Türk’ün Türk’le Cidâli

Türk’ün Türk’le Cidâli

Adı, sanı, kurucusu ve ahâlisinin ekseriyeti Türk olan siyâsî teşekküllerin, târîh boyunca birbirleriyle didişmeleri hiç eksik olmadı. Hangi devrin hangi sayfası açılsa, bu didişmeye dâir birkaç paragraf bulunur. Farz-ı muhâl, bu kardeş kavgaları çıkmasaydı, bugün çok farklı bir Dünyâ’da yaşayacaktık.

Timur’un önce Altın-Orda, sonra da Osmanlı ile lüzûmsuz ve de sebepsiz dalaşması, insanlığın başına Rusya’yı musallat etmişti. Yine, Osmanlı- Safevî inatlaşması, sonraki yıllara bir hayli kabarık baş ağrısı dosyası bırakmış, başta Âzerî ayrılığı olmak üzere, Hazar çevresini Rusya’ya ikrâm eden gaflete imzâ atmıştı.

Daha nice misâli bulunan Türk’ün Türk’le cidâli, en çok Türklüğün hasımlarına yaramış, onlara hak etmediklerini altın tepsilerde sunmuştur.

Türk millî vicdânının sızlamasına vesîle olan bu akrabâ anlaşmazlıkları, özde ve mütalâa plâtformunda ne kadar lüzûmsuz addedilse de, kendi mantıkları içinde son derece haklı “nefs-i müdâfaa” sebep ve refleksleri bulunmaktadır.

Yavuz’u Çaldıran’a götüren, Antalya’da fitne çıkaran ve hiç de merdâne olmayan Şâh İsmâil gayreti değil midir? Tebrîz’den Kâhire’ye çevrilen Osmanlı nazarının temelinde de, benzer şekilde tabiî, kendini koruma, kollama tavırları vardır.

İslâm dâiresine girmeden önceki Türk’le Türk vuruşmaları, özellikle Orta Asya’da, Çin heyûlâsı pazarlayan renk ve tona dönüştüğünden, nice fedâkârlıklar karşılığında, Türklüğün mühim kısmı Yakın Doğu ve Avrupa’ya taşınmıştır.

Avrupa’daki Türk izlerini tâkibe niyet eden her hamiyet sâhibi, maalesef yine Türkler arasında cereyân eden bir silâhlı mücâdele hikâyesini, dizi film hacminde ve heyecânında karşısında buluyor.

Kuman-Kıpçak, Peçenek, Avar, Oğuz, Oğur, Bulgar ve hattâ Macar adlarıyla Avrupa coğrafyasında görünen Türk ve Türk’e akrabâ topluluklar, Hun bakıyesi olmanın ortak rûhunu çok çabuk kaybedip, birbirleriyle hesaplaşmaya başladılar. Bugün, bilhassa Bulgar menşe’li mezâlim sahneleri, Türk’ün elem kapılarına numara koymuştur. En son, “Belene” adıyla insanlık vicdânını karartan Bulgar vahşeti, Türk’ün müşfik ve insânî hasletlerini “Bulgar” sıfatından söküp atmıştır.

Zâten, Dünyâ’ya nâm salmış Türk vasıfları, bir noktaya kadar korunabiliyor.  Bahsedilen nokta aşılınca, artık ortada Türklükten zerre miktârı eser kalmıyor. Bulgar misâli, bunun en canlı ve unutulmaz acılarını muhâfaza ediyor.

Avrupa’daki Türk görünüşünün heybete bürünüşü, bâzı cılız kavimleri ucuz davranışlara sevk etti. Çin’den mülhem fitne-fesâd hesapları, yeniden piyasaya çıktı. Bizans’ın, Çin’i aratmadığı bu yeni kıt’ada, bizim safdilliğimizi sermâye yapan düşman plânları, Türk’ü Türk’e kırdırmanın yollarını araştırdı.

Malazgird’de Sultan Alp Arslan’ın karşısına çıkan Bizans ordusunda bile, hatırı sayılır Türk birlikleri vardı. “Türkopol” tâbirinin içine, merkezden dâire çeperlerine uzanan çizgideki bütün Türk renkleri giriyordu…