– Dost nedir? Nasıl dost olunur?

Mevlana diyor ki Mesnevi’de, yanılmıyorsam 3.cillte: “Kimileri halk içinde ‘ne güzel söz söylüyor’ desinler diye başkalarının sözlerini ezberlerler.” Mevlana bizi tanıyor, hepimiz öyleyiz. Bugün orada burada söylenilen sözler, süs gibidir. Sözünü söylediğimiz kişiyle hemhal değiliz. Dost birbiriyle hemhâl olmaktır.

– Dost bulmak kolay mıdır? Mesela bir türkümüz diyor ki: “Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu.” Dost zor bulunan bir şey midir?

Her konuda olduğu gibi bu konuda da rehberimiz O’dur. Peygamberimizin Hz. Hatice ile ilişkisi 3 türlüdür: 1- Eşidir 2- Hamisidir 3- Dostudur. Hz Hatice ile evliliklerinden sonra, kendisinden 15-20 yaş büyük olduğu söyleniyor, dostudur. Mekke’nin en genç ve en güzel kızı Hz. Aişe ile evlenmiştir. Hz. Aişe sevgilidir. Bir keresinde Hz. Ali onun hakkında şöyle söylemiştir: “Ona bu davranışından dolayı üzülüyorum ama Rasulullah’ın sevgilisiydi.

Hz. Aişe çok güzel bir kız, kardeşi Muhammed(Hz. Ebubekirin oğlu) de çok yakışıklı bir delikanlıymış. Fakat düşünün ki, Hz. Hatice ölmüş aradan zaman geçmiş, efendimiz Hz. Aişe’yi sevmiş onun sevgilisi olmuş, onunla oyunlar oynuyor. Neredeyse kızı Hz. Fatıma kıskanacak onu. Hz. Aişe ise herkesi kıskanıyor efendimizden. Ama efendimiz diyor ki: “Sakın ola takılmayasın, Hatice benim için farklıdır.” Onun dostluğundan bahsediyor. Ona düşkündür çünkü dosttur. Yani hamilik başka, eş olma durumu bir başka, dost olma durumu başkadır. Eşler birbirine vasi tayin edilmiştir. Bu ayet-i kerime ile sabittir. Eşler birbirinin tamamlayıcısıdır. Biri olmasa diğeri eksik kalır. Hiç evlenmeyenler yarım mıdır? Evet. Tamamen mi yarımdır? Hayır. Onu da söylemiyorum ama evliler için söylüyorum ki, onlar Kur’an’ın ifadesiyle birbirlerini tamamlayan, birbirlerinin koruyucusu, gözeticisidir. Çünkü birinin namusu ötekinden sorulur, birinin malı ötekinden sorulur. Daha ne olacak başka? O bakımdan Hz. Hatice eştir ama aynı zamanda hamidir. Bütün malını, mülkünü, her şeyini onun için feda etmiştir.

Hüsrev Hatemi, Dergah Yayınlarından çıkan hatıralarında şunları yazdı: “Bir gün sinemaya gitmiştik, gelecek zamanlardaki filmlerin fragmanı dönüyordu. Bir fragmanda bir israilli asker, Mısırlıların üzerine yürüdü, bir tanka girdi, tankın içindeki mısırlıyı öldürdü, tankı teslim aldı. Sinemada bir alkış koptu. Baktım yanımdaki zata, ‘israili mi destekliyorsunuz?’ dedim. O da ‘Yoksa sen yobaz Arapları mı destekliyorsun?’ dedi.”   Yani insan nankör olmasın. Nankör olunca ne eş kalır, ne anne, ne baba… Dostluk, sevgi, vefa, iyilik bunların hepsi İslami kavramlardır. İslami olunca bu, Hz. Peygambere dayanır. Örneklerin en güzeli ondadır. Kimdir Dost? Aynı Fethi Ağabey’in dediği gibi: “Dost odur ki, mağarada delikten yılan gelmesin diye deliğe ayağını değil, gönlünü dayamıştır.” Ve nasıl üzüldüler? Kur’an öyle geldi. Üzülme, Allah size yardıma gelecektir. Yani dostuna da selam söyle diyor. Mesela peygamberimizin dostlarından birisi de Cibril (a.s)’dır.

– Nasıl bir dostluktur bu?

Selam getirip götüren. Dost esenlik dileyendir. Ve sadıktır. Birbirlerine sadıktırlar. Bir mutasavvıf, ermiş, arif yükselir yükselir ve en son geldiği yer sıddıkiyetdir. Peygamberlik oradan sonra başlar. Yani peygamberlerin çıkış yerini belli etmek için sıddıkiyet konmuş. Sıddıkiyet, sadakattir. Dostluk sadakat üzerine kuruludur, vefa üzerine kuruludur, samimiyet üzerine kuruludur. Sordular; Ey Allahın resulü din nedir? Din nasihattir, samimiyettir. Terminolojiye bakıldığında ikisi aynı şeylerdir aslında. Din samimiyettir. Öyle olmasa imanın şartında kalp ile tasdik aranmazdı. İşte sadakat budur. Düşünün ki biz dostuz, seni kaybettiğim an dostluğumuz bitti. Vefa ne oldu peki? Vefa başka bir şey.

