî edebiyat…  Yani böylece âşık edebiyatı, halk edebiyatı şeklinde değerlendirilebilir. İtirazlardan biri şu: “Sahibi belli olan ürünlerle olmayan ürünler nasıl bir arada değerlendirilebilir?!” Bu önemli bir fark. Allah sağlık versin, Sakaoğlu hocamız öyle diyor. Ama şu var: âşık edebiyatını icra edenler de halktan, dinleyenler de halktan… Böyle olduğu için âşık edebiyatını halk edebiyatının içinde değerlendirmemizde bir beis yok gibi görünüyor.

Saydığımız isimler, takip ettiğimiz ve ürünlerini okuduğumuz isimlerin genelde taşradan olduğunu görüyoruz. Neden metropollerden böyle âşıklar çıkmıyor?

Bu çok çok güzel bir soru. Âşıkların yaşam tarzları metropollerde yok. Yani; çeşme yok, pınar yok, pınardan su içen güzeller yok, ağaçlar yok, çiçekler yok, kuşlar yok, dağlar yok. Âşık edebiyatı içinde yer alan, güçlü âşıkları yetiştirmek için gerekli olan yerler küçük yerleşim yerleridir. Kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri yerlerdir şiirlerine konu olacak temaları daha rahat bulabilecekleri için. Büyük şehirlere de gelenler olmuş. Dertli gelmiş, âşıklar kahvesinde uzun süre reis-i âşıkanlık yapmış. Ama yetiştiği yer köy. Bugün de öyledir. Büyük kentlere gelenlerin âşıklığı bitiyor.

Âşıkların malzemesi, ürünleri olan türkülerden bahsedelim. Türküler bizim için ne ifade eder? 

Şuanda türküler maalesef, -genel anlamda söylüyorum, halk edebiyatı anlamında değil-  bizim edebiyatımızın üvey evlatlarıdır. 15. Yüzyılda Horasan’da türkü ismi tespit edilmiş. Türkî kelimesi zamanlar türkü olmuş. Niye üvey evlat dedim? Çünkü türküler üzerinde bugüne kadar ciddi sayılabilecek araştırmalar yapılmamış. Benim bildiğim iki tane doktora tezi var. Onlara bir şey demiyorum.  Ama türküler üzerinde yapılacak onlarca çalışma var, yapılmamış. Türküler iki koldan gelişme gösteriyor. Biri halkın oluşturduğu, olaya dayalı, anonim türküler –ki asıl türküler onlardır-; biri de saz şairlerinin ya kendi şiirleri ya da usta malı şiirleri… Âşıkların bir fonksiyonu daha var. Gezginci oldukları için gezdiği yerlere türkülerini götürebiliyorlar. Toplum hayatında olan her şey türkülerde var. Aşk, ölüm, doğum, askerlik, ayrılık, zamandan şikâyet, din, ne ararsanız var. Âşıkların şiirlerinde de bu görünür. Dolayısıyla türküler şundan söz eder, bundan söz etmez demek doğru değil.  Bizim aydınlarımız içinde türküler hakkında çok sağlam görüşleri olanların başında Tanpınar gelir. Tanpınar’ın bir cümlesi var:  “Türküler, Anadolu’nun iç romanlarıdır.” Yani Anadolu’nun romanını yazacaklar mutlaka türkülerden hareket etmeliler. Bu çok yerinde bir görüştür.

Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün,

Acı Çekmeyenin Yüreği Bütün.

Ziya’mın Atını Pazara Dutun,

Gelen Geçen Ziya’m Ölmüş Desinler.

