Özkan Yalçın’nın Hayatı ve Notlar

Özkan Yalçın’nın Hayatı ve Notlar

Hey gidi yıllar hey! Tut tutabilirsen. Özkan Yalçın’ı kaybedeli yirmi yıl geçmiş. Diyordu ki Miras şiirinde:

 

“Dondurma dişime dokunur

sevdâ başıma

bakışın gönlüme yaraşmaz

vuslatın yaşıma

 

Biz kaşkol nesliydik

siz keşkül nesli

bizde yaseminler vardı kokuşur

siz saksıda gül nesli

 

Biz öpünce baharları doyasıya

size posası kaldı

biz sevince tabiatı sarası

size tasası kaldı

 

 

 

Özkan 20 Mayıs 1949’da Gürün’de doğmuştu.  Kendince bir halk şairi olan berber Turgut ve ev hanımı Mahire’nin oğluydu.

 

Her Anadolu ilçesinde günlük kazancıyla geçimini sağlayabilen ahaliden birinin oğlu olarak mükemmel bir çocukluk yılları yaşadığı söylenemezdi.

 

Kısa yoldan hayata atılma arayışları içinde Malatya Bölge Ziraat Okulunu bitirdi. Gürün’de ziraat teknisyeni olarak göreve başladı. Ama istediği bu değildi.

 

Gönlü, gönül tellerinin sesini duyurabilecek ortamlardaydı. Dört yıl sonra Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümüne girdi. 1974’te mezun oldu.

 

Siirt Baykan’a atandı. Ancak göreve başlamadan Batman Endüstri Meslek Lisesi’nde görevlendirildi.

 

Bir yıl sonra ise Gürün Lisesine atandı. Ayhan hanımefendiyle evlendi. Bu evlilikten hayrül halef evlatları, ikisi doktor, biri eczacı Mehmet Burak, Hatice Burcu ve Turgut Yağmur dünyaya geldi.

 

Gıyaben de olsa benim tanışıklığı 1979-1980’de başladı. Çünkü benim doğup çocukluğumu yaşadığım Şarkışla’ya ilişkin araştırmaları, derlemeleri başta İbrahim Aslanoğlu’nun Sivas Folkloru dergisinde çıkıyordu. Daha sonra Türk Folkloru’nda devam etti. Bu arada Âşık Veysel’e ilişkin yazıları bir kitap olma yolunda devam ediyordu.

 

Bu kitap 1986 yılında “Âşık Veysel, Dramı-Sanatı-Deyişleri” adıyla yayınlanacaktı. Özkan Yalçın’ı gıpta iye takip diyor, okuyordum.

 

Üç yıl geçmedi ki, 1981 yılında kendi isteğiyle Şarkışla’dan Konya’ya atandı. Şubat 1984’te Suluova Lisesi’nde göreve başladı. Artık o bir Amasya sevdalısıydı.

 

1986’da Aşık Veysel, Dramı-Sanatı-Deyişleri, 1989’da da “Yağmur Kuşları” adlı şiir kitabını yayınladı. 1990’da Amasya Lisesine atandı. Özkan Yalçın, daha sonra Anadolu Lisesi ve Atatürk Lisesi’nde görev yaptı. Milli Eğitim camiasında bazı gelişmelerden rahatsızdı. Kasım 1995’te emekli oldu.

 

Türk Edebiyatı Vakfı tarafından Mehmet Akif’in 50. ölüm yılı dolayısıyla açılan “Şiir tahlili” yarışmasında “Uzun Boylu Hayal” isimli eseriyle; Çevreden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Türk Edebiyatı Vakfı tarafından açılan “çevre röportajı” yarışmasında “Kuş Köprü’den Kuş Masalı” adlı eserleriyle; Milli Eğitim Bakanlığı’nca Yunus Emre Sevgi Yılı dolayısıyla açılan “Şiir” yarışmasında “Yunus Çağrısı” isimli şiiriyle “birincilik” ödülüne layık görüldü.

