“Sevmek Sanattır”-Leyla İpekçi Söyleşisi

“Sevmek Sanattır”-Leyla İpekçi Söyleşisi

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Müge Aydın

Üsküdar’a doğru yol alırken, başını sonunu bilmediğim sevda sözleri vardı dilimde:

“Sevmek gerçeğin tâbiri olur. Tüm yalanları sile sile… Sevmek masumiyettir!” diye.

Gazeteci- yazar Leyla İpekçi ile “Attar Dükkânı” tadında, H Yayınları’nda buluştuk.

“Üsküdar gönül demek, bülbüllere gül gerek” dizelerinin hayat bulduğu; İpekçi’nin kendi deyimiyle “İnsanevi” dediği yayınevinde hayata dair ne varsa konuştuk…

“Sevginin güzelliğini ancak aşk ile yansıtabiliriz.” diyorsunuz. Sanatın çeşitli dalları ile bu güzelliği yansıtabiliyor muyuz?

Bilmiyorum yansıtabiliyor muyuz ama böyle bir niyette olmayız diye düşünüyorum. Biz bir şeyi severek yaptığımızda, o işin hakkını verebiliriz. Öyle değil mi? Sevmeden iyi bir sevgili, olunabilir mi? Gönül işidir, aşktır sanat da… Birbirimize duyduğumuz ve duyamadığımız çeşitli duygular var. Mesela özlem duygusu, kavuşamamak gibi duygular var. İç içe olduğumuzu anlayamamaktan doğan güdüyle tamamlanmaya çalışıyoruz. Çiftini, eşini aramak gibi… Kendini aramak gibi bir şey bizimkisi… Bütün bu insiyaklar, bizi sanat yapmaya götüren gündelik duygular. Bilmeden bildiğimiz duygular… Sanat için sadece disiplinli bir çalışma yetmez. Sadece düzenli bir çalışma ile güzel bir sanat eseri ortaya çıkmaz. Hakkıyla iyi bir sanat eseri için illa aşk gerekiyor.

Aşk derken, bu kelime de çok tüketildi, müşterisi çok ancak bizim için aşkın müşterisi yok. Aşkın gönüllüleri var. Bilmeden bildiğimiz bir duygu vermek. Kendinde benim zannettiğin ne varsa vererek adanmak… Ego aşkından bahsetmiyorum, o bir başlangıçtır. Aşk, almak değil vermektir. Kendindeki her şeyi vermektir. “Ben yokum, sen varsın!” demektir. Sanat bu özlemi anlatmak için var diye düşünüyorum.

Sanatı “Güzeller Güzeli”ni anlattığı için mi seviyoruz?

Bütün bunlar dönüp dolaşıp “Sevgili”ye geliyor. Bu kelimeler çok tüketiliyor ama ne kadar tüketilse de bitmez. Ne varsa orada var. Gönül, fetih ister. Gönül, sevdikçe genişler. Gönül fethedilmek ister, gönül fethetmek ister. Benim için sanat budur. Sevmek sanattır. Biz güzeli ancak severek bilebiliriz. Aşk olmadan idrak edemeyiz. Aşk bunun için var. Aşk bizim mayamız. Belalar dâhil geçmediğimiz hiçbir şey kalmayana kadar… “Belî” demektir aşk. Güzelin içinde celal de var, cemal ile celali birlemek gerek. “Mutlak Güzel” böyle anlaşılır. Dikeni de seversen, gülün kokusunu duyabilirsin.

Yazılarınızda “Tevhid Sanatçısı” deyimini kullanıyorsunuz. Peki, tevhid sanatçısı kimdir?

