SANATLAR, KÜLTÜRLER ve GÖNÜLLER ARASINDA BİR KÖPRÜ “IRGANDI”

SANATLAR, KÜLTÜRLER ve GÖNÜLLER ARASINDA BİR KÖPRÜ “IRGANDI”

Özden Gülen

 

Bursa’ya yolu düşenler bilir, Setbaşı şehrin kalbindedir. Ulucami’den Yeşil’e uzanan yolun ortalarında, altından çağıldayarak sular akan köprü, Setbaşı Köprüsü; Uludağ’dan kaynayarak gelen Gökdere’nin iki yanında, yamaca yayılmış çay bahçelerinden en meşhuru ise Mahfel’dir. İşte kış ortasında serin ama pırıl pırıl bir günü bulunca, dağ havasında tazelenmek için öğleden sonra Setbaşı yolunu tutmuştum. Mahfel’de yeşillikler arasından akıp gelen suyun türküsünü dinleyerek içilecek çay şifa olurdu mutlaka. Ancak, tam da köprünün üzerindeyken sağ taraftaki şehir kütüphanesinin aylardır bir türlü bitirilemeyen tadilat çalışmalarına takılıp kaldım. Parmaklıklara dayanmış kütüphane binasını çevreleyen iskeleye bakarken,  ova istikametine doğru, kurumuş dalların arasından görünen bir başka kemerli köprü bütün planlarımı değiştiriverdi. Adımları sıklaştırarak kütüphane ile Setbaşı Cami’nin arasından sola kıvrılıp basamaklardan hızla indim ve Kılıç Kalkan Evi’nin önünden geçtim.

Bayır aşağıya, dere kenarından yürürken önümde bütün güzelliği ile beliren bu yapı, üzerindeki minik dükkânlar sebebiyle çarşılı köprü diye de biliniyor. Girişe vardığımda, ziyaretçileri geçmişini, hikâyesini ve dahi kıymetini bilsinler diye yerleştirilen panolarda yer alan bilgi notlarını dikkatle okuyorum. Dünyadaki dört çarşılı köprüden biri ve Osmanlı’nın tek arasta köprüsü olan Irgandı, Bulgaristan’ın Lofça, İtalya’nın Floransa ve Venedik kentlerindeki kardeşlerinin en eskisi imiş. 1442 yılında inşa edilmiş, yüzyıllar boyu hem çarşı hem de kültürler arası bir köprü vazifesini ifa ederken 1855 depreminde büyük zarar görmüş. 1922 yılında ise Yunanlılar şehri terk ederken bombalanarak kullanılamaz hale gelmiş. 1949’da yıkıntılar arasında yeniden canlandırılan köprünün restorasyonuna 1988 yılında önem verilmiş ve sonunda 2004 yılı itibariyle aslına uygun şekilde tamamlanmış.

Önümde uzanıp giden, iki tarafında koyu sarı renkli, ahşap panjurlu otuza yakın minik dükkânın sıralandığı köprüyü anlamlı ve özel kılan en mühim detay, dükkânların birer sanat atölyesi olması. Yine girişteki levhadan öğreniyorum ki, az sonra önlerinden geçeceğim bu küçük odacıklar ebru, hat, tezhip, minyatür, çini, ahşap oymacılığı, değerli taş ve metal işçiliği gibi sanatların ustalarına ev sahipliği yapıyorlar.

Bir derin nefes alıp köprünün Gökdere kapısından içeri adım atıyorum. Ah! Dar sokak ne kadar ıssız! Hayıflanıyorum. Sadece yüz metre yukarıdaki çarşı insan kaynarken, burası nasıl da gözlerden uzak kalmış. “Yolumuzu daha çok düşürmeliyiz” diye mırıldanıyorum.  Şu sağdaki çay evinde, altımızdan kıvrılarak akan dereyi seyrederken geçmişe dalıp gitmeli, belki de 1400lerden günümüze bu köprüden kimler gelip geçmiş, bu odacıklar kimlere mekân olmuş merak etmeli, hatta 1922 de işgalden tam da kurtuluyoruz derken acımasızca atılan bombalar bağrını nasıl paramparça etmiş bilgimizi, hafızamızı bir yoklamalıyız. Şimdi Gökdere’nin iki yakasını bağlayan bu köprü bizim için geçmişimizden geleceğimize bir köprü olur mu ki? Çay evindeki sedire kurulup, ahşap kafes çerçeveli, üzerinde ucu dantelli, kanaviçe işli bembeyaz perdeleri salınan pencereden ovayı seyrederken ruhum da dere gibi çağıldıyor. Yudumladığım mis kokulu, demli çayın ardından sanatçılarımızı ziyarete niyetleniyorum.

