Ressam Ece Gauer ile Söyleşi: “Resim gözden kalbe giden bir yoldur.”

Ressam Ece Gauer ile Söyleşi: “Resim gözden kalbe giden bir yoldur.”

 

Söyleşi: Müge Aydın

Bir hikâye var dilimde…

Adı “Aşk”: Tek hecelik, tek kişilik!

Bir sır gibi hayal ile gerçek, tuval ile fırça arasında.

Ressam Ece Gauer ile sanatalemi.net için bir araya geliyoruz. Fotoğraftan sinemaya, tasarımdan resim sanatına uzanan hikâyesine ortak oluyoruz. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Münih Akademisi’ne uzanan yolda adım adım birlikte yürüyoruz. Genç yaşına rağmen açtığı sergilerle ses getiren Gauer ile “aşk” üzere çıktığı seferde, dalgalar arasında buluşuyoruz…

Her yeni gün, sanki hayata açılan yeni bir pencere. Yeni günü nasıl karşılarsınız?

Gece yatarken, “Yarın yeni bir gün, yeni bir başlangıç!” diyorum. Sabah olunca da “Bugün acaba neler olacak?” diye umutla yeni güne başlıyorum. Günün getirdikleri, yapılması gereken rutin işlerin yanı sıra, “Bugün resim yapabilecek miyim?” diyen bir ses var hep içimde. Şöyle ki, günlük hayatın yoğunluğundan o gün resim yapamasam bile, mânâda hep resim yapan bir yönüm var. Arka planda, o yanım hep işliyor. Sanki kendi varoluşumla sohbet ediyorum. O gün, zâhiren resim yapamasam bile bâtında bir yanım yapıyor.

Peki, neler yapıyor bizim bilmediğimiz bu yönün?

Zâhiren yapacağım resimler önceden yapılmış oluyor. İç dünyamda planlanmış, tamamlanmış oluyor. Zamanı geldiğinde, kimi zaman gün boyu kimi zaman da uykusuz gecelerde açığa çıkıyor. Beni eve kapatıyor, her gün üretmeye çalışıyorum. Boyaya dönüşmesi için her fırsatta çalışıyorum. Hayatın getirdikleriyle doğru zamanı bekliyorum. İlham gelmesini bekliyorum gibi bir şey değil bu… Zaman zaman malzeme almaya gidersiniz, zaman zaman okuma yapmak istersiniz. Herkese ilham gelir; kimisine müzikle, kimisine okumayla gelir. Gelen ilhamı herkesin kendi aynasına aktarması farklı oluyor.

Nasıl gelişti bu süreç?

Aslında beş yaşından beri böyleyim… Bunu inkâr edip matematikle ilgilendim, fenle ilgilendim. Saint Joseph Lisesi’nde okudum, resim dersimiz bile yoktu. İçimdeki bu duyguyu hep bastırdım. İnsan kendi hakikatini bastırınca, görmeyince kabiliyetini kendini inkâr etmiş oluyorsun. Bu huzursuzluk da hep seni rahatsız ediyor. Yurtdışında bulundum; fotoğraftan sinemaya, sinemadan tasarıma farklı alanlarla ilgilendim ama olmadı. Moda sektöründe çalıştım ama olmadı. “Neden mutlu değilim?” diye soruyordum kendime. Sana uygun olanı yapmadığın zaman nasıl mutlu olabilirsin? Duyduklarımız bizi etkiliyor; “Resim yapmak bir meslek midir?”, “Notların iyi, sen mühendis ol, doktor ol!” diye konuşuyordu çevremdekiler. Toplumdan gelen yargılar sizi etiketliyor.

Önce Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne, sonra da ikinci üniversiteme başladım her şeyi bir yana bırakıp. Babama, “Başarılı olacağıma iman ediyorum, bunu yapmam lâzım. Almanya’ya gideceğim, okulu birincilikle bitireceğim.” diye konuştum ancak hepsi de oldu. Çok istedim, sezgilerimi izledim. Doğru yerde, doğru zamanda olmak, doğru kişilerle tanışmak ve çok çalışmak gerek diye düşünüyorum. Sadece çalışmak yetmiyor, yetenek yetmiyor… Kader planın içinde olmak ve yola çıkmak gerekiyor. Resim ile kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Gönlümde yatan “samimi” olmak, bu benim en büyük arzum.

Üniversite yıllarımda Erol Akyavaş’ın bir sergisine gittiğimde, Hz. Mevlânâ’nın “Hiç pencere yoktur ki, bulunmazsa duvar” sözüne dair etkileyici bir çalışma vardı. Peki, sizin duvarlarınızda neler var?