 

Bunların dışında da birçok yarışmada ödüller aldı. Yazdıklarıyla okuyanları Türkçe’nin zevkine ulaştırdı.

 

Kendisine bircilik ödülünü getiren “Yunus Çağrısı” şiirini Hızır Ovacık’a ithaf etmişti:

 

Bir dilsiz balığız Mevlâ gölünde,

Bir çayır kuşuyuz göklere ağan…

Çalısız çırpısız dünya çölünde

Çatlak dudaklardan barışa yağan

Söz Yunus’tur

-tanışalım-

bize gel! …

Toprağa can veren ‘’kün’’deki ‘’nun’’uz

Elifin önünde ötürü görmüş…

Leylâ sapağında kalmış Mecnûn’uz

Dünyanın malını götürü görmüş

Göz Yunus’tur

-alışalım-

bize gel! …

Hakk’a kıyam,dosta selam duralım

Çeşmelerden acı sular akmaya!

Varıp dergahına adres soralım

Kuru gönüllere güller ekmeye

İz Yunus’tur

-danışalım-

bize gel!

Odun yüklen,alıç topla,yola düş

Dağlar taşlar ile çağrı tutmaya

Hakça saçıl,gökçe biçil,dile düş

Yârân sofrasında iftar etmeye

Tuz Yunus’tur

-bölüşelim-

bize gel!

 

 

Özkan Yalçın’ın yedi kitabı yayınlandı. Bazıları tekrar basıldı. Yayınlanmış ilk kitabı, “Âşık Veysel, Dramı, Sanatı, Deyişleri”, (Ankara-1986) adını taşıyor.

 

Bunu 1989’da “Yağmur Kuşları” izledi.

 

Önemli eserlerinden biri olan “Çok Çiçekli Senfoni”nin ilk baskısı 1993’de yapılmıştı.

 

Bu kitapları “Yüreğim Tükeniyor”, “Yedinci Şehir” ve “Gül Yorgunu” takip etti.

 

Son kitabının adı “Sevda Çıkmazı”ydı ki, ne yazık ki bu kitabının yayınladığını göremedi. Sevda Çıkmazı’nda Yağmur Kuşları ve Gül Yorgunu isimli iki şiir kitabından seçmeler yapan Yalçın’ın şiirlerinde geleneğimize vurulan modern nakışları bulacaksınız.

 

Yüreğim Tükeniyor’a çocuk kitabı diyebilirsiniz. 1996’da Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında çıktı.

 

O, bu aşılmaz, açılmaz gibi görünen kabuğun altında; “Gül Yorgunu”, yalnız ve yaralı bir yürek taşıyordu. Nedense şairleri zaman zaman tedavisiz bir illet gibi saran bu yalnızlık duygusu onu bazen çepeçevre kuşatıyordu.

 

İkinci şiir kitabına adını veren ve bence ömrünün bir özeti olan, son şiiri “Gül Yorgunu”nu yazdı. Türk Edebiyatı dergisine gönderdi. Şiir, derginin 1997 Haziran sayısında yayımlandı.

 

Önce boynunda şişkinlik oluştu. Muayene için Ankara’ya gitti. Sonuç, akciğer kanseriydi. Özkan, 17 mart 1998’de, Ankara’da dünyaya veda etti.

 

O Amasya`da defnedilmek istiyordu. Zaman zaman ziyaret ettiği selvilerle dolu Tekirdede Mezarlığında yerini bile belirlemiş, hatta mezar yerinin baş kısmına bir de küçük fidan dikmişti. Ancak doğdugu toprak çekse gerek son anda, karar değiştirildi.  Belki doğduğu topraklar çekti. Kendi eliyle hazırladığı mezar yeri boş kaldı.

 

Cenazesi memleketi Gürün’de vatan toprağına verildi.

 

“Ayrılığın Vaktidir” adlı şiirinde şöyle söylüyordu:

 

“Her sarı yazmada ayrılık dal dal

Her uçak mâvide dünyâ bölünür

Gerçek o ki doğar büyür ve ölür

-Toprak görür, hava alır, su çeker-

Bir köşede çiçek diye açarız.