Tevhid sanatçısı yaptığı işi hakkıyla yapan kişidir. İlla da bir sanat eseri yapmasına gerek yok. Yemeğini sevgiyle yapan, evini sevgiyle temizleyen, türküsünü sevgiyle söyleyendir. Yaptığı işin hakkını verendir. İşini iyi yapan herkes tevhid sanatçısıdır. Tevhid, bize yabancı bir kavram değil. Nihayetinde birlik demek. Gülü ve dikeni bir görmektir tevhid. Siz gülü suladığınızda, dikeni de sulamış olursunuz. Celalin ve cemalin bir olduğunu fark etmektir. İkisinin de bize bir rahmet olduğunu fark edebilmek, bu bilinçle yaptığın işi yapabilmektir. Bu bağlamda, hepimiz tevhid sanatçısı olmaya adayız. Yaptığımız işler, davranışlarımız bunun kanıtı. Hayatımızdaki en önemli unsur, kendi davranışlarımızdır. Bu şuurla muhatabımızı bilerek,  hep Hakk ile birlikte olduğumuzu bilerek yaşayabildiğimiz sürece kendi hayatımızın tevhid sanatçısıyız. En büyük sanat eseri insandır.

Her şey hayatın içinde…

Anneyseniz çocuk yetiştiriyorsunuz, öğretmenseniz öğrenci yetiştiriyorsunuz, ustaysanız çırak alıyorsunuz… Biz birbirimize bağlıyız. İnsan insandan öğrenir. Gönülden gönle geçmektir öğrenmek. Sanat severek öğrenilir. İşini, hocanı, hayatını… Yoksa ansiklopedik bilgi sizi dönüştürmediği sürece neye yarar? Dönüşüm olmuyorsa, sanat da olmuyor demektir bana göre.

Belki de külfet oluyor yaşanmayan bilgi…

Elime fırçayı alıp tuvali boyamaya başlasam, “Atölyede şöyle öğrendim…” desem. Peki, sonrası? Olmuyor, gönülde arzu yoksa olmuyor. Vecd hali olmadıkça olmuyor. Bilgiyle plan ve program dâhilinde bir yere kadar gidebilirsiniz. Sonrasında yalnız uçmak gerekir. Yalnız uçma noktası, sevgi ve aşktır. Başka bir şey yok.

Hayatın içinde bir üretim ve paylaşım söz konusu… Bu aşamada ilişkilerimizde doğru iletişim, etkileşim kurabiliyor muyuz?

Toplumsal bir soru bu… Biz kendimize dönük yaşıyoruz. Oysa karşımızdakine dönük olmamız gerekiyor. Kendi yaptığımız işleri iyi yapmanın asıl koşulu, “sevmek” diyoruz. İnsan ilişkilerinde, sevgiden bahsediyoruz ancak sevmek için önce karşımızdakine bir bakmak lazım. Ona dönük olmamız lazım. Dışımızdaki dünyada ne varsa, bunun bir karşılığı içimizde var. Bir kopukluk varsa, kendi egomuzdan. Kendi aynamıza çok bakıyoruz. Bu aynadan kendimizin dışındaki her şeyi görmekle yükümlüyüz. Hatta biz bir ayna olmalıyız dış dünyaya. Bunu yapamıyoruz çünkü kendi egomuza, kendi benliğimize kapılmışız. Kendimden örnek verecek olursam, etrafımda birçok yazar arkadaşım var. 1980’lerden beri yazdığım için böyle bir çevrenin içindeyim. Hepsinin bir kitabı var ve bu kitaplar masamda birikiyor günden güne. Hepsi sevdiğim insanlar. Bu kitapları da okumak istiyorum ancak bu iletişimi kuracak fırsat dahi olmuyor. Hayat yutuyor sizi. Kendi yazmanız gerekenler, yapmanız gerekenler, okumanız gerekenler yoğun bir zaman alıyor. O zaman ben ister istemez kopuyorum. Bütün ilişkilere bu örneği uyarlayabiliriz.

