Pek Kıymetli Bir Huzura

Pek Kıymetli Bir Huzura

Pek kıymetli bir huzura…

Böyle başlayan mektuplarım hiç olmadı. Fakat dedem yazarmış. Ondan bana intikal eden Kuran-ı Kerim’in arasından çıktı bir tanesi. Okunaklı bir Osmanlıca. Basit, temiz, dokunaklı bir lisan. İçten, samimi, gönülden bir üslup. Zannediyorum bu kafayla yanına bile yaklaşamam. Haddizatında mektup yazmak gibi bir düşüncem pek olmadı galiba. Aslında yazmak istedim de kime yazsam bilemedim. Uzakları yakın eden teknolojinin kurbanları olarak yakınlarımızdan bile gün be gün uzaklaşırken nasıl bilecektim? İhtiyaç hâsıl oluyor muydu mektuba? Lüzumu var mıydı merasimin? Dokunmatik telefonun ekranına adını söylesem falancanın şak diye çeviriyordu numarayı zaten. O olmazsa mesaj vardı. O iş görmezse whatsapp. Sosyal medya kanallarının tek tek adını zikretmeye gerek var mı? Facebook’u olan adama ne mektubu? İnstagram’da son bildirimine baksam nerede ne zaman ne yapmış, yanında kimler varmış öğrenebilirken hele. Twitter fikir dünyası için bulunmaz nimet! Onun için durum farklı mı? Hayır. Zaten ekliyiz birbirimizde. Takip ediyoruz devamlı. Kimsenin kimseden ‘like’ esirgediği yok. Kimi paylaşıma gülümsüyor, kimi paylaşımda beraber ağlıyoruz. Ben onun okuduğu kitapları biliyorum, o da benimkileri. Yediği yemeklerden haberdarım, o da tabii ki. Oğlu kızı büyüdü mü, yaşları kaç oldu, kiloları… Hep malumatımız var. Malumatfuruş değilsek de genel bilgimiz had safhada birbirimiz hakkında. Mektup hasret çeken adam işi. Biz değiliz ki!

‘Anla artık, anla beni’ isimli nihavent şarkıyı Yıldırım Gürses’ten dinlemiş olan nesil için yaman çelişkiler bunlar. Artık ‘o son mektubu’ yazacak ne zamanımız, ne zeminimiz var. Yazamayacağımızı bildiğimiz o mektubun değil de her an kavuştuğumuzu zannettiren iletişim araçlarının bizi çoktan ayırdığını da kavramamız güç. Hep beraber gibi dursak da ebediyen ayrıldık galiba. En azından mektup yazan o irfanın adamları değiliz. Kalıbımızın olmadığı gibi. Evet kalıbımızın da adamı değiliz zira bu kalıbı isteğe bağlı olarak tercih etmedik. Ettirildik. Dünya bu dendi bize. Ya içinde olacaksın ya mandıra filozofu! Ortasını bulmaya çalışırken kadim yoldan da çıktık. Meçhule doğru kalkan gemiyiz bir nevî. Ne o ne diğeri. Yahya Kemal ahenkli mısralarını hoş fotoğrafların altında sosyal medya da paylaşıp beğeni aldığımız bir şair. Yabancı yazarlar bizi daha entelektüel gösterse de Sezai Karakoç paylaşımları da fena değil hani! Haftada bir Baudelaire, on beşte bir Edgar Allen Poe, aybaşından aybaşına Rilke şart tabii! Bu mevzu uzar gider.

Sadede gelecek olursak mektup yazacak kimimiz, kimsemiz yok. Paylaşacaklarımız bir o kadar çok. Dert dinleyecek kimsemiz yok, dert sahibi edecek yığınla. Samimiyet arzu ediyoruz, samimi değiliz. En nihayetinde yorgun ve yoğunuz ki bu kimsenin umurunda bile değil.

Ben Dedemin mektubunu okumaya gidiyorum. Annesine yazdığı… Yazmak denmez buna belki de… İçini döktüğü. Zarfa değil mazrufa bakacaksak, ölmüşüz de cenazemizi kaldıran yok. Huzurunuza arz ederim…