Dört duvar olduğunu düşünmüyorum hayatın. Her gün başka bir duvar karşıma çıkıyor, bazen çıkmıyor, bazen de duvarın varlığını bile unutuyorum. Yürüyorum, yürüyorum sonra bir duvara çarpıyorum; “Aaa! Bir duvarım daha varmış.” diyorum. Arka arkaya dizilmiş duvarlar gibi diyebilirim yaşamdaki farkındalığım. Her şey sonsuz ve sonsuzluk da insan bedeninde gizli. Bu sebeple resimde insan figürünü ele almaya çalışıyorum. Bildiğini sandığın ama hiç bilmediğin bir konu insan. Öğrenmeye çalışıyorsun. Tabii, Mimar Sinan Üniversitesi’ndeyken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden hocalar gelirdi. Anatomi dersleri alırdık. Et, kemik, doku… Fiziksel olarak çözmenin ötesinde bir şey var.

Dış boyutu bir yana bırakırsak, siz neler aktarmak istiyorsunuz?

Resimde dış üstüne, dış aktarmaya çabalarsan ne olur? Resim zaten iki boyutlu bir aktarım alanı. Üniversite zamanlarında hep figür yaptık, ama benim istediğim bu değildi. Almanya’ya gitmek benim için bir açılım oldu. Bütün bildiklerimi unutmam gerekti. Bildiklerimin hepsinin sadece kalıplar olduğunu, aslında hiçbir şey bilmediğimi gördüm. Kalıplarla dört duvar içinde olduğumu ve bunun dışına çıkmam gerektiğini gördüm. Farkındalık içinde kendi kendini keşif başlıyor. Herkesin böyle bir keşfi var ama sanat içindeysen, keşfin keşfini yaşamaya başlıyorsunuz. Dışarıda gördüğün üç boyutlu nesneyi iki boyuta indirgiyorsunuz. Baktığımızda, dünya mükemmel, evren mükemmel… Her şey mükemmel işliyor. Sen nasıl iki boyuta indirgeyebilirsin? Hissettiklerini iki boyutlu alan ile nasıl sınırlayabilirsin? Karşındaki insan onun ne kadarını idrak edebilir? Çok bilinmeyenli denklem…

Çalışmalarınızda öne çıkan, dikkat çeken bir “kadın” figürü var. Kadın öğesinin tablolarınızdaki yeri nedir?

Resim sanatına baktığımız zaman kadın figürü daha çok ele alınmış. Resim, estetik kaygısı olan bir sanat dalı dolayısıyla kadın da estetik ve hassas… Sanatçı da hassas… Etkileşim oluyor. Hassasiyet ve duygusallık, kadını anlatan öğeler. Enerji boyutunda da dişil enerji sanatkâr, üretken, doğurgan… Sanatçı eserini doğurur. Ben de bir kadınım, benim isteğim de kendimi çözmek. Bu yolda tamamen yalnızız… Resimde keşfederken kendimi keşfediyorum. Soyut resimlere dikkatli bakarsanız yine figür görürsünüz, insan her yerde.

Sembolizmi seviyorsunuz…

Kuşlar var mesela… İnsan-ı kâmili, bilgeliği anlatıyor. Anka kuşu olabilir, Mantık’ut Tayr üzerinden yeniden doğuş olabilir. Ferîdüddin Attâr’ın Mantık’ut Tayr adlı kitabını okurken resmettiğim bir çalışma vardı. Semboller her yerde var. Lise döneminde Jung üzerine okumalar yapmıştım. Sonra sembollerin insan psikolojisi ile sınırlanamayacağını anladım. Semboller her yerde, önemli olan bunu idrak edebilmekte. Resmin kendisi bir sembolizm, dolayısıyla bunu kullanmalı. Resim sanatının fotoğraftan bir farkının olması lâzım. Resim, insanın bütün samimiyeti ve dürüstlüğü ile kendisini ortaya koyabileceği bir alan. Kişinin kararsız ya da sıkıntılı olabildiğini bir fırça darbesiyle anlayabiliyor insanlar. Kimse kimseyi de kandıramaz, hiç resimden anlamayan bir insan bile enerji akışından bir yorum yapabilir. Telefonda konuşmamıza gerek yok, bakışmamıza gerek yok; çok uzak yerlerden bile o enerji akışını hissedebilirsiniz. Resim de kişinin gözünden kalbine yani ruhuna giden yol diye düşünüyorum.

Hayat başlı başına bir sanat… Beş duyu ve ötesi ile duyumsamaya çalışıyoruz. Peki, nelerden ilham alıyorsunuz?

Kitaplardan, dinlediğim ve bulunduğum sohbetlerden, sanatçılardan… İnsan hayatın her alanından besleniyor. Mesela Rembrandt’ın eserleri, Vermeer’in eserleri hâlâ beni etkiliyor. Sembolizm akımına dair eserler bana heyecan veriyor. Baktığımızda, kitaplarını okuduğum, üzerinde düşündüğüm eserler hep bu döneme ait. Kompozisyon, ışık, leke ve renklerde bir denge arıyorum. Kullandığım semboller ise hem doğudan hem batıdan. Resimde birliğe inanıyor ve bu birliği sağlamaya çalışıyorum. Bir resmime bakan birisi “Sadece Doğu temaları işliyor.” diyebilir ya da renkler ve kompozisyon düzeni ile “Ressam, Batı eğitimi almış.” diyebilir.