Herkes kendi benliği ile çok kalabalık. Kendimiz yazıyoruz, kendimiz okuyoruz. Kendimiz yayımlıyoruz, kendimiz pazarlıyoruz. Bunu mecazen söylüyorum ancak hayatın her alanı için geçerli. Egolara ve küresel diyaloglara bağlı olan hayat, bizi bu hale getiriyor. Bilgi çağı diyoruz ama iletişimimiz kopuk. Bunun yegâne dirilişi, gerçekten kendin için yaptığın her şeyde başkalarını görebilmek. Bir ayna olabilmek… Başkalarının da sen olduğunu fark edebilmek, “O da benim!” diyebilmek gerek. Görülmez bağın hiç kopmadığını bilerek bakmak. Başkaları yok! Tevhidi bir bakış; o başkaları da benim, bende de başkaları var. Her şeyle her şey arasında bir bağ var, kopmayan bir bağ var. Biz bunu yokmuş zannediyoruz. Tevhid sanatçısı, bu birliği ve bütünlüğü kurabilendir aslında.

Her şey birbiri ile bağlı. Konuştukça açılıyor sanki…

Biz idrak edemiyoruz. Bu bağ var, yoksa her şey iç içe. Her şey bir bütün aslında… Biz bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum, ispat etmek gerekirse. İspat sorarlar! Tavırlarımızdır ispat. Tavırlarımıza yansımayan hiçbir bilginin gerçekliği yok. Yaşantımızla ispat göstermemiz gerekir. Davranışlarımıza dönüştürmemiz gerekir. Asıl sanatçılık orada. Biz birbirimize bağlıyız ama mesafeler koyuyoruz. Çok mesafe var zannediyoruz aramızda, aslında öyle değil…

Bir yazar cümleler ile kendini ifade eder. Belirli kelimeler seçer. Dizinler oluşturup harfler arasında bir yolculuğa çıkar. Sizin harflerden oluşan dünyanızda neler var? Mesafeleri nasıl aşıyorsunuz?

Hep heyecan var… Düşünüyorum da on yedi yaşımdan beri yazı dünyasının içindeyim, elli yaşına geldim. Yazmaya stajyer muhabir olarak bir dergide başladım. Üniversiteye başladığım yıl, aynı zamanda çalışmaya başladım. Bütün bu zaman sürecinde hep düzenli yazdım. Gazetelerde, dergilerde, çeşitli mecralarda hep yazdım. Beni motive eden, beni ayakta tutan duygu heyecandı. Her yazdığım yazıyı, sanki ilk yazdığım yazı gibi ele aldım. Türkiye gibi bazı konuların hep kendini tekrar ettiği bir ülkede, yazılarınıza yenilik getirmelisiniz. Aynı konuyu ele alsanız dahi yeni bir bakış açısıyla yaklaşmalısınız. Okuru şahit tutmak, durumu kayda geçirmek için kendi pencerenizden yazacaksınız.

Ben yazarak iletişim kurmaya çalışıyorum. Gerçeğe böyle yaklaşmaya çalışıyorum. Hayatı, insanı yazarak “oku”yorum… Bu kadar zaman zarfında, yazdıklarımın hiçbiri aynı duyguda değil. Aynı konuyu ele alsak dahi, hep başka bir algı içinde. “Hepimiz kendi hayatımızın tevhid sanatçısıyız.” söylemi bugüne ait, bu konuya dair başka yazılar yazmış olsam da bu ifadeyi ilk kez dile getirdim. Her seferinde başka bir “oku”ma biçimi oluyor benim için. En önemli şey, hayret ve hayranlık… Keşfetme duygusu ile duyulan heyecan, beni yazmaya itiyor. Yazılacak çok şey var, asla bitmez ancak “sözün bittiğini” bazen hissederim. Bu an, söze dökülemeyecek gerçek, yepyeni açılımlar yaşatır. Yepyeni kelimeler gelir. O sessizlikte, tükenmişlik duygusu ile yeniden başlayabilirim. Kesilmeyen bir nefes gibi… Mesela bir sinemacı, somut bakar olaylara. Bu görüşmeden sonra üstünüzde ne kıyafet var hatırlamayacağım ancak içinizle ilgili bir fikrim var. Ben içe bakarım. Yanlış anlaşılmasın, insanın içini görürüm demiyorum…

