ŞEHRBÂNÛ’DAN GAZZÂLÎ’YE GİDİP GELEN KELİMELER

ŞEHRBÂNÛ’DAN GAZZÂLÎ’YE GİDİP GELEN KELİMELER

Üzerinden on üç asrı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, İslâm Dünyâsı’nın kanayan yarası olmaya devam eden “Kerbelâ” kıtâlinden sağ çıkan tek erkek, Ali Zeynelâbidin olmuştu. Hz. Hüseyin’in Fârisî hanımı Şehrbânû’dan doğan Zeynelâbidin; hem Hz. Ali’nin torunu, hem de Hz. Peygamber’in torununun oğlu idi.

Kerbelâ hâilesini, hiç sönmeyen bir kinle, tefrikaya bahâne sayan İran’ın bu tavrında, Şehrbânû’nun bir Acem kızı olmasının rolü var mıdır? Zeynelâbidin’in, Hz. Ali ile başlayan On İki İmam zincirine, babası ve amcasından sonra dördüncü halka diye eklenmesi; Şiâ’nın İran ağırlıklı bir kalabalık hâline gelmesi ve nihâyet İslâm literatürüne Hürmüz’lü, Ehrimen’li motifler yamanması, “Şehrbânû faktörü”nü güçlendiriyor.

Zeynelâbidin, anne tarafından da, son Sâsânî Hükümdârı Üçüncü Yezdcerd’in torunu. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında İran’la yapılan mücâdelede, İslâm ordusunun aldığı esirler arasında, Üçüncü Yezdcerd’in kızı Şehrbânû da vardı. Daha sonra Hz. Hüseyin’le evlenen ve Zeynelâbidin’i Dünyâ’ya getiren bu hanım; Kerbelâ vesîlesiyle “İranlılık” şuûru ve Şiâ asabiyetine bayrak yapıldı.

Hz. Hüseyin’in, bütün âile efrâdının ve tabiî ki, ağabeyi Hz. Hasan’ın, babası Hz. Ali’nin; tertemiz, berrak, Muhammedî görünüşlerini, duruşlarını onları ayrılık sermâyesi yapanların yanına koyabilir misiniz? Aynı durum, Hacı Bektâş-ı Velî ile ona nisbet edilen grup arasında da yaşanıyor.

Kaynağında hiçbir yabancı unsur bulundurmayan İslâm suyu, maalesef, izâhı çok zor ve sıkıntılı safhalardan geçerek, usâresini zedeleyen içten pazarlıklıların “kayık yolu” yapılmaya çalışılmıştır. Bu zihin karışıklığında “Kerbelâ”nın ve de “Şehrbânû”nun kesişen kader çizgileri de yer tutuyor…

Osmanlı şeyhü’l-islâmları arasında öne çıkmayı başaran birkaç isimden İbn Kemâl veya başka söylenişi ile Kemâlpaşazâde, Yavuz Sultan Selîm’in vefâtı üzerine yazdığı şiirde:

“Tâc u tahtile fahreder beğler,

Fahr ânunla iderdi tâc u serîr.”

Tarzında bir formülle “bey”leri ikiye ayırıyor ve Yavuz’u ikinci grubun tek temsîlcisi olarak gösteriyor. Yavuz Sultan Selîm Hân’ın başındaki tâc ile oturduğu taht, onun cismiyle temâstan “İftihar” ediyorlar. Nasıl etmesinler ki? Arslanları kahreden pençesi, âhû gözlü bir dilber karşısında zebûn olan bir Cihângir’den bahsediyoruz:

“Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek?

Giryemi kıldı füzûn, eşkimi hûn etti felek.

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek”

Mısrâlarına imzâ atan şâirin, bir “Ajun Beyi” olduğuna, ancak “Yavuz” teminâtı ile inanmak mümkündür.

Yûnus Emre’nin, “insanın romanı” sayılabilecek hârika şiirinde:

“Hak bir gönül verdi banâ,

Hâ demeden hayrân olur…”

Diye “gönüllenme”si, Yavuz Selîm tabiatına pek uygun düşmektedir.

Tâcı, tahtı, serveti, şöhreti ile övünen beyler, ilhâmını ve hayat düstûrunu Yûnus’dan alan Yavuz karşısında niçin tutunamamışlardır? Sebeb, gâyet açık şekilde ortada duruyor.

Yavuz, insan olmanın hakkını veren nâdir “melik”lerdendir. “Firavun” mayası taşıyan ve “kibir” dağlarının tepelerinde dolaşıp “ulûhiyet” sar’alarına tutulan nice “sulta” sâhibi, Yavuz’un yanında çıraklık bile yapamaz.

“Sultan”lık, bâzılarının sandığı gibi “tasallut” edebilme makâmı değildir. Hakikî Sultanlık, “bir gözleri âhû”ya “zebûn” olabilmek, yâni, “gönüllerin sultânı” sayılmaktır…

İslâmın söz sâhasının da böyle bir “sultân”ı var. Asırlardır Müslüman diyarlarda nâm salan kelâm âlimi “Gazzâlî”nin adı; yazılışı ve söylenişi üzerinde muhtelif tasarrufları taşıyor. “Gazal”, “ceylân” mânâsına da geliyor. Bu yüzden, Lâtin harfleri ile çift “z”li olarak yazmak, aslına hürmet bakımından önemli. Çünkü İmâm-ı Gazzâlî’nin adı, “iplikçi” demek olan “gazzâl”a nisbet edilerek anılmaktadır. Ataları ve küçük yaşlarda kendisi “iplikçilik” yapmıştır.