Şimdi Reklamlara Gidiyoruz !

Şimdi Reklamlara Gidiyoruz !

Biz henüz küçüktük ve dünya da nispeten daha masumdu.

Gerçekte masum muydu, yoksa masum olan bizler miydik?

Savaşlar yine vardı. Mesela her akşam Beyrut’tan savaş sahneleri görürdük. Kim kiminle savaşıyordu, doğrusu tam da anlayamazdık; mesele biraz karışıktı galiba. Şimdi her şey açıktan oluyor, savaşlar aşikâr. Gizli saklı kalmadı! Kaldı mı yoksa?

Evet, bizler küçüktük ve televizyonlar siyah beyazdı. Tek kanallı TRT’miz vardı.
Programların arasında, şimdiki gibi bıktırıcı olmayan, sevimli reklamlar vardı; biz o reklamları da severdik! Bize sevimli gelirdi. Reklamlar seyredilecek bir şeymiş gibi seyrederdik. Reklamlar ne derdi bize? Biz bilmezdik henüz, küçüktük… En önemlisi insanlık henüz reklam bombardımanına tutulmamıştı. Her köşe başında bir reklam ajansı peyda olmamıştı. Şairler henüz metin yazarı hâline getirilmemişti, şairdiler sadece.

Reklamla masumiyet yan yana gelebilir miydi? Bir arada düşünülebilir miydi? Bunlar sonraki zamanların sorularıydı pek tabii…

Sonraki zamanlardayız, gele gele geldik işte; belki de ahir zamandayız.

Hayat, reklamlar üzerinden akıyor. Hayır, aslında reklamlar hayat üzerinden akıyor ve geçtiği yerde çerden çöpten bir yığın bırakıyor. Siz, biz işte bu yığıntılar arasındaki bir yolda gidip geliyoruz ve adına da hayat diyoruz. Reklam çok amaçlı bir silahtır; nereden ateş edeceği ve sizi nerenizden vuracağı hiç belli değildir.

Bu silah, reklamcının kendisini bile vurabilir. Bu konuda yapılmış bir araştırma testinin videosunu seyretmiştim. Testin sonucu reklamcılar da reklamın tuzağına düşerlerdi…
Durum buysa sıradan insanların hiç şansı yok demektir…

Evet yok!

Böyle olduğu içindir ki sıradan şeyler yazan birisini büyük şair, büyük romancı, büyük hikâyeci diye yuttururlar ve biz de inanırız. Herkes onların kitaplarına hücum eder, altına hücum eder gibi. Kimsenin o kitapları okuyacağından değil tabii. Öyle bir akım başlamıştır; herkes akıma kapılır ve çarpılır.
Bir kapılma ve çarpılmadan ibarettir reklam işi…

Aksini bile söyleyemezsiniz! Söylemeyi düşünseniz de cesaret edemezsiniz. Acaba ben mi yanlış düşünüyorum diye kendinizden şüpheye düştüğünüz bile olur.

Böyle olduğu içindir ki en yeteneksiz birisini büyük ressam, büyük yönetmen, büyük oyuncu diye yuttururlar ve biz de inanırız. Bütün kanallarda ve de her programda onları görürüz. Konunun bir önemi yoktur; onlar her şeyden çok iyi anlarlar; her derde deva ilaç gibidirler!
Oysa bırakın adamın ressamlığını insanlığı bile tartışılır; insanlığı tartışılan biri nasıl sanatçı olsun, niye sanatçı olsun? Akıllara böyle sorular gelmez hâliyle…

Karşımızda sanki Picasso, Dali, Van Gogh, Da Vinci varmış gibi bir algı oluşturulur; sanırsınız ki tabloları yurt dışında milyon dolarlara gidiyor!

Mesele algı oluşturmaktır zaten; yani balıklar oltaya takılınca maksat hâsıl olacaktır ve çaresiz herkes oltadadır! Algıyla “alık” kök kardeşiydi değil mi…

Algıyı size algılatırlar ve siz de kendiniz aldınız sanırsınız, öyle inanırsınız. Daha doğrusu hiçbir şeyin farkında bile olmazsınız, olmayız.

“Kral” ilan edip tapındıkları adam güpegündüz, bir çay bahçesinde bu ülkenin bir hâkimini, karısının ve kızının gözü önünde çekip vurur! Bir katildir, bir cana kıymıştır, bir çocuğu yetim bırakmıştır; fakat bir düşünce suçlusuymuş gibi muamele görür. Sanki o cinayeti iyi saatte olsunlar işlemiş gibi, öyle bir cinayet hiç olmamış gibi devam ettirilir film… Oh ne güzeldir! O büyük artisttir!

Kimse aksini söyleyemez. Çünkü oluşturulmuş bir korku duvarı vardır, kimse o korku duvarına çarpmak istemez.

O duvarları örenler kendi küçük, küçücük dünyalarında yaşarlar. Fakat şu koca dünyanın asıl sahipleriymiş gibi caka satarlar.

En kötüsü de bu yalana çoğunluğun inanmış olmasıdır.

Nice ahmak ve budala da, güya onların dünyasından olmayanlar, çıkardıkları gazete ve dergilerde onları köşelere buyur etmekten acayip haz duyarlar; televizyonlarına onları çıkarmaktan, mikrofonu onlara uzatmaktan dehşet zevk alırlar! Onlarla bir röportaj yapmanın hazzı hiçbir şeye değişilmez, büyük iştir bunu başarmak. Onların değirmenine su taşımak nasıl bir kafanın işidir, merak ederim hep.

Bu ahmaklığın ve budalalığın ayrıca incelenmesi gerekir…

İnanır ve savunur göründüğü değerlerden utanan ve karşıtlarıyla aynı dünyada soluk alıp vermenin marifet olduğunu sanan, onlardan olmak için çırpınan budalalar oldukça düşmana ne gerek var?

Asıl tehlike bence bu budala zihniyettir, ahmak kafadır!

Şimdi reklamlara gidebiliriz…