Çalmazsa ayaz

 

Git diyedir işareti cânânın

Bize gel olur

Böyle gördük bu âlemi güzel hey

Döndükçe döner felek

-Cem elinden câma giren yakut şarap misâli-

Ve her seferinde şeb-i yeldâ adına

Siyaha bürünür beyaz

 

Dile bugün âşinâdır simâlar

Yarın el olur… “

 

 

 

 

 

 

 

ÂŞIK VEYSEL DRAMI SANATI ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

 

Özkan Yalçın’a göre, Âşık Veysel, Yunus Emrelerle, Karacaoğlanlarla, Füzûlilerle, Yahya Kemallerle aynı meclistendi. Ahmet Kutsi Tecer gibi, Mesut Cemil gibi dostlarıyla hemdem olmuştu Âşık Veysel, klasiklerimiz arasına girmiş, edebi âlemimizde bir tepe teşkil etmişti. Türkiye coğrafyasında Tecer dağlarının görkemi ne ise, Türk şiirinde Veysel’in yeri de orasıydı. O, Anadolu’yu 1071 Malazgirt Zaferinden beri Türk ve Müslüman yapan arifler ordumuzun gönüllü erlerinden biriydi.

 

ALDI SAZI VEYSEL’iN

 

“Sen petek misali Veysel de arı

İnleşir beraber yapardık balı

Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı

Ben babamı sen ustanı unutma … ”

ÂşıkVeysel

 

Ustam bir deryaydı, ben bakır tasım

yetmiş yıl söyleştik, söz benden akar

sarsak dolakları yine bir kasım

desem yürü, yollar başkente çıkar

 

Ademle dut dalı olmuştuk sırdaş

Leyla ile Esmâ gözümde kardeş

ustamı sorarsan “bal”a arkadaş

kah toprağı özler kah dünya kokar

 

Gözü vardı sade beni görürdü

yol bilirdi yordamıyla yürürdü

daha kar kalkmadan gönlü erirdi

bilirdi ki her yol gurbete bakar

 

Ne çarığı tuttu ne meshi yerdi

Hakk’a inanırdı hakkı söylerdi

ince uzun dedi sonunda erdi

benden bıkmadı ki ondan mı bıkar

 

Çalı sanan mis kokladı gülünden

Batak bilen balık tuttu gölünden

Balı tuza katan  nadan elinden

Sâde Şatır değil  Yalçın da çeker

 

 

YEDİNCİ ŞEHİR

 

 

Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir”de Ankara, İstanbul, Bursa, Erzurum, Konya şehirlerini anlattı. 1941 ile 1945 arasında dergilerde yayınlanan yazılar, 1946’da kitaplaşmıştı.  Ömrü yetse altıncı şehri yazsaydı, milletvekili olduğu Kahramanmaraş’ı mı, yoksa Antalya’yı mı yazardı? İki şehir tartışır durur.

 

Onlar tartışa dursun, Ahmet Turan Alkan, altıncı şehir olarak Sivas’ı yazdı. Alkan’ın hemşerisi Özkan Yalçın, ekmeğini yediği, suyunu içtiği ve çok sevdiği Amasya’yı “Yedinci Şehir” olarak yazdı.

 

Özkan Yalçın’ın Yedinci Şehir’i şiir tadında bir anlatımla bize dört bin yıldan bu yana, su ile zamanın, taşla mekanın rüyasını yansıtıyor. Sevdalarını anlatıyor, özlemlerini, kazandıklarını ve hayallerini cümlelere döküyor. Bir şehri sevmek sevdalanmak  ne demekmiş görüyoruz.

 

Dünyanın ilk coğrafya bilimcisi Strabon’dan tutun da Osmanlı şehzadeleri Yavuz’a, Bayazıt’a;

Kral Kaya Mezarlarından Çakallar’ın gül bahçelerine;

Timur’un cihanı zapt u rapt altına aldığı yıllardan şehrin milli mücadeleye ev sahipliği yaptığı yıllara;

Ferhat ile Şirin’in taşlara yazılı yazgılarından dizelerin arasından kıvrım kıvrım akan Yeşilırmak’a;

semaverin zikrinden madenüs ifadesindeki müzikal derinliğe varıncaya kadar şehrin ruhunu ruhunuzda hissediyorsunuz.