Duyumsamaktan bahsediyorsunuz…

Evet… Bunun karşılığı benim için kelimeler. Bir şeyin içyüzüne bakmak kelimeler ile ilgili olan bir şey. Hayatımdaki en önemli olaylar, hep kelimeler ile olmuştur. Evliliğim, ruh cedidlerim… Mesela eşimle yazdığım bir kitap ile tanıştım. On sekiz yıl önce, İslam’a dair hiçbir şey bilmezken, Arap harflerini dahi tanımazken “Harflerin İlmi” diye bir kitap gördüm. Ben de kelimelerle harflerle çok ilgili olduğum için kitabı aldım. İbnü’l Arabî’nin yazdığı bu kitabı ağlayarak okudum. Altını çizerek, defterlere notlar alarak okudum. Ne anladım? Ne kadarını anladım? Bende bir karşılığı oluştu. Bir nefes buldum. Kelimeler, bir nefes benim için. Gerçekliğe yaklaştıran ifade biçimi, benim için yazıdır. İllaki yazıdır.

Yazı öyle bir paylaşım ki, bizi bir yolculuğa davet ediyor. Bu yolculukta da bir zevk veriyor. Nedir duyduğumuz bu zevk?

Her yaptığımız işin, her eserin bir kalbi vardır, Merkez Efendisi vardır. Belki de bir kelimedir. O merkeze inmeden yazamam ben. Bir dildir, bir sestir benim için. “Hu Noktası” diyorum, bilmiyorum belki de iddialı bir laf. Her metnin bir “Hu Noktası” vardır benim için. Pergeli koyduğunuzda, oturtamazsanız, bu yazı bitmez. Her romanımı bir kelimeye indirgeyebilirim. En dar noktadan en açık noktaya giden içten dışa bir yolculuk… Ayrılıklar, ikilikler bizi mahvetti. Kendi adıma birliğe erişebilmek için yazıyorum. “Tevhid Sanatçısı” diyorum, “Tevhid Romanı” diyorum. Şimdi daha da ilerlettim “Tevhid Dili” diyorum. “Bugünün yerli ve bize özgü romanını nasıl yazarız?” diye düşünüyorum. Naçizane bunu yapmaya çalışıyorum. Bir noktadan açmak, bir ahenge ulaşmak için yazıyorum. Gerçekliği böyle algıladığım ve bu gerçekliğe ulaşmayı arzuladığım için yazıyorum.

Anlatımızın derin bir yönü var. Bu bağlamda, biraz irdelemek istedim…

Bilgi geneldir, öğrenmeniz gereken bilgi size gelir. Kavrayış özeldir. Sizi dönüştürüyorsa, içinizde bir açılım yaratıyorsa özel olan budur. Yoksa, bir arama motoruna istediğinizi sorun, orada ne isterseniz yazıyor. Sana özel ne var? Senin içinde ne var? Bu da ancak “Aşk” ile olabilir. Ne kadar konuşursak konuşalım, tüketilemez… Yaradılışımızda var, mayamızda var. Niye var bizde bu duygu? Bir olduğumuzu hissedebilmek için.

Yazılarınızda bir duygu akışı, bir ritim var. Yazmaya başladığınız ilk günden bu güne kaleminiz nasıl evirildi?

Bilemiyorum… Bu sizin bakış açınız ile ilgili bir şey. Mesela sevdiğim yazarları düşünüyorum, Sırlı bir tarafı var. Bana kalır, içimde kalır. O sırlı tarafı severim. Duygularıma hitap eden tarafını severim. Analiz etmeye çalışırsam çözemem. Sebep nedir bilemem?

Kitaplarınız “H Yayınları” bünyesinde yayımlanıyor. Bununla birlikte, yayınevi kısa bir süre önce yeni mekânına taşındı. “İnsanevi” tanımını kullanıyorsunuz. H Yayınları ile olan bağınız üzerine konuşabilir miyiz?

