Sislerde Kaybolup, Yağmurla Şifa Bulduğumuz Yollar “Tuzla- Alaçam – Elmaçayır”

Sislerde Kaybolup, Yağmurla Şifa Bulduğumuz Yollar “Tuzla- Alaçam – Elmaçayır”

Özden Gülen

Serin bir Pazar sabahı, günün ilk ışıklarıyla Abdal’ın önünde toplanıyoruz. Doğa yürüyüşleriyle yeni tanışıyorum ancak sabahın bu saatinde alçak iskemlelerde çay-simit-tahinli üçlüsüyle kahvaltı eden farklı gruplara bakınca, doğaya ilginin hızla arttığını söyleyebilirim. Her birinin farklı güzergâhları var elbet. Biz Nokta Dağcılık Kulübü ile İnegöl Tuzla-Gölcük-Alaçam Yaylası- Elmaçayır Köyü yollarına düşüyoruz.

Hava oldukça kapalı hatta yağmur kokusu var. Güzergâhımız oldukça seyirli. Sağda başını duman bürümüş Uludağ, solda meyve bahçeleri…

İnegöl’den rehberimiz Saadettin Aladağ’ı alarak köy yollarına vurunca sis gittikçe yoğunlaşıyor. Tuzla Köyü’ne vardığımızda görüş mesafesi iyice azaldığından dağları da, ormanı da saklanıvermiş buluyoruz. Bizi neler bekliyor, bilemiyoruz.  Bildiğimiz tek şey bu nemli ayazda bir bardak çaya şiddetle ihtiyaç duyduğumuz. Ancak saat erken, köy kahvesi ıssız, kahveci çayı bizim için demliyor.

İçimizi ısıttığımız kısa molanın ardından siste kayıplara karışıyoruz. Önümüzde uzanan toprak yol ormanın içinden geçiyor. İstikamet yukarıya ancak çok dik değil. Ağır ağır yürüyoruz.

Sis içinde ilerlemek, bilinmeze yolculuk… Bu mistik, gizemli havada büyüleniyorum.  Yer yer aralanan sisin ardında seçebildiğim tabiatı merakla seyre dalmak, buralarda kalmak ne güzel olurdu. Ancak gruptan kopmamak gerek. Burnumda taze ot, ıslak toprak ve talaş kokusu… İleride ağaç kesimi yapılıyor. Yol kenarına sıralanmış ağaç kütükleri henüz yaş.

Önümüzde beliren düzlükte kısa bir mola veriyoruz. Dağlar çam ve köknarlarla kaplı, yemyeşil. Bembeyaz sis tabakası adeta dantel ve kupürden bir gelin duvağı gibi dağı sarmalayarak eteklerine doğru uzanıyor. Yukarılardan akıp gelen dereler, aralanan sisin gizemli perdesi altından sızan güneş ışığının yansımasıyla gümüş gelin telleri gibi pırıl pırıl parlıyor. Manzarayı seyretmeye de, fotoğrafla anılara kazımaya da doyamıyoruz.

Yukarılara yürüdükçe sis dağılıyor. Serin ve insanı dirilten havayı derin derin içimize çekiyoruz.  Önümüze çıkan yol ayrımında rehberimizin peşinden iki defa sağa sapıyoruz. Yol ayrımları ve seçimler çok önemli. Doğru seçimi yapamazsak hedefe varamayız, değil mi? Az aşağımızda şarıl şarıl akan dereye paralel, yürüyüşe devam ediyoruz. Uludağ’ın güneydoğu yamaçlarında yer alan ormanlık alan, gürgen, meşe, çam, çınar, köknar ve kayın ağaçları ile kaplı.  Öğrendiğime göre Alaçam Ormanları eski İnegöl yoluyla ulaşılan Alaçam Köyü civarında başlıyor. Oylat ve Elmaçayır ile birlikte pek çok köyü de içinde barındıran bir yeşil denizi. Etrafa bakıyorum Karadeniz’in o mistik havası, İsviçre Alpleri’nin büyüleyici güzelliği… Öyle binler kilometre uzaklarda aramaya ne hacet. Doyum olmaz cennet sefası yanı başımızdaymış meğer.