Bir yerde okumuştum. Hz.Peygamberin yanına siyahi bir kadın gelir.Efendimiz (s.a.v) ona güler yüz gösterip ikramda bulunca ,Hz Aişe bunu sebebini sorar. Hz.Peygamber, “Bu kadın Hatice’nin yanına çok geliyordu.Eski dostlara ikram imandandır ” diyerek karşılık verir. Bu ne güzelliktir,bu ne güzel sözdür Allahım !

Bir gün Hz. Hatice’nin kardeşi gelmişti, dışarıdan sesini işitti Allah’ın Resulü. Az daha bayılacaktı. Hz. Hatice’yi hatırladı. Hz. Hatice’nin daha fazla selamlaştığı, bir bardak suyunu bölüştüğü böyle birisi vardı. Efendimiz Hz. Hatice öldükten sonra ona da hediye alırdı. Nedendi? Çünkü sevinsin o. O sevinirse Hz. Hatice’yi sevindirmiş gibi olurdu. Vefa böyle bir şey.

Tillo’daki İbrahim Hakkı Hazretleri’nin birden fazla eşi vardır. Bir zaman İstanbul’a geliyor, Tillo’daki eşlerine İstanbul’dan mektup yazıyor. En küçük hanımına yazdığı mektupta şöyle söylüyor: “İstanbul’da biriyle karşılaştım, sana benzettim. Nerede görsem senin isminle hitap ettim. Sonra birden uyandım ki sen burada ne arayasın? Sonra ona hediye aldım ve para ikramında bulundum, senin gül hatırın için.” Şimdi bunu yapması lazım mıydı? Yaptı, yazması lazım mıydı? Yazdı, bunu bu şekilde mi söylemesi lazımdı? Deseydi ki: “Bugün senin hatırın için ona sadaka verdim.” Yetmez bu. Bu vefa değil, bu hayırseverlik. Sana birisi benzedi diye ikramda bulundum. Yani o kadar vefalıyım ben. Taa Tillo’dan İstanbul’a gelmişim ama seni unutmadım, unutamadım.

Peygamberin davasını, izini sürenlerin hiçbirinde vefasızlık göremezsiniz. Davaya sadakat, davaya dost olmak… “Yolun hakkını ver” diyor Allah’ın Resulü. Nasıl vereceksin yolun hakkını? İşte böyle, orada biliyorsun ki yılan O’nu zehirleyecek, Hz. Ebubekir biliyor, o yılan orada durmaz. Ama yine de ayağını koyuyor.

– Yine Fethi Gemuhluoğlu’nun dediği gibi: “Ölümü mukadderken, dostun yatağına yatması” Hz. Ali’nin…

Fethi ağabeyi dostluk üzerine konuştururlar, dostluk numuneleri verecektir. Fethi Ağabey, mümin bir adam. Gidip de Aristo’nun dostluk üzerine konuştuklarını mı verecek? Tabii ki efendimizle ilgili kısımları verecek. Oradan başlatıyor. Bakın orada Selman-ı Farisi’ye atıfta bulunuyor, Bilal-i Habeşiye atıfta bulunuyor, Ammar’a atıfta bulunuyor, Ehl-i Beyt’e atıfta bulunuyor. Hz. Ali, Ebu Talib’in oğludur. O damar, müthiş bir damardır. Vefanın, sadakatın, dostluğun zerre miktarı yalpa yapmamış damarıdır o. Müthiş bir şeydir. Hz. Hasan’a bakın, Hz. Hüseyin’e bakın, Muhammed Hanefi’ye bakın, Zeynel bin Abidin’e bakın, Hz Ali’nin kızı Zeyneb’e bir bakın. Böyle bir şey olabilir mi? Zillete düşmemiş genç bir kadın, yezidin karşısında öyle dik bir duruş… Bunları konuşup konuşup ağlamamız gerek.

Dostluk diyoruz, işte size dostluk, Allah’ın davasına dostluk. Bu millet bin yıldır bu topraklarda yaşıyor, bu bir iddia ise ben bunu savunuyorum ki, bu millet bin yıl boyunca davasından şaşmamıştır. Bu millet ile Allahın dostluğu… Allah bu milletten inşallah razı, millet de Allah’dan razı… Bu millet Allah’ın davasına dost oldukça yükseldi.