Şimdi, burada müthiş mısralar var: “Acı Çekmeyenin Yüreği Bütün. / Ziya’mın Atını Pazara Dutun.” Çok rahat bir roman konusu olur. Ya da Ezo Gelin… Gayet güzel roman konusu olabilir. Bunların birer hikâyesi var. Yüzlerce böyle türkü var. TRTuzun süre, sahibi olan türküleri yayınlamamış. Âşık Veysel, onun için Nida Tüfekçi’ye darılmış. Aynı şekilde Neşet Ertaş da darılmış. Şimdi değişti. Artık Âşık Veysel’i, Neşet Ertaş’ı, Yaşar Reyhani’yi dinleyebiliyoruz. Onlar bizim için çok değerli. Yine onların da türküleri çok rahat roman konusu olabilir. Mesele Âşık Veysel’in Kızılırmak’ı, Âşık Mahsuni Şerif’in İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım’ı çok rahat roman olabilirler. Artık her ilinde bir üniversite bulunan ülkemizde bu türküler üzerinde durulmalı. Doktora tezi yapılmalı, çeşitli indeksler hazırlanmalı. Diyelim ki türkülerde göz kavramını arıyorsunuz, bulmanız mümkün değil. Çünkü türküler üzerinde bir şey yapılmamış. TRT repertuarında notaya alınmış türkü sayısının on bin civarında olduğu söyleniyor. On bin civarında türkü üzerinde ne yapılmaz ki? Her şey yapılır. Ekip çalışmasıyla çok güzel işler yapılabilir. Ne yazık ki birkaç amatör isim dışında çalışan yok. Biri Salih Turhan -Kültür Bakanlığı Türk Hal Müziği Korosu’nda ses sanatçısı-, biri de Bekir Karadeniz –kitapları burada-… Yer yer yapılmış güzel çalışmalar var. Ama bu iki arkadaşın yaptığı çalışmalar çok daha ileride. Özellikle ve özellikle uzun havalarımız kayboluyor, hoyratlar, bozlaklar kayboluyor. Bunları icra edecek insanlar kayboluyor. Özellikle konservatuarda bunların icrasına ağırlık verilmedir. Bir Malatyalı Fahri Kayahan, bir Celal Güzelses, bir Selahattin Erorhan gibi, Nuri Güzelses gibi hakikaten uzun havaları icra edebilecek seslerin sayısı bugün bir elin parmakları kadar değil. Dolayısıyla mutlak ve mutlak üzerinde durulabilir. Sosyolojik, psikoloji, tarihi, coğrafi yönlerden üzerinden durulabilir. Mesela bakıyorsunuz; Doğu Anadolu’nun mızrabı, İç Anadolu’nun mızrabına benzemiyor; İç Anadolu’nun mızrabı, Ege mızrabına benzemiyor; Ege’ninki Karadeniz’e benzemiyor. Bu bir zenginlik değil midir? Bunların farkına hemen varmamız lazım ve türküler üzerine çalışmalar yapmamız lazım.

Türkülerin yaşanmışlığından bahsettik. Romanlara ve öykülere konu olduğunu söyledik. Fakat bunlara getirilen eleştiriler de var. Hatta bu eleştirilerin muhatabı hem divan şiiri hem de halk şiiri olmuş. Şairler şiirlerini yazarken sahiden yaşıyorlar mıydı, yoksa şiirleri estetik kaygıyla oluşturdukları sunî metinler miydi?

 Estetik kaygıyla yazılan türküler var. Ama mutlak ve mutlak yaşanmış olaylara dayalı türküler de var. Bir Malatya türküsü var. Fırat kenarında yazılmış.

“Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar                                                                                    Anam Ağlar Bacım Beni Sayıklar”

Ben senelerce önce bir yakınımı görmeye Malatya’ya gittim. Mahalledeki gençler beni pikniğe götürdüler bir hafta sonu. Fırat, oradan geçiyordu. Oradaki gençlerden birkaçı: “Hocam burası o türkünün geçtiği yerdir.” Dediler.  Orada bir su dönüyor, dirsek var. Delikanlı o suya girmiş ve boğulmuş. Şahsen ben, yaşanmış olaya dayalı birçok türkü biliyorum. Hatta bunlardan birkaçını Folklorumuz ve Erzincan kitabımda yazmıştım. Ama bütün türküler için yaşanmış bir olaya dayalıdır diyemeyiz. Anadolu insanı daha çok gördüğüne inanır. Kendisini üzen, sevindiren olaylar karşısında hislerini en kolay ama en kolay biçimde türkülerle gösterirler. Bir cenazeye gidin, orada kadınlar ağıt okurlar. Çoğu da o an söylenmiş şeylerdir. Türkü bunlardan biraz daha ileridir. İki cilt kitap var, Türkülerimiz ve Hikâyeleri diye. Bunlardan bazıları abartılmış olabilir, ona bir şey demiyorum. Ama mutlak ve mutlak pek çok türkümüz yaşanmış olaylara dayalıdır demek abartı olmaz.

