OKUMAK, YAZMAK VE KADINIMIZ ÜZERİNE

OKUMAK, YAZMAK VE KADINIMIZ ÜZERİNE

“Çok yazmak için çok okumak lâzım.” diye bir cümle gözümüze ilişti.

Peki, bu hüküm nereye kadar işe yarar? Yâni, “çok yazmak” bir fazîlet midir? Değerli olanı, “çok yazmak”değil, “iyi yazmak”tır. Elbette, “çok okuma”ya itirâzımız olamaz. Lâkin onun da kalitelisinden yana saf tutmalı. Çok, fakat okumaya değecek şeyleri okuyan insan; çok yazmasa da, “iyi” yazar.

Cumhûriyet târîhinin tekrarlanan kampanyaları arasında rekor, “okuma-yazma” adını taşıyandadır. Ortada, rekor dışında hiçbir artı işâreti bulunmuyor. Bu kampanyalara “seferberlik” gibi askerî sıfatlar da konmuştu. Hedef, tamâmı “okur-yazar” bir Türk milleti idi. Yüzde seksen veyâ doksan civârında bir rakam yakalandı da. Netîce olarak, sâdece okuyan ve yazabilen bir topluluğumuz oldu. İçi boş, kocaman bir balon. Cicili-bicili, bol resimli gazeteleri, on beş dakikalık vapur yolculuğunda okuyup çöp sepetine atan bir insânî sonuç elde ettik. Derinliği olmayan; analiz de, sentez de yapamayan; aklını, fikrini ihâleye çıkarmış bir cemiyet; okusa ne olur, okumasa ne olur?

17. yüzyıla, adını verecek kadar damgasını vurmuş bir okuma-yazma erimiz var: Kâtib Çelebî. Dördüncü Murâd Hân’ın idâresindeki askerî faaliyetlere katıldıktan ve kanaat dünyâsında kâfi miktâra çıkardığı kitap koleksiyonuna ulaştıktan sonra; topladıklarını okumak ve bu okuma safhasından “yazma” noktasına erişmek için kendini: “cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere” dönmeye dâvet eder. Ona göre, silâh mârifetiyle yapılan cihâd “asgar”, kalem ve kitapla yapılan ise “ekber”. Bundan daha mânâlı seferberlik olur mu?

Piyasaya: “Kadını engelleyen din değil, töredir.” tarzında bir cümle sürüldü.

Kadının, insanca bir hayat sürmesine İslâm dininin engel olmadığı meydânda. Mâlûmu îlâma lüzûm yok. Eğer, bu cümlede sarf edilen “din” sözü ile İslâm dışındaki bir inanç sistemi kasdediliyorsa, o zaman ayrı değerlendirmeler yapmak gerekir. İslâmın, kadın engelleyici taraklarda bezi bulunmuyor.

Gelelim “töre”ye. Burada mahkûmiyet karârı çıkarılan töre, Türk töresi olamaz. Destânlar döneminden başlayarak mercek altına alınacak Türk yaşayışında, hep erkekle yan yana görünen Türk kadınının, hiçbir medenî ve insânî hakkın mahrûmiyetini çekmediği görülecektir.

“Kadın” sözünün de menbâını teşkîl eden “hâtun” kelimesi, “kraliçe” (=hanım sultan) kullanılışından çok yaygın bir kabûl merhalesine ulaşmış ve neredeyse bütün Türk kadınları “hâtun”laşmıştır. Nasreddin Hoca’nın tatlı dilinde ayrı bir mânâ güzelliği kazanan “hâtun” tâbiri, hiç şüpheniz olmasın, özbeöz Türkçedir.

Peki, kadını engellediği söylenen “töre” nedir? Buna, töre deniyorsa, dikkatli bir şekilde, önüne “Türk” sıfatını aslâ koymamalı. Çünkü Türk töresinin böyle bir ayıbı, târîhin hiçbir döneminde olmadı.

Bid’at, hurâfe, dalâlet, cehâlet vs. gibi nice menfî sebeplerle beslenen, başta feodal yaşayış tarzı olmak üzere, günlük hayâtı kuşatan töre dışı “geleneksi”lerle sokaktan kopan “kadın”ın, İslâm diniyle ve Türk töresiyle aslâ irtibâtı yoktur. Türklük ve İslâm dışı renk bozuklukları, bu milletin berrak suyunu bulandıramaz.