Cerbe Adası’nı fethetmiş geliyor Osmanlı donanması. Akdeniz bir Türk gölü olmuş. Aldıkları ganimetlerle geliyorlar. Avusturya sefiri de diyor ki: “Saraya gideyim bir bakayım, zorlu bir deniz zaferinden sonra bu gururla Osmanlı padişahının başı bulutlara değiyordur herhalde, haşmetini bir göreyim.” Sefir geliyor bakıyor ki, Kanuni’nin başı öne eğik, gözlerinden yaşlar geliyor. Dua ediyor: “Allah’ım ordu senin, devlet senin, zafer senin…” Bu nasıl müthiş bir şeydir Allah’ım. İşte “sefer bizim, zafer Allah’ın!” lafı boş yere söylenmiş bir söz değildir.

Dost dediğimiz kişi öyle arayarak bulunacak bir şey değil. O, seni bulur. Bulunca da anlarsın zaten. Bu şuna benzer, ben köy köy şehir şehir gezeyim, birisini bulup âşık olayım. Olur mu öyle şey. Bu öyle bir şey değildir ki, birisini görürsün ve aşık olursun. Dostluk da, dost da böyle bir şeydir. Bir kitabında anlatır Samiha Ayverdi: “Manaları aynı olanlar, birbirlerini görünce hemen birbirlerini çekerler.” İşte elektrik alma meselesi diyorlar ya şimdi. Mesele ruhların aynı olma meselesidir. Biz zaten cümlemiz Elest Bezmi’nden tanışıyoruz. Fethi Ağabey bir gün bir yerde birisiyle tanıştırılıyor. Tanıştırıldığı kişiye; “Ben sizi bir yerden tanıyorum.” Diyor. Adam anlamıyor. Fethi Ağabey devam ediyor: “Biz sizle bir dost cenazesinde aynı safta durmuştuk. Ben aynı safta durduğum kişiyi unutmam. Bilmediğim kişiyle de aynı safta durmam.” Fethi Ağabey gibi bir mana adamının söyleyebileceği cümle budur. Biz ise kurtla, kuşla, taşla, kötü insanlarla aynı vagona, aynı arabaya biner biner gideriz. Fethi Ağabey ise saf tutmuyor bilmediği, tanımadığı, manası aynı olmayan adamlarla. Fethi Ağabey, arkadaşlığı insanlığı dostluğu derin sularda arıyor, sığ sularda değil. Sığ sularda kulaç atmasan bile yüzersin.

– Ama Fethi Ağabey’in sağlam bir yol haritası vardı, sağlam kılavuzları vardı. O, neyi nasıl arayıp bulacağını biliyordu. Bu devirde biz böyle bir şansa sahip değiliz. Günümüz insanı neyi nasıl bulacak? Bu konuda bir yol haritasından da mahrum. Mesela biz bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde hemen aklımıza ders koymak geliyor. Şimdi uygun olur mu? Eğer biz okullara dostluk dersi koyarsak… Çocuklarımıza dostluğu bu şekilde öğretebilir miyiz? Böyle bir şey olur mu? Yoksa ne yapmamız lazım?

Olmaz. İrşad yerleri oralar değil. Mevlana’ya bir gün geliyorlar. Diyorlar ki; “biz mürşid istiyoruz.” Mevlana da şöyle cevap veriyor; “İyi ben de derviş isteyeceksiniz zannettim. Burada mürşidden çok bir şey yok. Olsa olsa benle Şems’i bulursunuz bir derviş.” Diyor. Öyledir yani. Hemen hepimiz mürşidiz, hepimiz insanlığı irşad etmeye kalkıyoruz. Hiç sabrımız yoktur. Hemen irşad oluyoruz ve sonra insanları da irşad etmeye kalkıyoruz. Dostluk öyle mekteplere ders koyulup öğretilecek bir şey değildir. Bir hâldir bu, hâl öğretilmez. Arif Nihat Asya’nın güzel bir sözü vardır; “Ben abdest almayı kitaplardan öğrenmedim. Ben abdest almayı abdest alanların suyunu dökerek öğrendim.” Böyle bir şey işte. Olay bu, mesele budur. Bir insan kitapta okuyarak yüzme öğrenebilir mi? Suya girmesi lazım.

– “İnsan insanın gölgesinde yetişir.” Diye bir söz var. Dost dostun gölgesinde yetişebilir mi?

Hayır. Dostluk çok kolay bir şey değil. Dost dostun eyerlenmiş atıdır. Baba dostluğu diye bir kavram vardır. Hz. Ali öğretmiştir bize onu. Birçok şeye önderlik etmiştir Hz. Ali. İlmin başıdır, Tasavvufun başıdır. Bütün tarikatlar gider ya Hz. Ebubekir’e dayanır ya da Hz. Ali’ye dayanır. O aileye Allah başka bir şey nasip etmiştir. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük kıyamın sahibidir Hz. Hüseyin. Düşünebiliyor musunuz?

