Sahi Bir Kitap Niçin Toprağa Gömülür?

Sahi Bir Kitap Niçin Toprağa Gömülür?

Yıllar öncesinden bir ajans haberi şöyle diyordu:

“Kemah Kalesi’ndeki Saraylı Hamam içinde kazı yapan Prof. Dr. Haldun Özkan, bir bohça içinde 2 metre derinlikte 15 ve 16’ncı yüzyıla ait el yazması Kur’an-ı Kerim’ler buldu. Prof. Dr. Özkan, “1916 tarihli bir bahriyelinin yazdığı mektubu da bohçanın içinde bulduk. Yani bu eserlerin o yıldan sonra alana gömüldüğünü kabul edebiliriz” dedi. Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yurttaş ise “Son derece önemli olan buluntular. Büyük bir ihtimalle 20’nci yüzyılda oraya gömülmüş.” dedi.

Bu haberin kimsenin ilgisini çekmediğini çok iyi hatırlıyorum. İnsanların çok daha önemli gündemleri vardı herhalde. Sıradan bir şey gibi, yazıldı geçildi. Oysa sıradan bir durum değildi; anormal bir işti bu. İnsan bir kitabı, hele de bu Kur’an-ı Kerim’se neden toprağa gömerdi? Durup dururken insan kitabı niçin toprağa emanet ederdi acaba? Kitap altın mıydı? Başka bir sebep olmalı o kitapları toprağa gömdüren…

O sebep, orada dursun şimdilik…

Siz hiç “yazma kitap” gördünüz mü? Yazmayı elinize alıp tuttunuz mu? Sayfalarını dikkatlice çevirip tarihin kokusunu ciğerlerinize çektiniz mi? Dedelerinizin mübarek elleriyle aharlanmış kâğıtlara yazdıkları o canım harflere hüzünle baktınız mı hiç?

Yazmalar ki derisinden misk kokardı; Asya’nın güzel gözlü ceylanlarından bir rüzgâr eserdi. O rüzgârla, beldeler şiirden bir iklime dönerdi. Çarşılarında ilim irfan alınıp satıldığı demler yani. Elbette gül ile…

Ali Emiri Efendi diye bir isim duydunuz mu? En çok o mu aşinaydı acaba ceylan derisiyle kaplanmış o yazmalara? O bir kitap sevdalısıydı ve bir gün en esaslı kitabı gözünden vurmak ona nasip oldu. Hikâyesi başka bir yazının konusudur ama kısaca söylemek lazımdır; bilinsin.

Ali Emiri Efendi, sahafa düşen “Divanü Lügatati’t- Türk”ü yad ellere gitmekten kurtaran adamdır. Yeryüzünde biricik nüsha olan “Divanü Lügati’t- Türk” onun gayretiyle bizde kalmıştır; İstanbul’da onun adına kurulan Millet Kütüphanesi’ndedir. Şükür olsun. Emiri Efendi, Divan’ı görünce kalbi kim bilir nasıl çarpmıştı, suskunluğu nasıl dalgalanmış ve bir şarkıya dönmüştü kim bilir? Yazmalar deyince, aklıma önce Emiri Efendi geliyor; yazmalar kadar mübarek bir adam. Minnet borcumuz vardır ona; ruhuna rahmetler olsun.

Biz, yazılı kâğıda kutsiyet izafe edildiği, yere düşmüş yazılı bir kâğıdın ayaklar altında çiğnenmemesi için alınarak duvar deliklerine konulduğu devirler yaşadık. O zamanlarda kitaplar hattatlar elinde can bulurdu; elle yazılırdı. Eserler istinsah (kopya) edilir ve şehirden şehre, evden eve ulaşırdı. Bu güne göre ne kadar zahmetli ve maliyetli bir iş. Mesela “Divanü Lügati’t- Türk”ün elimizdeki nüshası Bağdat’ta istinsah edilmiş. Şimdi tozlu raflarda uyuklayan yazmalara, kim bilir kaç kişi baş eğmiştir; kaç kişinin gözü sayfalarda kalmıştır. Yeniden kendilerine bakacak nazarları gözlüyor olmalılar. Onların da bir ruhu, bir kaderi var…

Bizim maziye karşı vefasızlığımızın, kadir kıymet bilmeyişimizin nihayeti yoktur. Ata yadigârlarına uzunca bir dönem lakayt kaldığımızı, yıkılanla, dökülenle, çalınanla hiç mi hiç ilgilenmediğimizi söylersem haksızlık yapmış olmam; hatta az bile söylemiş olurum.