Sırası ile camekânların arkasında süre giden sohbetlerin içinden geçmek, bazılarıyla selamlaşmak, sanatları ve eserleri üzerine söyleşmek büyük keyif. Çocuk yaşta bıçakçılıkla başlayan kariyerini, metal heykel yaparak devam ettiren; göz tansiyonu nedeniyle gözünü kaybettikten sonra ağır metallerle çalışması yasaklanınca çatal-kaşıklardan minik heykeller yaparak dünya çapında ün kazanan Devlet Sanatçısı Yılmaz Emen’in eserlerini hayranlıkla seyrediyorum. İznik çinilerinin o muhteşem güzelliğini, geleneksel motifleri fırçasından damlayan renklerle canlandıran Devlet Sanatçısı Nükhet Alp aynı zamanda Kale Burcu’ndaki atölyesinde de derslerine ve sanatına devam ediyormuş. İznik çini desenlerinin zarafetini seyretmeye, hikâyelerini dinlemeye doyulmuyor. Bir müsait zamanda uzun uzun muhabbete gelmeli, hatta çiniye dokunmalı, renkleriyle buluşmalı mutlaka. Ahşap Oyma Sanatçısı Bekir Usta, Ebru Sanatçısı Zeynep Gültekin ve diğerleri… Her birinin kapısı ardına kadar açık.

Tezhibin o ince ve zarif detaylarını büyük maharetle ortaya çıkaran Arife Aktuğ’un kapısını araladığımızda bizi duvarları boydan boya kaplamış onlarca eser ve fırçanın ucuyla kâğıda nakşettiği ince duygular karşılıyor. Arife Hanım’ın tatlı dil, güler yüz ve sabırla, tek tek anlattığı motiflerin hikâyeleri ve tasarımların serencamı sayesinde önümüzdeki zenginliğin ancak farkına varıyoruz. Bir Osmanlı lalesi figürünün, elif harfine sarılarak basını eğdiği tabloda; elif dimdik durmayı, lale ise tevazuu anlatırmış meğer. Bir tarafta gönül dünyasını yansıtan bir çiçek bahçesi, diğer tarafta ebru ile çerçevelenmiş, güllerle bezenmiş dualar. Muhibbi Divanı’nın kapağından esinlenerek hazırlanmış muhteşem bir tablo.

Tam da muhabbetin en tatlı yerinde, yavaşça açılan kapıdan süzülen gençler sohbeti bambaşka bir mecraya taşıyıveriyor. Zuhurata tabi olup yolunu Irgandı’ya düşüren bu fakir, çay ocağında oturup vakit geçirmeseydi, Arife Hanım’ın o güzeller güzeli sanatını seyretmeye doyamayıp mekânda fazladan kalmış olmasaydı, bu pırıl pırıl evlatlarla nasıl karşılaşacaktı ki? Demek ki neymiş; “Olanda hayır varmış.” Burak ve Aytaç uzun yolları aşarak Bursa’ya varmışlar. Üstelik bir televizyon programında seyrettikleri Irgandı’nın yolunu bulabilmişler. Oysa çarşıda dolaşanlara sorsanız Bursalıyım diyenlerin çoğunun bilemediği bir mekândır burası. İnsan elindeki güzelliklerin farkına varamıyor, kıymetini bilemiyor demek ki! Bu iki evladımız Malatya’dan çıkıp gelmişler. Üniversitede psikolojik danışmanlık okumuş, mezun olmuş, sınavlara girmiş ve atama bekliyorlarmış. Bekledikleri gecikince kendi deyişleriyle “sıkıntı ve olumsuzluğu fırsata çevirmeye” karar vermiş Türkiye’yi şehir şehir dolaşmaya çıkmışlar. İnsanları, gelenekleri ve geçmişten günümüze kültürel mirasımızı yerinde tanımayı, böylece insanımızı tüm yönleri ve özellikleriyle daha iyi anlamayı hedeflemişler. Karşılıklı hikâyelerimizi anlatıyor, birbirimizle karşılaştığımıza çok mutlu oluyoruz. Arife Hanım kapı her açıldığında gelenleri Yunusça karşılayarak: “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/Dünyaya kimse kalmaz” diyor. Tanış olmanın birbirini anlamak için gerekli olduğunu ve ancak birbirlerini iyi tanıyanların arasında sevgi bağı kurulacağını söylüyor. Bu arada sevginin sonunda bizi Yaradan’ımıza ulaştıracağını, Allah’ı sevmek için de O’nu tanımanın çok önemli olduğunu ifade ediyor. Bir kapının kulpunu çevirip girdiğimiz tezhip atölyesi şu ikindi vakti muhabbetle dolup taşıyor, gönüller coşuyor. Yarım saat öncesine kadar birbirlerini tanımayan canlar birbirlerini tanımaktan memnun, tefekkür kapılarını açıp, gönüller arasına köprüler kuran sohbete devam ediyorlar.

Eh, ne de olsa yedi yüz yıllık geçmişi olan bir köprünün üzerindeyiz. O nasıl yüzyıllardır Gökdere’nin iki yakasını bağladıysa, hasretleri kavuşturdu, üzerinden yolları aşırdı, altından çağlayan suyun ferahlığı ve serinliği ile yüreklerdeki yangınlar söndürüldü, yıkandı, arındırıldı ise; şimdi de bizlerin bir güzel coşku ve heyecan ile buluşup hemhâl olmasına vesile oluyor.

Vakit akşama erişirken, Arife Hanım’a en kısa zamanda tekrar geleceğimize söz vererek ayrılıyoruz. Köprünün tam ortasına geldiğimizde gençler Yeşil ve Emir Sultan istikametine yöneliyor. Onlara Bursa ve Türkiye yollarında olduğu gibi hayat yolculuklarında da hayırlar diliyoruz.

Bir taş köprüydü geçilen, bir gönül kapısıydı açılan, bir muhabbetti bu günden nasibimize düşen.