Ölüm Bize Ne Yakın

Ölüm Bize Ne Yakın

Ölümle tanışık, bilemedin barışık olmak yaşadığımız hayatın peşin kabullendiğimiz bir gerçeğidir. Herkes için geçerlidir bu. Ömrümüzün bir aşamasında mutlaka tanık oluruz bu hakikate. Ama bir yakınımız göçer ebedi olduğuna inandığımız âleme yahut bizim kapımızı çalar vaktini saatini bilemediğimiz. Hepimizin tecrübesi kendine mahsustur. Şahsına münhasır. Bizim kapımız çaldığında edineceğimiz tecrübeyi yazamayız belki ama yanımızda, yöremizde şahit olduklarımız hissedebilmek adına mühimdir.

İlk tanışıklığımız uzun zaman önceye rastlar. Kocaannem gelir ilkin aklıma. Ayan beyan ölümden bahsedebileceğim hatırladığım ilk sahne onunla başlar. Tahminlere göre dört yaşlarındayım. Onlarca yıl süren ayrılıktan sonra Şumnu’nun Hasıköyü’nden kalkıp İstanbul’a kızının evine bin bir meşakkatle gelen o güzel insan. Babaannemin annesi. Türlü hastalıklardan mustarip olmasına rağmen şikâyet ettiğini, oflayıp pufladığını gören duyan yok. Seksen yaşını geçmiş olduğunu hatırlıyorum. Yemekten içmekten kesildiğini. Misafir odasında bulunan somya o günlerde onun ‘rahat döşeği’ olmuş meğer. O neden kendini misafir gibi hissederdi onca hassasiyete rağmen, ben neden ev sahibi hiç bilemiyorum. Yalnızca gözümü açtığımda altta katta oturan dedemlere inmek isteğine gem vuramazdım. Eve çıkartılmam demek bütün hırçınlığımla bağırıp ağlamama, ayak dirememe, isyan etmeme sebepti.  Yanında olmalıydım. O bana köyümüzden bahsetmeli, koyunları kuzuları anlatmalı, kırbadan nasıl su içilir, çeşmeye nasıl gidilir, çoban çıkısına neler konur tarif etmeliydi. İsterse her gün aynı şeyleri anlatsın. Hiç fark etmezdi. Uzun uzun dinlerdim. Bıkmazdım, usanmazdım. Onun da yorulduğunu, bıktığını hiç görmemiştim. Son güne kadar. Sabah uyanır uyanmaz anacığımın en kızdığı şey olmasına rağmen pijamalarımı bile çıkarmadan kaçıp gittim aşağıya. Babaannem mutfakta yemek hazırlıyordu. Hiç ses etmeden Kocaannemin yanında aldım soluğu. Uyumuyordu ama uyanık da değildi sanki. Elini tuttum. Geldiğimi anladı.

‘Uşaam’ dedi usulca. ‘Hastayım be çocuğum. Anlatamam şimdi. Sen git ninen kızmasın. Yine annatırız sonra emi.’ Israrımı fark edince Babaanneme seslendi. ‘Al kızım bu uşaa şuradan. İyi değilim ben.’ Babaannem sitem etti annesine. ‘Yemiyorsun içmiyorsun gayret ediversen birazcık ninecim. Süt ısıttım sana. Onu bari accık içiver’ diye. Hiç ses etmedi. Bize göre ıştırmadı. Bu sessizlik canımı sıkmıştı. Geçtim oturdum tekliği koltuğa. Babaannem anacığına süt getirirken torununu da unutmamıştı. Ne bilsin benim de çay bardağı yerine su bardağıyla isteyeceğimi. Kocaannem ‘Ver büyük bardakla uşak içsin. Bana öbürü bile çok kızım’ dese de değiştirmek üzere mutfağa gitti. Ben de peşi sıra Kocaannemin başucuna. ‘Hadi’ dedim ‘Nine, ne olur anlat…’ Başını çevirdi zorla benden yana. Gözleri gözlerime kenetlendi. Derin derin nefes aldı bir iki kere. Dudakları kıpırdadı tespih çekerken kıpırdadığı gibi. Ve uzun bir nefes verdi. Öyle kaldı. Garipliği anlayamıyordum. Süt içecektik daha. Babaannem niye gelmemişti? Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. ‘Babanneeee! Ninem konuşmuyor. Koş!’ Ne olduğunu anlamış mıydı Babaannem bilmiyorum ama koşa koşa gelmişti mutfaktan elinde bir su bardağı ılık sütle. O sütler hiç içilmedi. Ben geri kalan ev ahalisine haber vermek üzere odadan çıkarıldım. Bir daha da alınmadım. Odaya giren gözünde yaşla çıktı. Sessiz sedasız kuytularda ağlayanlar olduğunu görüyordum ama benim ağlamam yanına gidemiyor olmamla alakalıydı. Diğerlerinin sebepleriyle hiç ilgilenmedim.  Kocaannemin yüzünü kırk seneye yakındır aynı netlikle hatırlarım. Köyü, kara gözlü kuzuları, Kocapınar’ı, Deliorman’ı, kulayı, tayları, mandaları, malakları… Hepsi o gün dondu sanki. O günkü gibi sabitlendi zihnime. Kalakaldı.

Ölümle aramız hiç açılmadı. Çok misafir yolcu ettim bu dünyadan. Kocaannemi değil belki ama nicesini kendi ellerimle toprağa verdim. Sırtını toprakla besledim. Yumuşak kısımlarıyla yastık yaptım başlarına. Tahtaları dizdim üzerlerine. Toprakla örttüm. Göçtüklerine yanmadım da hiç, hasretlik kavurdu ciğerimi. Bunca tecrübeden şunu öğrendim ki ev sahibi değil misafirim. Hancısı olmayan handa yolcuyum tüm gidenler gibi. Zaman ölümle donar hafızalarda. Ve biz duacıyız buluşmak için, sevdiklerimizle başka diyarlarda…