SİMİTÇİ

SİMİTÇİ

Şimdiye kadar ne oldu bilmem, anlatmak için hiçbir vesile olmadı. Oysa bizim hayatımızda bu hikâye hiç de atlanacak bir şey değildi. Konya’ya geldikten çok değil bir iki yıl sonra biraz da hayatın zorlamalarından kaynaklanan gerekçelerle amcamlarla biz pazara çıkmaya başlamıştık. Pazara çıkmak dedimse, adamakıllı pazarcılık yapmaya başlamıştık, ondan söz ediyorum. Babam Karadiğin’de öğretmendi, maaşı bize yetmiyordu. Aslında bizi ayartan o zamanlar Yüksek İslam Enstitüsü’nde ambar memuru olarak çalışan Abdurrahman amcamdı. İsmini daha yeni değiştirmişti. Ben ona hâlâ daha “efendi amca” diye hitap eder, seslenirim ve ne zaman onun adını anacak olsam eski adı aklıma gelir: Gülken Amca.

Amcam muhacir pazarında sergi açmak için babama teklif getirdiğinde ilk başlarda babamın karar vermekte zorlandığını söyleyebilirim. Bir öğretmendi ve millet onu kesin yadırgardı, ama hayat da çok pahalıydı. O zamanlar cumartesi-pazar günleri arka arkaya olmak üzere toplam iki gün pazar yapılırdı.

Muhacir pazarı şimdi çok gelişmiş, oralar bir hayli güzel bir şekilde düzenlenmiş, bizim zamanımızdaki kadar curcuna değil. Amcamla biz artık çoktan sahiplendiğimiz pazar yerinde hemen her hafta sonu sabah erkenden kendi yerimizi alır, akşama kadar orada, ayakta ve yorgun argın bir şeyler kazanmaya çalışırdık. Bir tane tartımız vardı, bir de belimize astığımız para önlüğü. Amcam hepimize birer önlük diktirmişti. Üçünün de rengi yeşildi, hiç unutmam.

Hafta sonu geldi mi bir gün öncesinin akşamında bisiklete atladığım gibi pazar yerine gelir, ertesi gün için bir yer sorunu olup olmadığına bakar, kendimiz için ayırdığımız alanı kontrol eder, çıkar eve gelirdim. Sabahın köründe hemen namazları kılar kılmaz yola koyulur, millet mışıl mışıl uyurken biz halden ya da kamyonculardan zor bela aldığımız meyve ve sebzeleri şöyle müşterinin de kolayca görebileceği şekilde bir düzene sokardık.

Bazen ev ortamında bizim çocuklara hayat dersinden söz ettiğimde onların beni müthiş bir şekilde yadırgadığını, şimdi burada anlattığım şeyleri inanılması güç birer hatıra olarak dinlediklerini biliyorum. Benim gibi müşkülpesent birinin pazarda meyve sebze sattığına inanmaları bir hayli güç. Onlar babalarını bir hayli ehli keyif biri olarak tanıdılar ve zihinlerindeki bu algının da kolay kolay değişeceğini ummak nafile. Oysa ben çoğu bizim mahallede dolaşmakla sınırlı olmak üzere uzunca bir süre simit sattım. Abdalların yoğun olarak yaşadığı Muhacir Pazarının orada bir simitçi fırını vardı. Annem beni sabah erkenden uyandırır, “Madem bu işi yapacaksın, o hâlde hemen kalkıp gitmeli ve millet işine gitmeden onlara simitlerini ulaştırmalısın!” diye şefkatle disiplin arasında karışık bir duyguyla beni uyandırmaya çalışırdı. Çocuktum, belki birkaç yaş daha büyüktüm, o kadar.

Simitçi fırınına vardığımda uykulu gözleriyle birçok genç ve çocuk içeride tam da tezgâhın önünde sıraya gitmiş olurdu. Sokak tekin değildi, şimdi hâlâ duruyor mu ya da eskisi kadar revaçta mıdır bilmiyorum, ama orada pek çok pavyon vardı. Zihnime kaydedilen şeylere bakılırsa sokak bir ayyaşlar cennetiydi. Biraz sarhoş korkusuyla biraz da kötü bir mahalde gezinme kaygısıyla ben her sabah gider, fırından aldığım simitlerle kendi mahalleme dönerdim. En az 100 simit alır, onları tepsiye düzenli olarak sıralar, sonra da onu başıma yerleştirerek sallana sallana mahalleye dönerdim. Yaşım kaç olursa olsun sesim çok çocukçaydı ve her “simiiit!” diye bağırdığımda öyle sanıyorum ki konu komşu sırf bana acıdıkları için pencerelerinden sarkıp beni çağırır, benden birkaç simit alırlardı. Hâlâ daha bizim evin önünden geçen simitçi olduğunda kendimi onunla özdeşleştirir, o gün elimdeki simitleri bir an önce bitirmek için neler çektiğimi acı bir şekilde hatırlarım.