Yaklaşık üç yıl önce yayınevi değiştirecektim. O kadar ilginç bir şey oldu ki, birçok yayınevi ile görüştüm ancak onlarla olmadı. Sonra sordular, “Leyla Hanım ne yaptınız?” diye, “H Yayınları’ndayım.” dedim. Bu aşamada hiçbir şeyin önemi kalmadı benim için ne büyük bir yayınevine gitmek, ne transfer süreci, ne de kitapların dağıtımı… Bu benim için bir sınavdı ama nefsime ağır gelmedi. Gönül ile geldim. Sürece dâhil oldum. Kimi zaman tashih yapıyorum, kimi zaman yayımcılığa katkıda bulunuyorum. Bunu severek yapıyorum. Kitapların içinde olmak benim gönlümü tatmin etti. Bizim imkânlarımız çok kısıtlı burada. Herkes kitaplarının iyi dağıtılmasını ister, ben de isterim tabii…

Benim için ağır basan duygu ise burada olmak ve çabalamak. Buraya bir gönül ile geldik ve hepimiz gönül verdik. Sıfırdan başladık, hep beraber taşındık buraya. Her şeyi kendimiz yaptık. Buna çok önem veriyorum. Hiç pişman olmadım aksine giderek genişlediğimizi hissediyorum. Üsküdar’daki bir nevi çağdaş “Attar Dükkânı” diyelim. Daha çok başındayız, kısıtlı bütçelerle üretmeye çalışıyoruz. Gönül dostları var. Gerçekten kendini vakfeden insanlar var. Burayı önemsiyorum çünkü dostlarla bir araya gelip yüz yüze bakabiliyoruz. Günlük hayatta herkes çok yoğun, çok telaşlı… Bugün sizinle olduğu gibi yüz yüze bakıp konuşabiliyoruz, söz göze gelebiliyoruz. İnsan, insanda dinlenir. Bu tarz buluşmalar, bu tarz konuşmalar, Üsküdar gibi merkezde hâlâ mümkün olabiliyor.

Üsküdar ruhunu buldu sanki…

Öyle hissediyorum ben de. Eskiden edebiyatçılar bir araya gelirmiş, sohbet edilirmiş. Şimdi o tadı alıyorum burada. Hiçbir ayırım olmadan, her gelene açık olması beni mutlu ediyor. Müşteriler ya semtlere göre değişiyor, ya da ortamlara göre değişiyor. Bizim buradaki birliğimize “Meslek-i Muhammedî” diyorum. Hedefimiz bu, işimiz bu. Sonra evvelden hayırlıdır, daha iyi olacak inşallah.

Madde mânâ bir olmuş gibi…

Madde de bir mânâ aslında. Bir şeyi tercih ettiğimiz zaman tercihlerimizin de bedelini ödüyoruz. İnanın zor gelen bir şey olmadı bana. Bir şeyi aşk ile yapıyorsanız zor gelmiyor. Böyle olması gerektiği için böyle oluyor. Biri geliyor tablolarını bırakıyor. Paylaşmak başka türlü olamaz. İki kelam ediyorsak, yeter de artar. Gönül ister genişleyelim, daha çok kişiye ulaşalım diye. Gönlünüzü temiz tutarsanız, o genişler, ferahlar. Herkesi, her şeyi içine alacak hale gelir. Burası da kocaman bir gönül gibi içinde her şey var. Gönül sevdikçe daha da genişler. Başka bir şeye güvenmiyorum, sadece buna güveniyorum.

“Güzellik” dedik… “Aşk” dedik… Kelimeler arasında yolculuğa çıktık. Bu yolculuğa yeni nesli nasıl davet edebiliriz?

