SEVİYELİ OLMAK VE DURMAK

SEVİYELİ OLMAK VE DURMAK

“Doktrin” karşılığı kullanılan bir garîb tâbir var: “Öğreti”. Daha telâffuz edilirken “eğreti” sözünü tedâî ettiriyor. “Doktrin”e karşı duruşu da aynı şekilde eğreti.

Tabiî ki, mecbûr kalmadıkça “doktrin” kelimesini aynen almayalım. Ama uydurmanın da mânâsı yok. Doktrini karşılayacak birden fazla kelimemiz bulunuyor. “Meslek, fikir, mekteb” vs. Lâkin bugün pek yaygın bir şekilde bu sakîl “öğreti”, doktrine matador bayrağı sallıyor. Hâlbuki “fikir, mekteb ve meslek”, arkalarında yığınla deyim, mecaz ve darb-ı mesel taşıyan asır-dîde söz sermâyelerimizdir. “Öğreti”de, tam mânâsıyla bir çıplaklık, zavalılık görüntüsü var. Kimler, hangi ilmî mesnede bakarak bu tufeylî sözü dilimize yamamışlardır? Bunu, yapsa yapsa, Türk’ü itlâfa yeltenenler yapar.

Seviye, her işimizde yukarıya çekilmeli. Seviyeli olmaya ve durmaya çok ihtiyâcımız var. Aşağıya imrenmenin bizi getirdiği nokta, çukur içre çukurdur. Uzun zamandır, bu çukuristanda yol arıyoruz, ama nâfile. Battıkça batıyoruz.

Dilimize yapışmış birtakım kaba lâfızlar, öylece duruyor. Karşımızdakine iltifât ederken de, hakâret ederken de, aynı kaba sesleri çıkarıyoruz. “Güzel”in, güzelliğini anlatmaya “çirkin” kelimesini göndererek îtibâr peşine düşen köylü-kasabalı vatandaşımızın yerini, şimdilerde külhanbeyi nârâları atan şehirli aldı.

Târîhimize “93 Harbi” diye geçen ve meş’ûm netîceler veren silâhlı çatışma, bugün Istanbul’un belediye sınırları içinde kalan Yeşilköy (Ayastefanos) yakınlarında, Rusların durdurulmalarıyla biter. Burada imzâlanan, şartları çok ağır andlaşmanın ardından, Rus orduları başkumandanı Grandük Nikola, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’ı ziyâret etmek bahânesiyle Dolmabahçe Sarayı’na gelir.

Aynı zamanda Rus Çarı Aleksandr’ın kardeşi olan Nikola, kendisine tahsîs edilen Beylerbeyi Sarayı’nda kalır. 1878 yılının Mart ayına rastlayan bu ziyâret esnâsında Istanbul’un bütün câmilerinde mahyâlar hazırlanır ve yakılır. Başta Grandük Nikola olmak üzere, Rus hey’etindekiler, bunun, kendilerini karşılamaya yönelik bir “hoş geldiniz” teşrîfâtı olduğunu zannederler ve notlarına da bu meâlde satırlar yazarlar.

Hâlbuki bu mahyâ cümbüşünün Ruslarla hiçbir münâsebeti yoktur. O sırada 1878 yılının Ramazan’ı girmiştir. Her Ramazan’da olduğu gibi, İstanbul câmileri düğün evi tarzında donatılmıştır.

Ayastefanos misilli, şartları çok ağır, netâmeli bir andlaşma sırasında bile,  hassâsiyetlerinden tâviz vermeyen Osmanlı Müslüman ahâlisi, günümüzde turizm patlatma vesîlesi addedilen dinî bayramlarımızı da, hakkını vererek idrâk ediyordu.

1839’dan beri, Türk’ü dininden ve âilesinden koparmak için yarışa girenler, el’ân daha arzû ettikleri kıvâma gelmediğimizi düşünüyorlar. AB kapısında katlandığımız zilletin, başka bir îzâhı var mı?..