Simit işi çok uzun sürmedi, sonra ya bıktım ya da annem benim çektiklerime daha fazla dayanamadı ve benim de canıma minnet bu işi oracıkta bıraktım. Bizim ev halkına bir zamanlar simit bile sattığımı söylediğimde kim bilir ne kadar da garip karşılıyorlar ve ne diye bu eziyete katlandığımı anlamaya çalışıyorlardı. Oysa para kazanmanın değerini ben ilk bu şekilde öğrenmiştim. Ayaklarıma kara sular iner, satış bittikten sonra daha sabah 10 gibi kendimi yatağa atar, annemlerin bana acıdıklarını hissettiren konuşmalarını dinlerken narkoz yemiş ameliyatlık hastalar gibi kendimden geçer, uzun upuzun uykulara dalardım. Bana kalırsa en keyifli yatmalar da tam bu yorgunlukların arkasından gelen şöyle tadında uzanmalarda saklıydı. Annem arada gelip üzerime bir şilte atardı, çektiğim sıkıntıların fark edildiğini görmek ise bana inanılmaz bir güç ve asalet duygusu katardı.
Ben pazar arabası da kullanmıştım. Ben anlatmazsam kim bilecek! Babam benim için bir pazar arabası yaptırmış, ben de onunla milletin alışveriş çantalarını taşımaya başlamıştım. Dönemleri birbiriyle karşılaştıracak durumda değildim, ama o zamanlar insanlar resmen pazarı yüklenir giderlerdi. Bizim el arabası hiç de küçük değildi ve müşterilerimiz ister memur, ister emekli olsun bir hayli çeşitliliği olan bir alışveriş yaparlardı. Bizim rakiplerimiz önlerinde yük taşıyan üç tekerli motorlardı. Sanırım bu motorlar Konya’da imal ediliyordu. Millet bu motorlara doğru dürüst para vermeyeyim diye benim gibi çoluk çocuğun kullandığı el arabalarına tevessül ediyordu. Taşımacılığın bir rayici yoktu ne kontak açacak bir durumdaydık ne de aldığımız parayı azımsayacak bir duruşa sahiptik. Adamlar sanki bütün bu yorulmalarımızın bir karşılığı yokmuş gibi elimize birkaç kuruş tutuştururken bile bir lütuf, hatta neredeyse bir bahşiş havasında para verirlerdi. Ben bu tiplerden daha çocukken nefret etmeye, onların bu yüzsüzlüklerinden alerji duymaya başlamıştım.

Bu macera ne kadar sürdü bilmem, ama çok da devam ettirememiş olmalıyım. Şimdi hatırlarken bile şaşırtıcı bir şekilde kan ter içindeyim ve gözlerimi kapadığımda kendimi Şirin Hanım’ın oradaki bir eve gitmek üzere elimde pazar arabası o teyzeyi takip ederken buluyorum.

Ben Alaattin’in orada, Zafer’e bakan çay bahçelerinden birinde de çalıştım. Lise 1 olmalıydı. Erzurumlu bir tanıdık oradaki bahçelerden birini çalıştırıyordu ve benim de hayata atılabilmem ve insaniyet mektebinde okuyabilmem için çaycılık yapmam şarttı. Bizim evin en üst katında bir Kürt ailesi vardı ve mahallede bir biz değil herkes onlara saygılı davranıyorlardı. Nereden nasıl gelmişlerdi bilmiyorum, ama efendilikleriyle resmen göz dolduran çocuklarının hepsi birer çaycı olarak garson statüsünde etraftaki kahvehanelerde çalışıyorlardı. Bu işte para vardı.