 

Yeşilırmak üzerinde, Bayezitpaşa ile Şamlar Mahallelerini birbirine bağlayan köprü Selçuklu eseri… 12. yy’da, Sultan II. Mesud’un, kimi kaynaklara göre kızı kimilerine göre ise annesi olan Hundi (Hondi) Hatun tarafından yaptırılmış.

 

Köprünün isminin Hundi Hatun isminden geldiği söylenir. Hundi ismi zaman içinde önce “Kundi” sonradan da “Kunç” veya “Künç” olarak söylenmiş. Köprü bugün, “Kuş Köprü” olarak da bilinir.

 

 

 

 

 

 

Özkan Yalçın Kuş Köprü’den geçerken, duygularını şöyle yansıtmış:

 

Dün akşam köprüden geçerken gördüm.

Çok çakır gözlüydü ve dal gibiydi.

Onu gençliğimin ipiyle ördüm.

Tezgâhtan inmemiş son şal gibiydi.

 

Ki Şirin olamaz olsa Aslı’ydı!

Anlamak mümkün mü neden yaslıydı?

Bakışları süzgün rengi, rengi pusluydu,

Avcılardan ürkmüş maral gibiydi.

 

Belki suya bakıp hüsnüne dalmış,

Üç asır sonrası kendine gelmiş.

Bütün makamlardan çok fazla çalmış;

Uşşakta dem tutmuş kaval gibiydi.

 

Ve Yeşilırmağ’ın en dar yerinde,

Gülerken ben öldüm gamzelerinde.

Dedem Korkut kızlarının dilinde,

Gecelere sürmüş masal gibiydi.

 

 

 

ÇOK ÇİÇEKLİ SENFONİ

 

Çok Çiçekli Senfoninin şefi olarak niteleyebileceğimiz romanın kahramanı,  Orta Anadolu’nun dar imkanlı kapalı toplumlu bir kazasından, yüksek öğrenim için “Göçmen Gözler Ülkesi” diye tanımladığı Bursa’ya gelir. Gönül teli tınlamış, nağmeleri tohum olup Bursa ovasında yeşile sevda filizlerine can vermiştir. İnsan bir şarkıyla sevdalanır mı, sevdalanmaz mı? O şarkıyı Çok çiçekli  senfoni içinde dinliyoruz.

 

Roman kahramanının üniversite yıllarının şehrinde yaşadığı olayları, hayal kırklıklarını, umutlarını anlatıyor Çok Çiçekli Senfoni…  Sivas’tan Bursa’ya giden bir gencin şehirde yaşadığı yabancılık duygusu, sığınacak liman bulamaması içten bir dille anlatılıyor.

 

Elbette her sevda yolu vuslata ulaşmak içindir. Ama yolların üzerindeki engelleri aşmak gerek.  Engeller manzumesinde her kesimin kendince gelenekleri, gelenekleri, adetleri töreleri vardır. Çekip kılıcı yedi başlı ejderhayla, dev analarıyla savaşmak gerekir ki, bu savaş,  iç dünyanızla tartışma ve irdelemelerden başka bir şey değildir.

 

Bu eser, genellikle bir şairin -öncelikle sevgi bazında- geçmişiyle yaşadığı günü birlikte sorguladığı bir “gençlik türküsü”, bir başka deyişle özel hayatından koparılmış hatıralar yumağı, olarak nitelendirildi.

 

Akıcı üslubu ile okuyucuyu kuşatan Çok Çiçekli Senfoni’ye edebiyatımızda “otobiyografik roman türünün en önemli örneklerinden biri,” diyebiliriz.

150 civarında bir sayfadan oluşan eser, şehir ve mekânların canlı tasviri, gerçekçi portreler ve mantıklı zaman akışı ve beni oku dercesine kısa kısa cümlelerle dikkati çekiyor.