Yeni nesil, bambaşka kodlarla geldi. Bambaşka donanımları var. Farkındalıkları çok yüksek. Biz hep olumsuzlukla bakıyoruz. Belki de bu hayatın bir gereği. Gençlerle buluşmaya gidiyorum. Çok soruyorlar, “Yazıya nasıl başladınız?” diye. Başlangıçta benimle ilgileniyorlar zannediyorum. Sonradan anlıyorum ki, onların isteği kısa yoldan yazar olmak istemeleri. Kısa yoldan “Ne okudunuz? Nasıl yazdınız?” deyip yalnızca meraklarını gidermeye çalışıyorlar.

Hazır formül istiyorlar öyle değil mi?

Olsun, bunu da aşacaklardır. Şimdilik, böyle bir gerçeklik var. İhtiyacımız olan “Usta-çırak” ilişkisi. Aldığı bilgileri tatbik ettirecek hayatında karşılığını bulduracak bir eğitimden geçmesi gerekiyor bu gençlerin. Günlük hayatta da böyle, sanat için de böyle. Zanaat tarafını unutuyoruz işin. Hürmet duygusunu unutuyoruz.

Eskiden “Ahilik” varmış, “Gelenek” varmış…

Evet, her şey için geçerli bu el verme geleneği. İnsandan öğrenilir, sevgiyle öğrenilir. Çocuklara, yeni nesle bırakabileceğimiz en büyük miras, sohbet kültürü. Eğer kitap okumuyorlarsa sohbet dinlesinler. İnsandan dinlesinler çünkü önemli olan gönüllerinde bir şey açabilmek. Bir araya gelmenin, yüz yüze bakmanın önemine inanıyorum. Her şeyi okutabilirsiniz… Kitap okumuyorlarsa, taşı “oku”tun, toprağı “oku”tun, insanı “oku”tun. Tabiat, deniz, güneş… Her şey bizim için. Her şeyin bir dili var, onu işitecek kulak, onu görecek göz gerekiyor. Oysa herkes “şehvet” ve “şiddet” peşinde… Bu mevzuları alıyorsun kullanıyorsun, bir duvar örüyorsun. Bu duvarı yıkmak lazım, zor bir şey değil. Eğer biz istersek yıkılır bu duvar. Mesele ne anlattığın değil, nasıl anlattığın. Edep ile ilgili, üslup ile ilgili yaptıklarımız. Onları yerli yerine oturtmak lazım.

Naçizane, anlattıklarınızda “umut” buldum. Neler biriktiriyorsunuz, bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?

Bizi kendi gerçekliğimize yaklaştıracak olan nedir? Hep o iyi niyetli insan olma çabası. Bunun uğraşındayım. Niye roman yazıyorum? İnsana yaklaşabilmek için yazıyorum. İnsanı anlayabilmek için yazıyorum. İlk romanım yayımlanalı yirmi yıl oldu. Yirminci yıl kitabı hazırlıyorum.

Hayırlı olsun efendim. Nice güzel yıllara…

Teşekkür ederim. Eski yazılarımı, yapılan söyleşileri toparlamaya başladım. O değişkenliği görüyorum. O dönüşümü görüyorum. Bana iyi geldi. Okura neler söyleyecek bu yazılar, bilmiyorum ama üstüme vazife idi. Kelimeler bize emanet. O emaneti, emin bir şekilde taşımak lazım. Elimden geldiğince dil geliştirmeye çalışıyorum. Kelimelerle miraç edebileceğimize inandığım için bir dil algısı peşindeyim. Yazdığım her şeyde bu dili arıyorum. Romanı bugün edebiyattan, dilden kopardık. Gençler hareket istiyor. Bizim malzememiz ise dil. İçimde bir dil bulup onu konuşmadan roman yazamam. Bu yüzden romanlarımı yazmam üç, dört yıla yayılıyor. Gönlümde bir şey var, onu açmaya çalışıyorum ama yaşamam lazım. Yaşamadan kelimelere dönüşmüyor. Gerçekliği eksik kalıyor. Bir dil geliştirip onu yaşayamazsak, kendimizi tekrar etmiş oluyoruz. Yaşadıkça kelimeler açılıyor.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz efendim.

Ben teşekkür ederim.