Son olarak, âşıklık geleneği ve türkülerimiz için gelecek adına ümitvar mısınız?

Ben çok ümitvar değilim. Bunun sebebi de şu: Benim evimde saz çalınıyor. Ben yıllardır çalıyorum. İki oğlum var, birisinin müzikle pek alakası yok. Ama biri uzun yıllar gitar çaldı. “Evladım, sen bir gün mutlaka bu türkülere döneceksin.” dedim. Fakat dönmedi. Bu benim kendi ailemle ilgili bir durum. Senelerdir üniversitede ders okutuyorum ve bizim Halk Türküleri diye bir dersimiz var. Çocukların yüzde doksanı türkülerden hiç haberdar değil. Bu sosyal medya dediğimiz medya içinde çocukları çok fazla meşgul eden ve pek çoğu da hiçbir işe yaramayan, boşuna geçirilmiş vakitler olarak ifade edilebilecek şeyler yüzünden maalesef çok daha olumlu şeylere kafa yoramıyorlar. Benim çocukluğumda, biz, radyoda söylenecek türkülerin saatlerini çok önceden öğrenir, o saatlerde radyoyu açar, daha önce hiç yüzünü görmediğimiz sanatçıları seslerinden tanır ve söyledikleri türküleri ezberlerdik. Şimdi, konservatuarlarda bile bu anlamda çok fazla olumlu şeyler yapıldığı hususunda çok bir şey söyleyemiyorum. Dolayısıyla türkülerin şimdiye kadar geldiği şekilde devam etmesi konusunda çok ümitvar değilim. Buna mutlaka, artık her ilinde en az bir üniversite bulunan ülkemizde eğilinmeli. Başlı başına edebiyat fakültelerinin bir bölümünde Halk Türküleri diye bir ders konulmalı. O türküler bir şekilde icra edilmeli. Türküler çeşitli yönlerden bilimsel olarak incelenmeli. Onu seven çocuklar yetişmeli. Ben altı senedir burada Halk Müziği Korosu kuramadım. Çocukların ilgisi yok. Bu sene koroyu çalıştıracak arkadaşı sınıflara götürdüm. “İsminizi yazdırın, bir hafta gidin, beğenmezseniz bırakın.” Dedim. Geçen hafta üç tane kız öğrenci bana geldi: “Hocam size çok teşekkür ederiz, iyi ki bizi yönlendirdiniz, çok keyif alıyoruz Halk Müziği Korosu’nda.” Dediler. Dolayısıyla, biraz üniversitelerimizin çabası olacak, gençleri o yöne doğru yönlendireceğiz. O gençler gerçekten türkülerimizi tanırlarsa o türkülerden vazgeçmeleri zaten mümkün değil.  Çünkü türkülerin tamamı, uzun havası da oyun havası da hoyratı da ma’şerî vicdana sesleniyor. Ma’şerî vicdana seslenen bu türkülerin ilgi görmemesini ben düşünemiyorum. Ama bizim biraz gayret göstermemiz lazım. Bu gayretle sonucu, zannediyorum, içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına da uyarak türküler yer yer temalarında değişiklik de görecek. Çünkü türkülerimiz, nüfusun yüzde yetmiş beşi köylerdeyken yakılmış. Şimdi kent soylu ozan diye yeni bir ozan tipi çıktı. Fakat söyledikleri türküler pek ilgi görmüyor. Çünkü genelde bireysel konuları işliyorlar. Fakat bizim türkülerimiz ma’şerî vicdana sesleniyor. Her dönemde geçerli olan aşk, sevgi, gurbet, ayrılık, yoksulluk, ölüm gibi yüzyıllardır süre gelen konular… Bu konuları dile getirdiği için türküler kalıcıdır. Dolayısıyla üniversitelerimiz gayret gösterecek, türküler hakkında mutlaka dersler verilmeli ustalar tarafından. Ben gençlerimizin de bu vesileyle büyük ilgi göstereceği kanaatindeyim.

Çok teşekkür ederim hocam. Müstefid oldum.

Estağfirullah, ben teşekkür ederim.