Hz. Hasan’a herkes biat etti, kavga çıkacaktı vazgeçti. “Ben de Muaviye’ye biat ettim” dedi. Ne için dedi? Müslümanlar ölmesin, kan dökülmesin diye. Bunu şimdi söyleyebilecek adam var mı içimizde? Yarın bile zor. Ama o söylüyor.

Bir gün Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin güreş tutarlarken efendimiz onları takip ediyor ve Hz. Hasan’ı biraz daha fazla destekliyor. Bunu gören Hz. Fatıma dayanamıyor, anne yüreği tabii. Efendimize Hz. Hasan’ın büyük olduğunu söylüyor, neden Hz. Hüseyin’in tarafını tutmadığını soruyor. Efendimiz diyor ki: “Ne yapayım, Cibril Hüseyin’in tarafında, ben de Hasan’ı tutuyorum.” Yani yüzeceksen işte buralarda yüzeceksin. Siyasetle, başka başka şeylerle değil.

Dünya üzerindeki bütün ırklar, dinleri üzerinden değerleniyor ya da değersizleşiyor. Türkler, Müslüman olduğu için değerlidir. İngilizler, Müslüman olmadıkları için değersizdir. Yoksa İngiliz oldukları için değil. Davaya dostluk nasıl bir şeydir? Ölmez, pörsümez, eskimez bir şeylere dost olursan şaşmazsın, değerlenirsin.

– Biz onun için mi bugün ticarete, paraya fazla dostluk gösteriyoruz? Onları kutsuyoruz? Ama bu bizi değil Müslümanlık, insanlığımızdan da çıkarıyor değil mi?

Müslümanlık dediğimiz şey zaten güzel insanlıktır. Allah insanı eşref-i mahlukat olarak yaratmıştır. İnsan kendi varlığından ayrılınca tadı kaçıyor. Allah Müslümanlığı vermiş ki, fıtratı uygun yaşayalım, tadında kalalım. İnsan bunun için vardır, dünyayı güzelleştirmek için. Allah bize ruhundan üflemiş, bize bakan Rabbimizi bulur. “Ey insan kendini oku, yoksa hayvan ve camit hükmünde olma ihtimalin var.” Diyor Bediüzzaman. Kendini oku, okursan Allah’a gideceksin. Eğer sen kendini okumazsan, cansız eşya gibi aklı olmayan düşüncesi olmayan bir nesne olma durumun var.

– Merak ettiğimiz bir şey var. Müslümanlık ince insanlık, bir de ince Müslümanlık var. Her Müslüman Allah ve Resulünü seviyor. Ancak bunun daha ötesine geçenler var. Bu da Allah’a ve O’nun davasına dost olmaktan mı geçiyor?

İşte o da dervişlik. Bakın bir tane taş ustası var, duvar örecek. İşçilerine uygun taşları getirmesini söylüyor. Taşı uygun taşın yanına koyuyor. Güzel bir duvar oluyor. N’oldu, taş taşın dostu oldu. Taş, taşın dostu olursa kubbe olur. Büyük bir sanat eseri çıkar ortaya. Taş taşın dostu olmazsa harabe şeklinde duvar olur.

– Biz sizin yakın dostlarınız olduğunu biliyoruz. Mesela Karacoğlan, Seyrani, Âşık Veysel sizin yakın dostlarınızdandır. Bu nasıl oluyor?

Shakespeare diyor ki; “İnsanın özü dildir.” Az önce bahsettiğimiz manaları aynı olmak meselesi burada var işte. Aynı devirde yaşamamak sorun değil. Ben şöyle bakıyorum, Seyrani’yi okuyorum okuyorum, 1850’lerde yaşasaydım Kayseri civarına gitseydim ve Seyrani ile karşılaşsaydım çok yakın dost olurdum. Mesela Karacoğlan ile 20.yy’da yaşayan Bediüzzaman arasında bir dostluk var. Aralarında benzerlik var, Karacoğlan’a bakıyorsunuz kendine ait bir kırık sazı var sadece. Bediüzzaman’a bakıyorsunuz üzerine tapulu hiçbir malı yok. Hak ve hakikati dert edinmiş sadece. Kimin sözüdür bilmiyorum; “Hakikat tektir, yüz tane yüzü vardır.” Bediüzzaman’ı anlattıkları ve söyledikleri itibariyle yan yana getirmiyorum ve benzeştirmiyorum. Fakat dünyaları aynı. Başka insanlar da bulacaksınız tarihin içerisinde. Saraylara sığmamış İbrahim Ethem bir örnek, Hacı Bayram velinin talebesi olan Akşemsettin bir örnektir…

 

SÖYLEŞİYİ GERÇEKLEŞTİRENLER:

Cengizhan Orakçı, İsmail Atakan Çetiner, Mertcan Yoldaş