Pîr-i Mugân Hil’ati

Pîr-i Mugân Hil’ati

Lâle Devri demekle, bir çiçek mekânına hapsedilmeye çalışılan koskoca bahçeler mahşeri, artık sâdece bir isimden ibâret kalan Sa’dâbâd maestroluğundaki gür sadâlı koro, icrâsını yine Nedîm’in mısrâlarında sürdürüyor:

“İzn alub Cum’â namâzına diyü mâderden,

                        Bir gün uğrılayalım çarh-ı sitem-perverden,

                        Dolaşıb iskeleye doğru nihân yollardan,

                        Gidelim serv-i revânım, yürü Sa’dâbâd’a.”

(Cum’â namâzına gideceğiz diye annenden izin alıp, / Felekten bir gün çalalım, / Gizli yollardan dolaşıp iskeleye varalım, / Ey serv i boylum, yürü, Sa’dâbâd’a gidelim.)

Sâde vatandaşın mahalle ve sokak serencâmı; olanca mâsûmiyeti ve kaçamak hevesiyle, burada söze iltihâk ediyor.

Türk târîhinin, art arda sıralanan muhârebeler yekûnundan ibâret olmadığını görmek ve anlamak isteyenler, zahmet edip Nedîm’i okusunlar. Zahmetlerine fazlasıyla değecek bir letâfet sofrası, onları bekliyor.

            Dede unvânı ile anılmasına rağmen, pek genç denilecek bir yaş içindeyken vefât ettiğinde:

“Bu siyah sakal, beyaz kefene yakışmadı”

Diye ardından ağıt tutulan Şeyh Gâlib, her şeyden önce tam bir Mevlevî idi.

Şiirlerinde –bilhassa Hüsn ü Aşk’ında- sık sık Mevlânâ ve Mesnevî boyası görenlere cevâbı, hayırhah vâris edâsındadır:

“Esrârını Mesnevî’den aldım,

                        Çaldımsa da mîrî malı çaldım.”

Sultan Üçüncü Selîm Hân’ın san’at damarlarını besleyen mühim şahsiyetler arasında Şeyh Gâlib de vardır. Hâkânî damgalar taşıyan Nizâm-ı Cedîd üslûbu, tasavvuf desteklidir. Yenikapı ve Galata Mevlevîhânelerinin kanat seslerine, Osmanlı coğrafyasının muhtelif şehirlerinden tanıdık selâmlar gönderiliyordu. Belki de, dîvân şiirine son ihtişâmlı sesi veren dehânın arka plânında, realitenin bol hüzünlü tecellîlerini aramak gerekiyor. Tevekkül dozunun arttığı demlerde, cemiyetin bîçâre Dünyâ hâli gözden saklanmak istenir.

Gâlib Dede’nin tavsiyesi de aynı kıvamda gibi:

“Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır,

                        Sen yoksun, o benlikler hep vehm ü gümânındır.

                        Birden bire bul aşkı, bu tuhfe bulanındır.

                        Âşıkda keder neyler, gam halk-ı Cihân’ındır.

                        Koyma kadehi elden, söz pîr-i mugânındır.”

Baştan sona terk fikrini işleyen bu mısrâlar, Gâlib imzâsını taşımasa, ihtimâl başka vâdi ve muhîtlerin havasına karışacak, sınır ihlâli yapacak tarzda duruyor. “Pîr-i mugân” hil’ati, üstüne geçirilen vücûda nasıl da çabuk oturuyor?