Ata yadigârlarının üzerine titremiş olsaydık, Dede Korkut kitabımız hiç yaban ellerde olur muydu? Dünya üzerinde İki yazma nüshası olan Dede Korkut kitabımızın biri Almanya Dresten’de, diğeri Vatikan ellerindedir! Nasıl gitmiş olabilirler acaba oralara? Neden oradadırlar? Her ikisi de İstanbul’dan gitmiştir!
Kutadgu Bilig’in Herat’ta yazılan nüshası Anadolu üzerinden İstanbul’a gelmiş ve tarihçi Hammer marifetiyle 1839’da Viyana’ya saray kütüphanesine uçurulmuş! Diğer iki yazma nüshanın biri Mısır’da diğeri ise Fergana’da.

Daha hangi biri? Yabancı kütüphaneleri süsleyen nadide mücevherlerimiz, saymakla bitmez. Durumumuz tam da şudur: Dedesinden ninesinden kalan, diyelim ki el dokuması bir halıyı üç beş tane değersiz makine halısıyla takas edip bundan da mutlu olan garip insan psikolojisi. Farkı yok. Vay ki kitap sevgisi olmayan çocuklara babalarından kalan kütüphanelerin hâline…

Bunun savaştaki yağmadan bir farkı yoktur fikrimce!

Yabancılar yazmalarımıza tam bir aç gözlülükle hücum ettiler. Aldılar götürdüler. Onların Dolarları vardı ya. Gelmediler bile; onlar adına yurdumun toplayıcıları bu işi yaptı. Toplayıp toplayıp götürdüler. İçlerinde minyatür olanlara ise bir elmas, bir mücevher muamelesi yaptılar. Doğrusu ya her biri de elmastı, zümrüttü. Şimdi bin nicesi onların kütüphanelerinde baş tacıdır; uzaklardan bakan biz olduk, türküde dendiği gibi.

Orada duran sebebe gelebiliriz şimdi.

Söylemesi zor, fakat bu topraklarda yazmalara “gaddarlık” edildiğinde, yok edilmesi gereken varlıklar olarak görüldüklerinde yazmalar soluğu toprak altında almıştır! Nedendi, toprağın kara bağrına niçin giriyorlardı; gömenler de asla tam olarak bunu anlayamamış, bir anlam verememiş olmalıdır. Kitaplar kime ne yapmıştı? Bohçalara sarılıp sandıklara konularak toprağa emanet edildiler. Eğer çürümezlerse ileride tekrar gün yüzüne kavuşmak ümidiyle üstlerine toprak atıldı. Aziz bir varlıktan ayrılır gibi ayrılmış olmalı bu yazmaları gömenler; ağlamış olmalılar hem de…

Onlar ölmüş müydü, kim öldürmüştü? Bir kitap hiç ölebilir miydi? Oysa kitabın en son gireceği yer topraktı. Hikâyesi hazin, tarihçiler anlatsın.
Toprak altında çürüyenler, orada unutulmuş olanlar acaba nelerdi? Belki içlerinde çok nadir eserler de vardı. Hiç bilemeyeceğiz bunu, ne kötü. Bir medeniyetin kitaplarına yapılan bu düşmanlık aklın alacağı bir iş değil. Aklım almıyor…

Bu yazıyı Adnan Ötüken’le bitirelim. Merhum Adnan Ötüken, Amerika’daki kütüphaneleri görmek, incelemek üzere davet edilir. Şikago’daki bir kütüphanede ülkemizden giden yazmaları gösterirler. İlk eserin kapağını açtığında şu beyitle karşılaşır:

“Merhaba, hoş geldiniz özlerdi bu can sizleri
Kıldın ihya Hazret-i İsa gibi can bizleri”

Rahmetli o kadar duygulanmış ki gözlerinden yaş akmış…

Yabancı memleketlerde zoraki iskân edilmiş canım yazmalar, eminim ki vatan hasreti içinde dilhundur. Tıpkı Eskici’deki küçük Hasan gibi, ısrarla susuyorlar, konuşmuyorlar. Öylece, kendi milletinden birilerini bekliyorlar.