SADED DE KİM OLA?

SADED DE KİM OLA?

Hâdisenin, bizzat yaşayanla onu dinleyen nazarındaki yeri, ne kadar farklıdır. O yüzden, “Ateş düştüğü yeri yakar..” demişler. Tabiî ki, her hâdise ateş dökücü değil. Konfeti serpenleri de var. O zaman da, idrâk edilen sevincin dozunu tasnîfe tâbi tutabiliriz. Yânî, netîce, üç aşağı, beş yukarı aynı hedefe bağlanır.

Hemen her gün, dizi dizi fevkalâdelikler duyuyor, seyrediyoruz. Trafik kazâsından yangına, sele, bulaşıcı ve öldürücü hastalıklara uzanan nice sürpriz, gündelik hayâtındaki her yaştan ömür sâhibini pusuya yatırıyor. Her insan, kendi Dünyâsının merkezini teşkîl ediyor. Bunun için, insan sayısınca Dünyâ mevcut.

Eskiden, tekniğin böylesine tahakküm altına almadığı zamanları yaşayabilmek maksadıyla, daha mânevî gıdası bol muhîtler temennî edilirdi. Şimdi de, belki çok az sayıda cemiyet, aynı mâneviyâtın tâlibi, ama ezici çoğunluk “Saded de kim ola?” vurdumduymazlığı içinde. Garîbdir, kümes sâkini mahlûkâtdan farkı olduğuna inanan beşer; evini, işyerini, caddesini, sokağını hep kümes dekoruna dâhil ediyor.

Yeme, içme, örtünme, uyuma gibi organik ihtiyaçları uğruna, alâmet-i fârikasını, yâni moral değerlerini havaya savuran insan neslinin, gelip dayandığı duvar, çatlak ve kırıklarla dolu…

Yatılı okullara “leylî”, gündüzlülere “nehârî” dendiği devirlerde; sivil, askerî farkı gözetilmeksizin bütün eğitim-öğretim sisteminde, tâvizsiz bir disiplin vardı. O, iyice mübalaâğa edilen falaka safsatası ve buna dayandırılarak söylenen şiddet sahneleri, daha ziyâde bir dönemi karalamaya mâtuf gayretlerdir. Böyle durumlar yaşanmışsa bile, umûmî şeklin kanaatini değiştirmeyecek, yâni kaaideyi bozmayacak istisnâlardandır.

Hâl ve gidişimizdeki trajik manzaraya bakarak, bugünkü maârif yapımızın, fil ayağı büyüklüğünde payandalara muhtâc olduğunu görüyoruz. Sağlam yanını bırakmadığımız o eski maârifin yetiştirdiği – asker dâhil – bütün meslek mensupları, en azından düzgün konuşma ve yazma mahâretine sâhiptiler. Şimdiki yürekler acısı hâl, aslâ bu büyük milletle bir arada düşünülecek şey değildir.

Muhakkak ki, kendi gayretini kaabiliyetiyle birleştiren ihtisas ehli; her zaman, her yerde temâyüz eder. Lâkin umûmî hatlarıyla çizilen çerçeveye göre, maalesef bugün bir hayli zarâra uğramış vaziyetteyiz.

İbn Haldûn’dan, hemen bütün İslâm târîhçilerine sîrâyet eden “Devlete Ömür Biçme Nazariyesi”, çok acı, ama Osmanlı Devleti için de geçerliliğini korumuştur.

Doğan, büyüyen, serpilen, yaşlanan Devlet-i Aliye, ne yazık ki, son merhaleyi de alnındaki yazı misâli görmüş ve vefât eylemiştir. Fakat ne olursa olsun, Hangi lâf anaforuna çekilirse çekilsin, Türk Devleti, bütün sıfat ve rakamlardan âzâde, hayâtını sürdürmektedir. Arada bir fetret, medd ü cezîr yaraları açılsa da, o, Dünyâ üzerindeki kararlı yolculuğuna devâm etmektedir. Üstelik rakîb tanımadan…

Târîhin koridorlarında gezinirken göğsünüz daralmasın, nefesiniz kesilmesin istiyorsanız, kendi milletinizin şânına yaraşır bir hayâtı tercîh etmeniz lâzım. Yaşanan hâdiselerdeki elem payı, nedense hep nostaljik takılmalara fedâ ediliyor. Hâlbuki yeri geldiğinde üzülmenin de faydası bulunuyor. Biz, hamâset yapacağız diye yola çıktığımızdan, geçmişin çok mühim bir kısmını – pilot diliyle – pas geçiyoruz.

Epeyi zamandır, yürüyüşümüzde ileri adım atmayı unuttuk. Nereden geldiğimizi bilemediğimiz için, nereye gideceğimiz husûsunda da herhangi bir fikre sâhip değiliz.

Millî birlik, bütünlük nutuklarının içine bile ayrılık tohumları serpmeyi becerdik. Dış güçlerin tek maksadı, Türk’ün millet ve devlet yapısını ber-havâ etmek. Elhak, bizim coğrafyamızın insanı da, bu tahrip kalıbı döşemeciliğinde imece usûlü çalışıyor. Akıl, iz’ân ve vicdân temennîsiyle niyâza yöneldik…