 

Hasbihâl’i Gerçekleştiren: İsmail Atakan Çetiner

 

HASBİHÂL’DE ADI VEYA MISRASI GEÇEN TÜRKÜLER:

 Çamlığın Başında Tüter Tütün

Yozgat/Akdağmadeni-Nida Tüfekçi

 

Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün,

Acı Çekmeyenin Yüreği Bütün.

Ziya’mın Atını Pazara Dutun,

Gelen Geçen Ziya’m Ölmüş Desinler.

 

At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar,

Kendi Gidip Ahbapları Kalan Yar.

 

Benim Yarim Yaylalarda Oturur

Ak Elini Soğuk Suya Batırır

Demedim Mi Nazlı Yarim Ben Sana

Çok Muhabbet Tez Ayrılık Getirir

 

At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar,

Kendi Gidip Ahbapları Kalan Yar.

 

Ham Meyveyi Kopardılar Dalından,

Beni Ayırdılar Nazlı Yarimden.

Eğer Yarim Tutmaz İse Salımdan,

Onun İçin Açık Gider Gözlerim.

 

At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar,

Kendi Gidip Ahbapları Kalan Yar.

 

Uzun Olur Gemilerin Direği

Yanık Olur Anaların Yüreği

Ne Sen Gelin Oldun Ne Ben Güveyi

Onun İçin Kapanmıyor Gözlerim

At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar,

Kendi Gidip Ahbapları Kalan Yar.

 

Kızılırmak

Sivas -Âşık Veysel

 

Bahar gelir gudurursun

Kızılırmak seni seni

Ne uyursun ne durursun

Kızılırmak seni seni

 

Ne uyursun ne durursun

Kızılırmak seni seni

 

Gelin yedin gızı yedin

Nice ela gözler yedin

Seksen doksan yüz de yedin

Kızılırmak seni seni

 

Seksen doksan yüz de yedin

Kızılırmak seni seni

 

Genç de yersin goca yersin

Gündüz yersin gece yersin

Hakim benden sormaz dersin

Kızılırmak seni seni

 

Hakim benden sormaz dersin

Kızılırmak seni seni

 

Yakını var ırağı var

Zemherinde bir çağın var

Bir de gızgın tuzağın var

Kızılırmak seni seni

 

Bir de gızgın tuzağın var

Kızılırmak seni seni

 

Atı sürdü Mehmet Özbey

yüzü tuttu sandık özbeg

Az kaldı ki ola helak

Kızılırmak seni seni

 

Az kaldı ki ola helak

Kızılırmak seni seni

 

Parça parça etsem seni

Fabrikaya tıksam seni

Deniz olsan yutsam seni

Kızılırmak seni seni

 

Deniz olsan yutsam seni

Kızılırmak seni seni

 

Söyle veysel sözü sana

Yılda kıyar üç beş cana

Selleri ev yandı hani

Kızılırmak seni seniseniseni

 

Selleri ev yandı hani

Kızılırmak seni seni

 

Çeşm-i Siyahım

Afşin -Âşık Mahsunî Şerif

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

Önümüzde dağlar sıralansa da

Sermayem derdimdir servetim ahım

Karardıkça bahtım karalansa da

 

Haydi dolaşalım yüce dağlarda

Dost beni bıraktı ah ile zarda

Ötmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma cennet kiralansa da

 

Bağladım canımı zülfün teline

Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)

Güldün Mahzuni’nin garip haline

Mervan’ın elinden parelense de

 

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar

Malatya–Kemal Çığrık-Mustafa Özgül

Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar (Ölem Kayıklar N’edem Kayıklar)
Anam Ağlar Bacım Beni Sayıklar (Ölem Sayıklar N’edem Sayıklar)
Başına Toplanmış Bağrı Yanıklar (Ölem Yanıklar N’edem Yanıklar)

N’ettim Size Verin Benim Yarımı N’edem Yarımı
N’ettim Size Beni Yare Götürün N’edem Götürün

Elbisem Duvarda Asılı Kaldı (Ölem Vay Kaldı N’edem Vay Kaldı)
Çeyizim Sandıkta Basılı Kaldı (Ölem Vay Kaldı N’edem Vay Kaldı)
O Yar Benim İle Küsülü Kaldı (Ölem Vay Kaldı N’edem Vay Kaldı}

N’ettim Size Verin Benim Yarımı N’edem Yarımı
N’ettim Size Beni Yare Götürün N’edem Götürün