Ormanın içinde keyifle ilerlerken yolumuza çıkan Kuş Oynağı Mescidi ve yanındaki pınar yüzümüzde güller açtırıyor. Rehberimiz ve arkadaşları yol kenarına kaldırım yüksekliğinde bir taş seki ile açık hava mescidi ve Halil İbrahim Sofrası ismini verdikleri küçücük piknik yeri yapmışlar. Yanı başındaki taş ocağı ve Kirlezli Acı Yakup Dede Çeşmesi ile tamamlanan bu mola yerinde kısa süre de olsa durarak, buz gibi dağ suyundan üç yudum içiyoruz.

Zengin bitki örtüsünde adını bilemediğim sarı beyaz çiçekler, mor mineler, papatyalar, zehirli mantarlar ve yine hiç tanımadığım pek çok yeşil yapraklı bitki var. Gruptaki arkadaşlar bildikleri otları topluyorlar. Koca yeşil yapraklı olanlar balık otuymuş meğer. Sapları önce haşlanır sonra soğanla kavrulup yumurtalı yemeği yapılırmış ve çok lezzetli olurmuş. Yol kenarlarında akıp giden dağ suyunun yanlarında yabani naneler büyümüş,  yaban çilekleri çiçek açmışlar.

Şehirlerde yaşayan bizler dünyamızla, doğa ile nasıl yabancılaşıyoruz.  Önümüze sunulan ile yetinip gidiyoruz. Paketlenmiş gıdaların içinde neler var onu bile tam bilmiyoruz. Yazık! Oysa çocukken, bahçeli evlerde oturup, dere tepe koştururken ağaçları da, otları da, çiçekleri de daha iyi tanırdım. Yıllar geçtikçe şehirlerimizle birlikte betona gömülmüşüz sanki. Doğa ile yeniden kucaklaştığım su günlerde “herkesin bir köyü olmalı” diyorum kendi kendime. Yoksa da tırmanacak bir dağ, konaklayacak bir yayla, içinde yürüyeceği bir dere bulmalı mutlaka.

Az ileride gövdesi yarıya kadar yarılarak devrilmiş koskoca bir çam ağacı görüyoruz. Dalları hala capcanlı, kütüğü ıslak… İğne yaprakları ağlıyormuş gibi geliyor. İçi boşalmamış, kurumamış, sapasağlam bu ağaç nasıl olmuş da devrilmiş. Hemen yanındakiler sapsağlam. Öyle kesilmeden yıkılacağa hiç benzemiyor. Ne olmuş da devrilmiş merak içindeyim, anlayamıyorum. Neyse, vardır elbet bir sebep. Sebepsiz yaprak kıpırdamadığına göre…

Bu arada kuşların konseri dinlemeye değer. Şakımada yarışıyorlar. Ne ki şimdi bunlar? Saka mıdır, bülbül mü? Bak bunu da bilemedim. Yolum daha çok uzun. Sadece bu gün için değil, nasip olursa daha çok yürüyüşler tırmanışlar yapmalıyım.

Yaklaşık on kilometreyi bulan yürüyüşle tepeye ulaştığımızda, karşı dağların ak duvaklarını seyrederek buz gibi pınarın önünde dinleniyoruz. Aşağılarda, uzak bir yayla gösteriyor rehberimiz. İşte öğle molası vereceğimiz yer orasıymış, Alaçam Yaylası. Bir gayret yine toparlanıp yola revan oluyoruz. Artık çok keyifli bir inişteyiz.  Adım adım yaklaştığımız yayla tam da yağlıboya tablosu yapılacak bir manzaraya sahip. Art arda sıralanmış dağlar, açıktan koyuya grinin en güzel tonlarını kuşanmış. Mor sümbüllerin arasından geçerek yeşilin en güzeline yayılıyoruz. Güneş sarı sıcak, içimizi ısıtıyor. Sabahki sisten eser yok. Hatta havada bulut bile yok. Yanı başımızda yine bir hayrat çeşmesi… Tam bir dinlenme ve kendimizi dinleme yeri. Yaylada dolaşırken bulduğumuz yabani sarımsaklar ve nanelerden ben de topluyorum. Bunları tanıyorum şükür.