Alaattin Tepesi’nde, Zafer Meydanı’na girişte soldaki İdman Yurdu Çarşısı’nın tam karşısındaki kafeterya benim çalıştığım yerdi. İşe girerken hayranlık duyduğum patron aslında oranın sahibi değil çalıştırıcısıydı. Bir emanetçiydi yani. İlk zamanlar bana neredeyse rol model olarak görünebilecek kadar özel biri havasındaydı. Ancak ondan soğumam ve uzaklaşmam için bir hafta çalışmam yeter de artardı bile. Öyle de oldu, benim aldığım kıytırık bahşişlere bile göz koyan aile dostumuzun yanında çalışmam imkânsızdı. Oysa ne çok keyifliydi, tamam yorucuydu ama işte bu kadardı. Önlüğümü, tepsimi ve tabi cebimdeki çay markalarını orada bıraktığım gibi çekip eve gelmiştim. Sonra bir iki çay ocağında daha çalışmıştım, ama hepsi orada kalmıştı.
En son liseyi bitirdikten sonra Zafer’de bir pamuk tüccarının ofisinde bir ay kadar çalışmıştım. Ben melek gibi biriydim, ama orada dünyada ne kadar da çok adi ve pis işler döndüğünü anlamaya başlamıştım. Adamın Zafer’de bir bürosu vardı ve benim görevim sık sık arayan alacaklılara uygun bir şekilde cevaplar vererek onları patronumdan ümitlerini kesmeye zorlamaktı. İğrençti gördüklerim, şimdi o günlerden kalan koca bir tiksintidir.

Pazarcılık, evet çok güzeldi. Birbirini birkaç yaşla takip eden iki kardeşin arasında bir de ben vardım. Sabah güneşi pazar yerini aydınlatmaya başladığında artık kasalardan çıkarıp teşhir etmeye başladığımız domatesler, biberler, salatalıklar, başka diğer mevsimlik meyve ve sebzeler hakikaten insana hoş gelen bir takdim yarışına girerlerdi. Akşam hem bayağı bir miktarda para kazanmış hem de bütün bunlar yetmezmiş gibi bütün bir hafta bolca kullanacağımız miktarda meyve sebzemizi yüklenmiş olarak eve dönerdik. Ana para eldeki paradan çıkarılır, masraflar düşer sonra da kazanç ikiye bölünürdü. Allah bin bereket versin, bir de hem babam hem de amcam iki gün boyunca yaptığım koşturmaları göz ardı etmez bana epeyce yetecek derecede ciddi birer harçlık verirlerdi.

Benim hiçbir zaman unutamayacağım pazarcılık tecrübem sadece bayramlarda açtığımız şekerci tezgâhlarıydı. Herkes aklına koyduğunu yapar, kimi elbise, kimi meyve sebze kimi de hiç akla hayale gelmeyen şeyler satardı. Ramazan ya da Kurban bayramına birer hafta kala biz de amcamlarla birlikte Aziziye Camii’nin İstanbul Caddesi’ne bakan tarafında tezgâh açar, çeşit çeşit şekerlerle, envaı çeşit lokumlarla bayramı karşılar, satış yapardık. Sabah erkenden gitme diye bir şey söz konusu değildi, gece tezgâhı boş bırakmamak gerekirdi. Serginin yanında bazen ben, bazen amcam bazen de babam gecelerdi. Gün boyu kasa kasa şeker, kasa kasa lokum satardık.

Tanıdıklarımız eğer atlayıp geçmezlerse alışverişlerini bizim tezgâhtan yapardı. Onlardan her birini gördüğümde kocaman bir maşallah ifadesi kuşkusuz hoşuma giderdi. Babamla ayak üstü laflarlar, neden kendi çocuklarını hayata böyle hazırlamadıkları için bir şekilde hayıflanırlardı Bunlar tabii ki çocuksu evrenimde bütün yorulmuşluklarımı kapatan güzel şeylerdi.

Ben bu şekercilik işinde kaç dişimi çürütmüş, bu sayılı günlerde ne kadar para kazanmıştım? Bunların her biri bahse değer konular olsa da aklımdan bir türlü çıkmayan tek bir şey vardı. O da babam ve amcamla birbirleriyle hoş bir dayanışma içinde sıra sıra dizilmiş seyyar esnaflar arasında çocuksu duygular içinde kendimi erişkin olarak görmeye meyyal bir havaya girmiş olmamdı.

Yoruluyor, ayaklarımı çekemediğim zamanlar oluyordu, ama akşam eve döndüğümde herkes anlattığı hikâyenin içine beni de eklemeden bir kelime etmiyordu. Yetmez miydi, yavaş yavaş adam oluyordum. Annem mutlu, babam mutluydu, daha yaşım 15’ine bile varmamıştı.