Geleneksel doğu sanatları deyince hat, tezhip, ebru gibi sanatlar akla gelir. Ben bütün her şeyin birliğine inandığım için bu birliği resimde arama gayretindeyim. Batılı bir eğitim aldım ancak doğu kültürü ile büyüdüm. Çok abstrakt (soyut) bir resim yapamam, bu Ece değil. Dürüst olarak ne yapabilirim? Taklit ya da dönemsel işlerden uzak çalışmaların izindeyim. Bir moda var, herkes abstrakt çalışmalar yapıyor, çünkü popüler. Ben kendimi keşfetmeye çalıştığım için bunu ayna gibi resme yansıtıyorum. Resim yaparken kendime yalan söyleyemem. Mimar Sinan Üniversitesi’nde aldığım eğitim var, Münih Sanat Akademisi’nde geçen yedi yılım var,  çocukluğumdan gelen yapmak istediklerim var.

Hayatımızda anahtar kavramlar var. Medeniyet gibi, gelenek gibi… Peki, gelenek sizin için ne ifade ediyor?

Gelenek zenginliktir… Bir şelale düşünün, bir gelenek şelalesi olsun. Sırt çevirirsen, mutlu olamazsın. Onun aktığı bir yer var ve bir de havzası var. Geçmişten geliyor ama sürekli akmaya da devam ediyor. Havzayı meydana getiren o suyun akışı. Eğer bu suyu içersen, su sana karışıyor. Arkanı dönüp başka arayışlar içine girersen, elbet başka şeyler de bulursun ancak bu nimetten uzak kalırsın. Akışta kalmak için havzadaki sudan faydalanmak lâzım. Olabiliyorsan, şelale olman lâzım. Akış içinde olmak için nereden geldiğine dönüp bakman gerek, köklerine bakman gerek. Almanya’daki hocam da bana böyle söylemişti.

Almanya’daki hocanız sizi nasıl etkiledi?  

Üniversite dönemimde, Batılı tarzda resimden etkilendiği söyleyip çalışmalarımı Manet’ye benzetip eleştirdi. “Sen kimsin?” dedi bana. “Bir Türk böyle resim yapar mı? Bir kadınsın, annesin hem de Türk’sün. İşin çok zor!” dedi. “Türkiye’de dünyaca ünlü olmuş bir ressam sayabilir misin bana? Sayamıyorsan, siz taklitten öteye gidemiyorsunuz.” dedi. Birkaç saat konuştuk. O dönem, yeni yeni Mesnevi’yi okumaya başlamıştım. İlaç, sana hasta olmadan önce veriliyor. Sanat “samimiyet” gerektiriyor. Resim de böyle…

Hocam, “Göbeklitepe’ye hiç gittin mi? Hakkında ne biliyorsun?” dedi. “Sen ilk önce kendini bil, kendi kültürünü öğren. Ne büyük değerleriniz var biliyor musun?” diye konuşmaya devam etti. Bu hoca, sınıfa her geleni ağlatırdı. Diğerleri de bana kızmıştı, “Sen bu hocayı nasıl seçtin?” diye. Söylediklerine kırılmadım, susup dinledim. “Ne güzel söylüyor!” dedim içimden. İnsanız söyledikleri önce dokunuyor ama bunlar gelişmemi sağlayacak diye dinledim. Bir hafta sonra başka bir resim çıkardım karşısına. Bambaşka bir çalışma, istediği samimiyeti sundum. “İşte bu!” dedi, başka bir şey de söylemedi. Yaptığımız sergilerden güzel dönüşler almaya başladık. Meselâ, kanser hastası olan bir sanatsever, “Beni tanımamış olabilirsiniz ama bir sene önce resminizi aldım. Bu resim ile şifa buldum.” dedi. Zor yürüyen, yaşlı bir Alman’ın iç dünyasında yaşadıkları beni etkilemişti.

Her resim yeni bir hikâye, yeni bir duygu, yeni bir umut… Neler anlatmak istiyorsunuz bundan sonra?

Sadece kendimi çözmeye çalışıyorum. Resim yaparken okumalar yapıyorum, böyle besleniyorum. Bir kelimeden etkilenip tuvale aktarıyorum. Bazen yeni bir hikâye oluyor, bazen kelime dizisi oluyor.

Allah (c.c.) “Aşk ettim, âlemleri yarattım!” diyor. Aşk, sizin için ne ifade ediyor?

Aşk, benim için sonsuzluk demek. Varoluş sebebi, bilinmenin sebebi… Sonsuz bir döngü var, bu döngü sürekli öğretiyor. “Ben biliyorum!” demek, okyanustaki bir damla suyun acizliği belki de. Aşkı deneyimleyebilirsek, sonsuzluğun bir parçası olabiliriz; daimi sevgi ile sonsuz kaynağa ulaşabiliriz. Bildiğimden değil, yaşamak istediğimden böyle konuşuyorum. Her atoma, her zerreye sevgi ile yaklaşmak istiyorum.

“Aşk olsun!” diyelim… Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.