İki saati bulan yemek ve dinlenme molasının ardından inişe geçiyoruz. Hava birden bulutlanıyor, serinliyor. “Bir saat önce içimizi ısıtan güneş nerelere kayboldu” derken yağmur atıştırmaya başlıyor. Yağmurluklarımızı üzerimize alıp adımları sıklaştırıyoruz. Toprak yol ne rahat, kıvrıla kıvrıla aşağı iniyor derken rehberimiz gözden kayboluyor. O da ne? Yolu bırakıp ağaçların arasına dalıvermiş. Dimdik aşağıya vurmuş, gidiyor. Bir taraftan yağmur, bir taraftan ıslanınca kayganlaşan yapraklar ve taşlar, ayaklara takılan kuru dallar, yaprakların altındaki gizli sarmaşıklar ve yüzümüzü yalayan yere yakın dallar… Yol iyice zorlaşıyor. Ellerimizde batonlar, zemine tutunarak, kontrollü adım atarak, kaymadan inmeye çalışıyoruz. Takılıp düşmemek için pür dikkatliyiz artık. Rehberimizi adım adım takip ederken ayağını sağlam basanlar arkadan gelenlere el veriyorlar.

Cengiz Aytmatov’un dediği gibi “ Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir; bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelir durur. İnsan tek başına böyle yolda yürüyemez. Ama birleşip birbirine el ve omuz verenler her engeli aşarlar.”

Yağmur kokusu muhteşem. Hele ki yağan Nisan yağmuruysa… Eskiler: “Nisan yağmuru midyenin ağzına düşse inci olur” derler ya, zahmetlere rahmet, dertlere deva, hastalara da şifadır.  Yağmur damlalarını yüzümde hissederken hatırlıyorum. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Selçuklulardan bu yana Nisan yağmurlarını kaplarda biriktirme geleneği varmış. Hatta Konya’da Mevleviler “Nisan Taşı” diye adlandırdıkları kaplarda Nisan yağmurlarını toplar, hastalıklara şifa olsun diye misafirlerine ikram ederlermiş.  Bilimsel araştırmalar ise bu geleneği doğrular nitelikte. Zira ilkbaharla birlikte bitki, çiçek tozları, reçine, bitkisel yağlar, polenler, rüzgârla atmosfere karışıp yağmurla yeryüzüne düşüyorlar. Bu kadar zengin bitki örtüsü olan bir ormanda, şifalı yağmurla baştan ayağa yıkanmak ne büyük nimet. Yüzümü yağmura tutuyorum.

Bu arada başkanımız Hacer Hanım sesleniyor. Kayın yaprakları çok şifalıymış, birkaç tane uzatıyor. Yağmurla yıkanmış yapraklar çifte şifa niyetine ağzıma atıyorum. Tül gibi incecik, hafif mayhoş lezzet… Bitki dağarcığıma ekleyeyim hemen.

Dik yamaçlar sonunda bir yol ile birleşiyor. Karşımızda beliren elma bahçeleri baharlarla gelin gibi süslenmiş. Tepeler yeşilin en çılgınından kızıla bin bir renge bürünmüş. Gözümüz gönlümüz şenleniyor. Elmaçayır Köyü girişinde eski kabirlerini otlar bürümüş kabristanı selamlıyor, bir yanda çağıl çağıl akan dereyi seyrederken köpüklere kapılıp gidiyorum.

Yol bitiyor, yolculuk bitmiyor. Bir sonraki sefere, başka güzelliklerde şifa bulmak üzere…