 

Hepimizin hayatında bir platonik aşk vardır. O açıdan Çok Çiçekli Senfoni’nin kahramanları şair genç ya da Burcu ile empati yapabiliyoruz.  Ya da, Gülşah tiplemeleriyle karşı karşıya kalmışlığımızı hatırlarız.

 

Nitekim bu roman, Kültür Bakanlığınca da ödüllendirildi.

 

Romanlarında kendi hayatını, çilelerini, hayata bakışını veren Özkan Yalçın, şiirlerinde de bu çizgiden ayrılmadı.

 

 

 

 

TÜRKİYE’M

 

Ben Ardahan’ı görmedim

Üveyik kuşunun sekişini de

İkisi bir anılanda

Gönlüm kanat kanat tüyleniverir

Uçası kuş olurum

 

Yıldızlar göklerimi süsler

Geceleri bekletirim aya

Beraber düştüklerinde al bir çuhaya

Şavkı başıma vurur

Sarhoş olurum

 

Fırat kıyıları çocukluğumu buğuladı

Gençliğimi Kızılırmak, Sakarya…

Yeşilırmağı içiyorum yıllardır

Kurusa birinin en küçük çayı

Yıkılır tuş olurum

 

Ben Türk’üm hemşerim

Vatanımın bir başıdır Edirne

Ötesi Ardahan

Adlarını nerede ansam

Sarhoş olurum

 

Korkma diye başlar marşım

Dikilir taş olurum!

 

 

 

YAĞMUR KUŞLARI

 

Sizin gelmediğiniz akşam üstleri

Nihavend dokurdum gergefim yoktu

Adını bilmediğim patikalarda

Yapracık burunlu meneviş gözlü

İplikten adamlar kesti yolumu

Şafaklar yunmamış arınmamıştı daha

Bulutlara gömdüm hüzünlerimi

 

İlk yağmur kuşuydu bir asır beklediğim

Mevsimlerin çözüldüğü dar vakit

Gönüllere aşk ekecek

Halaylarda baş çekecek

Acımsı dudaklarımda ıslıklarla muştulu

Bir yağmur kuşuydu hepsi hepsi

Güzelim, yâr leylim

Dudakları su kokar

 

Çok ötelerden çook çok ötelerden

Çalınmada kulağıma çengisi aşkın

Elveda hemşehrim, elvada dostum

Kuş sevdalarına hasret değilsem

Boşuna değildir bu yalnızlığım

 

Bam telinde fire cerdi insanlık

Duvağına çar-çur girdi Leylâ’nın

 

Sırça saksılarda ince ve uzun

Saz yaprağı gibi sürdüğümüzdür

Bizi böyle yakıp yandıran çile

Hesabı peşinen düştükse dile

Acılar içinde düştükse dile

 

Maviler boyu sustuk soldu alımız

Açılsın emredin gayrı falımız

 

Size kalsın çok çiçekli senfoni

Sizin olsun gül yorgunu baharlar

 

Şehre varsak bile köy sürgünüyüz

Yediğimiz bulgur aşı

Gemimiz musala taşı

Çekilsin çevremizden çağ berduşları

Gelsin üstümüze erkekçe gelsin

Dorukları emen gök ırmaklardan

Saadet emziren yağmur kuşları

 

 

 

BAKIŞLARIN NİÇİN YALAN?

 

 

Sana Erciyes’den kar getirsem tutam tutam

İçtiğin suların soğukluğuna

Nevşehir’den şarap İstanbul’dan yâr

Bursa yeşilliklerinden çalınmış he mi

Gözlerindeki bahar

 

Sen Ankara gecelerinin en çapkın kızı

Alanya’da portakal Amasya’da elmasın

Her petekte bir arı

En koyu gölgelerinde siyahın

Saçların neden sarı

 

Yaşamak zor seni bu kadehlerde

Dört mevsimde üç bahar

Değişmek bilmiyor an

Gözlerin mavi değil de

Bakışların niçin yalan